Mert’in elindeki kâğıtlara bakan yüzünü incelerken Güneş, onun sahnedeki halini zihninden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Defalarca uzaktan gördüğü birinin şimdi böyle çok yakınında olması ve doğrudan onunla konuşması garipti. Yıllar, adamın yüzüne çekici bir olgunluk eklemiş ve insaflı davranıp hiçbir şey götürmemişti. Saçları biraz daha kısaydı ve sahnedeki halinin tam aksine yüzü hep çok ciddi duruyordu.
“Bunlar oynadığımız bütün oyunlar. Çoğunu İpek yazdı. Kimini artık oynamıyoruz, kimini de henüz oynamadık ama birer nüsha hepimizde var, sende de olması en doğrusu.”
Güneş başıyla onayladı, sonra da dosyalar topluluğunu kucağına alıp sayfaları çevirmeye başladı. Gözüne ilk çarpanlar elbette defalarca izlediği oyunlardı ama Güneş’in özellikle aradığı bir tanesi vardı. Kaçak‘ı en alt sırada buldu.
Mert onun Kaçak’ın sayfasını açtığını görünce uzun zamandır rastlaşmadığı bir arkadaşını selamlar gibi, “Kaçak.” diye mırıldandı. “İki tane Kaçak dosyası göreceksin. Biri, elinde tuttuğun. Oyun versiyonu. Diğeri Destan’ın yazdığı hali.”
Güneş, dosyaları tekrar karıştırıp ikinci bir dosya buldu. İçi düzensiz gibi görünen ama bakıldığında kendi içinde bir uyumu olan kâğıtlarla doluydu. Kafa karışıklığını fark edince Mert öne eğilerek açıkladı. “Oyunu başta Destan düşünmüştü, bu taslak ona ait. Notlar, replikler, fikirler… Son haline ben getirdim. Yazmaktan pek anlamam doğrusu ama var olan bir fikri düzenledim diyelim yalnızca.”
Güneş, Destan’ın kendi fikrinin sonunu getirmek yerine böyle taslak halde bıraktığını sormak istedi ama nedenini sorsa dahi, bu sorunun cevapsız kalacağını hissetti. Nitekim Mert de ona bu soruyu sorabileceği bir boşluk bırakmadan devam etti. “Deneme sürecinin bir hafta olmasına ne dersin bu arada? Karar vermek için kısa bir zaman olduğunu biliyorum ama iki hafta sonra Ankara’ya geçmeyi planlıyoruz. Biletleri en azından bir hafta erken almamız gerek.”
Bu bir hafta içinde onların da vazgeçme ihtimali var mıydı acaba? Çünkü Güneş, kararının değişmeyeceğinden öyle emindi ki. Yine de duruşunu bozmak istemedi. “Sorun değil, olur tabii ki.”
“Tamam, öyleyse, aşağı inelim. Hep birlikte konuşmamız gereken şeyler de var.”
Böylece Güneş, Mert’in peşinden iki yıl önce görüp de âşık olduğu minik sahneli bodruma indi. Son basamağı inerken kalbi göğsünü aşmak istercesine atıyordu.
Bu bodrum katını yıllar önce yalnızca bir kere görmüştü ama Güneş’in zihnindekiyle tıpatıp aynı görünüyordu. Merdivenin baktığı duvarda bir sahne vardı ve sahne dışındaki alanları loş, sarı bir ışık aydınlatıyordu; sahne ise daha kuvvetli ışıklar. Darmadağınık duran sandalyelerden birinde Can rahatça oturmuş telefonuyla uğraşıyordu. Ömür ve Destan birlikte sahnenin bir kıyısına oturmuş, tüm dikkatleriyle Destan’ın elinde tuttuğu kâğıda bakıyorlardı. İpek, Yağmur ve Anıl’sa Mertlerin hemen peşinden aşağı iniyorlardı.
Mert, Güneş’i arkada bırakıp ellerini çırparak küçük sayılabilecek bodrumun ortasına ilerledi. “Evet. Tembelliği bırakın bakalım.”
Can ayağa kalkıp birkaç adım attı. “Çiçek de olalım mı öğretmenim?” Güneş gülmeden edemedi.
Mert, Can’a ters bir bakış atıp devam etti. “Başlamadan önce konuşmamız gereken bir şey var. Can’ın bu yılla ilgili bir önerisi varmış.”
Bu ilgilerini cezp etmiş olacak ki bir hareketlilik oldu. Destan hala sahnede oturuyor olsa da kaşlarını çattı, Ömür’se onu geride bırakıp Mert’in yanına ilerleyerek, “Neymiş?” diye sordu.
“Can diyor ki…” Mert lafı yarıda bırakıp Ömür’e baktı bir an. Bunu fark edince Can birkaç adım daha öne çıktı, bu kadar zor olmamalıydı. “Ben diyorum ki bu yıl Kaçak‘ı oynamayalım.” Söylediklerinin odada bir sessizlik yaratmasına imkân vermeden, cümlesini normalleştirmek adına hemen devam etti. “Yıllardır oynuyoruz. Oyunlara ara vermek âdetimizdir bizim. Elma Şekeri‘ni hatırlayın.”
Destan kollarını göğsünde inatçı bir tavırla bağladı ve aniden ayaklandı. “O zaman bir sebebimiz vardı. Oyun doğru düzgün izlenmiyordu.” Fevri çıktığını fark etti ama umursamadı. Sarı saçlarını yüzünden geriye itip derin bir nefes aldı. “Şimdi ne gibi bir sebebimiz var?”
“Kaçak çok seviliyor. Sebep bu.” Can da ters çıkan sesine engel olamadı. “İnsanlar Kaçak’ı o kadar övüyor ve o kadar seviyor ki diğer oyunlara bir şans verilmiyor. Hâlbuki en az onun kadar güzel oyunlar da var. Ama biz Kaçak’ı oynadıkça talep artıyor, diğerlerininkiyse hep sabit. Ve ben bunun diğer oyunların vasatlığından kaynaklandığını düşünmüyorum. Yalnızca gölgesinde kalıyorlar.”
Bir an nefeslendi; sonra daha sakin, hatta şefkatli bir tonla devam etti. “En azından bir süre ara verelim, bir sezon olmasa bile. Ne oluyor bir görelim. Yeni bir oyuncumuz ve muhtemel bir yeni oyunumuz var. Denemekten zarar gelmez.”
Bir süre çıt çıkmadı. Güneş ne düşüneceğini bilemedi, doğrusu bu konuda fikri önemli miydi buna bile karar veremedi. Bu yüzden sabırla herhangi birinin konuşmasını bekledi. Mert, yukarıdaki ciddi ama rahat halinin aksine şimdi daha gergin ve nasıl oluyorsa daha ciddiydi. Bu iki tavrın arasındaki nüansı Güneş istemeden sezdi, yukarıdayken ciddi dursa dahi adamın tavırlarında insanların kolay yaklaşabileceği bir samimiyet, açık kapılar gizliydi. Şimdiyse Güneş, Mert’in ilk konuşacak isim olmadığına neredeyse emindi.
Sonunda sessizliği bozan Ömür oldu. Önce iç çekti, sonra ellerini ceplerine yerleştirip rahat bir tavır takınmaya çalışarak bir Can’a, bir Destan’a baktı. “Öyleyse herkes dürüst olsun. Destan’ın ve Can’ın oyları belli. Ben biraz düşünmek istiyorum, sanırım buradaki herkes de ister. Yarın bu konuyu tekrar konuşuruz.” Konuyu hemen dağıtmak ve gerginliği azaltmak ister gibi İpek’e döndü. “Yeni oyunu konuşalım bakalım.”
İpek, “Evet, yeni oyun!” dedi telaşla. Bir köşeye üst üste yığılmış dosyaları kucaklayıp sandalyelerden birine oturdu. Bir yandan da konuşmaya devam etti. “Ben başrole açıkçası seni düşündüm Ömür. Kaçak’ın başrolü de sensin biliyorum ama karakteri yazarken nedense gözümde hep sen canlandın.” Sonunda dosyalardan birini Ömür’e uzattı. “Al biraz incele bakalım, sonra biraz okuma yaparız. Nasıl olacak merak ediyorum.”
Yağmur, yanında durduğu Güneş’e doğru hafifçe eğildi. “Oyuncular konusunda önce hep İpek’in önerdiği ismi deneriz. Nedeni yok, öyle kalmış bir alışkanlık yalnızca.” Bunları söyledikten sonra neşeli adımlarla kendi dosyasını almaya gitti.
Herkes İpek’in kucağındaki dosyaları sırayla alırken Güneş geride durup bir an izlemekten alıkoyamadı kendini. Her şey güzel ilerlerse kısa bir zaman sonra farkında olmadan bu küçük grubun arasına karışmış olacaktı. Geride kalıp her şeye dışarıdan bir göz olarak bakma yetisini kaybedecek, diğerleri gibi kendi dosyasını kapıp oyunu merakla inceliyor olacaktı.
“Güneş?”
İpek’in sesi düşüncelerini böldü. Elinde kalmış son dosyayı uzatıyordu. Güneş gülümseyerek aldı ve sandalyelerden birine oturarak kapağını açtı.
*
Güneş bodrumda zaman kavramı diye bir şey kalmadığını daha ilk günden keşfetti. Kol saati yoktu ve telefonunu günün erken saatlerinde sandalyelerden birinin üstüne bırakmıştı. Tekrar eline aldığında saat dörde geliyordu. Tüm bu süre çoğunlukla yeni oyunu tartışmakla geçmişti. Birlikte hızlıca göz atmış, bazı sahneleri tartışmışlardı. İpek’in tüm bu tartışmalar konusunda oldukça rahat olması, hatta oldukça enerjik ve teşvik edici olması Güneş’i en çok etkileyen şeylerden biriydi. Güneş’in şaşkınlığını görünce gülmüş, “Hala bizden başka kimse görmedi.” demişti. “Bu da hala mükemmelleştirmek için vaktimiz var demek.”
Oyunu, tıpkı söyledikleri gibi ilk Ömür deneyecekti. Şimdilik Ömür dışında herkes ara vermiş görünüyordu, sandalyelere ve merdiven basamaklarına dağılmış ellerindeki oyunu inceliyor, telefonlarını kontrol ediyorlardı. Onlara böyle yakın olmaya ne zaman alışacağını merak ediyordu.
Hepsinin ismini, tabii ki çok öncesinden beri biliyordu ama bunun yanında, hiçbiri Güneş’in zihninde canlandırdığı gibi değildi. Mert’in sahnedeki dik duruşu ve herkesi etkileyen oyunculuğuyla Güneş onu hep biraz burnu havada oyuncular gibi hayal ederdi. Elinde değildi, bir oyunda başrol olsun olmasın Mert’in aldığı alkış salonu inletirdi, Mert ise genişçe gülümseyerek selamını verirdi. Oysa sabahtan beri bir kere bile o şekilde gülümsememişti, hep ciddiydi ve fikirleri konusunda oldukça mütevazıydı. Sanki grubun toparlayıcısı gibiydi, genelde sessiz kalıyor ama bir karışıklık anında mutlaka ağırlığını koyuyordu. Bunu fark etmek için birkaç saat dahi yeterliydi.
Yağmur ayaklanıp sahnenin dışında kalan ışıkları kıstı ve Ömür sahneye çıktı. Herkes sabırlı bir sessizlikle hazır olup rolü denemesi için bekledi.
Sahneye vuran parlak ışıkların altında Ömür’e bakarken Güneş, onu ilk kez izlediği günü anımsadı ve farkında olmadan gülümsedi. Çimen’le tanıştığı gün.
Aralık, 2013
Daha sonra, çok sonra Güneş o günleri keyifle ve neşeyle anacaktı. Hayatının değiştiği, Güneş’in değiştiği yıllardı. Yağız ve ikisi zıt kutuplar klişesinin bir örneği gibiydi. Yağız bunun hep farkındaydı, Güneş’e fark ettirebilmek içinse doğru zamanı kollamaya çalışıyordu.
Baş başa birkaç kez dışarı çıkmalarına rağmen Güneş’in bir türlü anlamak bilmediği hislerini Yağız dillendirebildiğinde bir şubat gecesiydi. Aylardır her fırsatta Güneş’in en yakın arkadaşı olan Dicle’nin gönlünü yaparak, bir dahaki sefere hep birlikte dışarı çıkacaklarını söyleyerek veya en sevdiği tatlıdan ısmarlayarak Güneş’le dışarı çıkıyordu. Güneş farkında değil miydi, farkında değilmiş gibi mi yapıyordu bilemiyordu. Dicle de mi hiç çıtlatmamıştı? Kızların böyle şeyleri konuştuğunu sanırdı.
O şubat gününün de hiçbir farkı yoktu diğerlerinden. Daha sonra kutlanacak bir gün olacaktı oysa; 16 Şubat. Güneş o gün akşam eve gidip odasına girene dek tarihe bir kez bile bakmayacaktı.
Okul çıkışı plan bu kez tiyatroya gitmekti. Yağız’ın babasının yıllardır küçük bir sahnesi vardı. İnsanlarca sevilirdi ve Yağız da pek ilgili olmasa da bazen boş zamanlarını babasının tavsiye ettiği oyunlarda geçirirdi.
Babası bu seferki oyun için, “Küçük bir grup,” demişti. “Çok yeni. Ama harikalar. Bir görmen lazım. Oyunculukları… Zamanla gelişecektir. Ama çok tutkulular. Yeni nesilde böyle insanlar yok sanıyordum. Herkes para, pul, daha az çalışma peşinde… Ama bu çocuklar bir farklılar. Her neyse, 16’sında.”
Açıkçası Yağız’ın umurunda değildi. Babasının söylediklerini de yarım yamalak dinlemişti. Ama yapabilecekleri farklı bir aktivite olmasına sevinerek oyuna iki bilet istemişti.
Yağız yolda sakin, yavaş adımlarla yürürlerken “Tiyatro sever misin?” diye sordu. Hava çok soğuktu, ikisi de elleri ceplerinde, boyunlarında atkılarıyla yürüyorlardı. Yine de soğuktan kaçışan diğer insanların aksine hızlarını bir türlü arttırmıyorlardı.
“Bilmem ki. Çok fazla oyuna gitmedim.” Sonra bir düşündü. “Ama öyküleri severim. Hikâyeleri, kitapları. Bir nevi benzer şeyler. Herhalde severim.” Yağız’a bir göz attı. “Sen?”
“Yani… İzlerim ama özel bir ilgim de yok. Ama sen severmişsin gibi geliyor. Ben kurgu şeylerden de pek hoşlanmam biliyorsun.”
Güneş’e hala garip gelse de evet, biliyordu. Sahiden onun da sevebileceği bir roman, bir dizi, bir film bulmak için çok uğraşmıştı. Dicle de çok çabalamıştı. Ama genç adam yalnızca tarihle ilgili filmleri seviyor, biyografiler okuyordu. Güneş’in okurken heyecandan ne yapacağını şaşırdığı çoğu romana burun kıvırmıştı.
Güneş, kısa süren bir sessizliğin ardından önünde durdukları binaya bir göz attı. Dış cephesi kırık beyaza boyanmıştı, iki katlıydı. Bina arkaya doğru uzanıyordu, ön tarafındaki küçük bahçesi arkaya doğru da devam ediyor gibi duruyordu.
Yağız saatini kontrol etti. “Başlamasına az var, girelim istersen.”
Güneş memnuniyetle başını salladı. Kahverengi ağırlıklı, eski bir havayla döşenmiş holden geçip oyalanmadan salona girdiler. Yağız, bu sahneden hep küçük diye söz ederdi ama Güneş hiç de öyle olduğunu düşünmüyordu. Belki İstanbul’un büyük sahnelerinden değildi ama küçük, adı sanı bilinmeyen bir yer de değildi. Bu konuda hiç bilgisi olmamasına rağmen Güneş bunu atmosferden sezebiliyordu.
“Küçük demiştin.” diye fısıldadı.
Yağız şaşkınlıkla sahneye baktı. “Küçük zaten?”
Güneş başını inanmazlıkla iki yana sallarken montunu çıkarıp yerleşti ve sessizce oyunu beklemeye koyuldu.
Hayatında öyle bir dönem olacaktı ki Güneş; yaşamını bu ana, bu dakikalara hapsetmek isteyecekti. Keşke o anda öylece donup kalabilseydik, diyecekti. Henüz en güzel şeyler yaşanmamıştı belki. Oyun bittiğinde Güneş, Yağız’a göstermemeye çalışarak gözyaşlarını silerken Yağız genç kızın çenesini nazikçe tutup onu kendine çevirmemiş ve tebessüm ederken gözyaşlarını silmemişti. Henüz Yağız, Güneş’in itiraz etmemiş olmasından cesaret almamış ve kızın elini tutmamıştı binadan çıkmak üzerelerken, o kalabalığın içinde. Belki de ‘bu kalabalıkta elini tutarsam fark etmez, elini geri çekmez, sonra ben de hep elini tutarım sonsuza dek’ diye düşünecekti ama hayır, henüz düşünmemişti.
Şimdi saat daha sekizdi. Sekizi biraz geçmişti belki. Havada güzel şeyler olacağını sezdiren hiçbir şey yoktu ama Güneş kendini nedense keyifli hissediyordu.
Yağız’ın kendisini izlediğini fark etmeden sahneye bakmaya devam etti.
O perde açılırken kendi hayatında ne yollar, ne kapılar açacağını bilmeden.
Bu anıya burukça gülümsedi. O sahnede bu insanları gördüğü ilk andan beri onlara hayran sayılırdı. İzlediği ilk Çimen oyunu Kayıp’tı, artık pek sahnelemiyorlardı ama Güneş o oyuna da en az diğer oyunlar kadar bayılırdı.
Ömür’ün güçlü sesi bodrumu doldurunca zihnini boşaltıp dikkatini sahneye verdi. Normal bir tiyatro salonuna nazaran şimdi Ömür’e daha yakın olduğu içindi belki de ama adam her zamankinden de etkileyici görünüyordu; günlük kıyafetlerine ve rolü ilk kez deniyor oluşuna rağmen. Güneş, bu mesafeden adamın yeşil gözlerini rahatça görebiliyordu. Uzun çehresinin sert hatlarının Mert’inki gibi mükemmellik tanımını utandırdığı söylenemezdi, yine de Güneş’e göre ilginç bir çekiciliği vardı.
Tüm bunlara rağmen onu izlerken bir şeyler eksik geldi. İlk kez denediği için değil, provasız olduğu için değil, kostümlerden ötürü değil. Bu rolü oynaması gereken kişi Ömür değil gibiydi. Onu Kaçak‘ta dik duruşlu, heybetli bir rolde izlediği için etkileniyor olabilir miydi?
Bir süre bunu düşündü, bir yandan da izlemeye devam etti. Ömür farklı farklı sahneleri kısaca denerken Güneş sonunda, bunun Kaçak’la ilgisi olmadığına karar verdi. Ömür’ü diğer oyunların farklı yan rollerinde de izlemişti, üstelik bir oyuncu olarak insanları oynadıkları karakterden ayıramadığı çok nadirdi.
Ömür’ü bölmesinin bir yararı olmayacağını düşündü, adam tüm gücüyle odaklanmış, çabalıyordu. Bu yüzden bölmek yerine etrafına bakındı. Mert biraz uzakta oturuyordu, onunla konuşabilmek için ayağa kalkması gerekirdi. Bu yüzden hemen sağında oturan Destan’ın dikkatini çekebilmek için hafifçe ona doğru eğildi.
“Destan?” Şaşırdığını hissetti ama bir an sonra Destan da Güneş’e doğru hafifçe eğildi. “Bence Ömür pek olmadı. Yani birileri daha deneyebilir. Sence?”
Destan memnuniyetle gülümsedi. Güneş’in gruba rahatça ayak uyduracağını ve ısınacağını içten içe hep biliyordu, şu tavrı da bunun bir ispatı gibiydi. Üstelik ne demek istediğini de anlıyordu. Oynayamadığından değildi ama Ömür’ün bu oyunun yıldızı olacağını düşünmüyordu. Gözlerini, küçük sahnede elinden geleni yapan en yakın arkadaşından ayırmadan, “Bence de.” diye yanıtladı. “Mert’i mi denesek?”
Güneş’in cevabı gecikmedi. “Ben Can diyecektim. Çelimsiz bir yapısı olduğu için tipine de çok uyar sanki.”
Destan göz ucuyla Can’a bakıp sessizce güldü. Demek sonunda bir oyunda başrol olma ihtimali vardı. Tebessüm edip sevindi içten içe, şayet olursa ne denli sevineceğini çok iyi biliyordu. Sahneye çıktığında Can’ın herkesi etkileyebilmesini diledi.
Ömür’ün duraklamasını bekledi bir süre. Adam yeni bir sahne denemek için sayfaları karıştırmaya başlayınca ayağa kalktı. “Ben çok beğenmedim Ömür.” dedi açıkça. “Güneş de hemfikir.” Sesindeki muzırlığı gizleyemeyerek ekledi. “Can’ı mı çıkarsak sahneye? Bu çelimsiz yapısıyla ezilmiş, içe kapanık adam rolüne daha uygun sanki.”
Can şaşkınlıktan, Destan’ın sesindeki alayı, kendisine çelimsiz deyişini bile duymadı. Başını Destan’a çevirmiş, kalakalmıştı. “Ciddi misin?”
Destan omuz silkti. “Güneş’in önerisi.”
“Sen ciddi misin?” Can’ın sesinde bir çocuğun ümidi ve belki de sevinci vardı. Destan’ın bir onayıyla yerinden kalkmaya hazırdı.
Yerine otururken Destan, “Neden olmasın?” diye yanıtladı. “Üstelik bence karşına da Güneş’i deneyebiliriz. Yeni bir oyun, yeni bir yüz…”
Güneş duyduklarının şaşkınlığıyla ne yapacağını bilemeyerek Destan’ın yüzüne bakakaldı, tıpkı Can gibi. O ise tüm bunların farkında değilmiş gibi yerine oturup elindeki dosyaya döndü.
Bunun için fazla erken değil miydi? Böyle bir şey için çok erken değil miydi? Sahneleri hep çok sevmişti, hayatının hiçbir döneminde bu sanattan uzak kaldığını da hatırlamıyordu. Ama doğrusu, çoğunlukla izleyici koltuklarındaydı. Gerçekleşmeyen düğünün ertesinde bile onu yatağından çıkarabilmenin tek yolu birinin odaya girip aldığı tiyatro biletlerini göstermesiydi. Oysa sahneye çıkmak bambaşka bir şeydi.
Önce daha deneyimli olanları düşünmeleri gerekmez miydi?
Destan sonunda dayanamayarak, “Sadece deneyeceğiz Güneş!” dedi, bir eliyle de kızı sahneye doğru ittirdi. “Az önce en yakın arkadaşıma sen olmadın dedim. Beğenmezsem sana da söyleyebilirim.”
Güneş şaşkınlıkla Can’a baktı. Adam ayağa kalkmış, belli ki Güneş’in önden geçmesi için bekliyordu. Yüzündeki tebessüm destekleyiciydi ama bir anlığına Güneş, onun çok daha fazla heyecan duyduğunu hissetti.
Derin bir nefes alıp sahneye çıkan üç basamağa ilerledi. Kalbi göğsünde bir kuşun kanadına imrenmiş gibi hızlı ama yumuşacık atıyordu. Sahneye çıkarken sırtında taşıdığı yüklerin hepsini, basamaklara pay edip geride bıraktığını hissetti. Bu sahneden inerken her birini tekrar yükleneceğini bilse de Güneş, bu vakti kısıtlı özgürlüğüne ve hafifliğine gülümsedi, tadını çıkardı.
Güneş, başlangıçta bir zamanlar sahneye çıkmış biri gibi bile hissetmedi. Can’la seçtikleri sahneleri karşılıklı oynarken biraz titredi, çokça kızardı ve kızardıkça tekledi, kekeledi fakat kısa süre sonra, aradaki geçişin nasıl olduğunu anlayamadan kendini oyunun içinde kaybetti. Kadın; hareketli, konuşkan ve neşeli olduğu kadar nahif ve âşıktı. Adam; kadının aksine sakin mizaçlı, çoğunlukla sessiz ama bir şekilde derindi. O konuşmadıkça anlattıkları büyüyor gibiydi. Güneş varlığını kendi benliğinden ayırıp o kadınla doldurdukça doldurdu, ihtiyacı olan her şey bunda gizliymiş gibi. Can, yüreğinden başlayıp parmak uçlarına dek o adama büründü, yıllardır bunu bekliyormuş gibi.
Darmadağınık sandalyelerin en ön sırasında, Destan ve Mert’in ortasında oturan Ömür içinse sahnedeki bu görüntü kabuklarını çatlatan bir rüzgâra benziyordu. Kaçtığı, görmemek için arkasını döndüğü ne varsa sahnenin hemen ortasındaydı. Bir ışık kaynağından gelen ışık huzmeleri gibi yüzüne vuruyordu. Çatlaklarından sızıyordu. Ona ulaşıyor, istemese de teninin altına sızıyordu.
Güneş’i sahnede ilk kez gördüğü daha dün gibi hatırlıyordu. Genç kadının ışık saçmaktan da öteye geçen tutkusunu hissettiği o ilk günü elbette hatırlıyordu ancak yeniden yaşamak… Onu sahnede oynarken yeniden görmek. Bunun Güneş’e ne kadar iyi geldiğini daha onu zerre tanımazken hissedebilmek.
Kasım, 2015
Ömür, Güneş’i gördüğü ilk anı, hayatı boyunca hatırlayacaktı.
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Can, sahnede tesadüfen izlediği kadını günlerdir öve öve bitiremiyordu. “Mükemmel bir oyuncuydu! Oyunda resmen parlıyordu! Ona ulaşamazlarsa bitmişlerdi!” Bunlar Can’ın sözleriydi. Mert’se hiçbir şeyi Can gibi abartmazdı ama o bile, herkesin Güneş’i çok seveceğine adı gibi emindi.
Önlerde ve ortalarda bir yerlerde yan yana bütün grup oturmuş, bir buçuk saat boyunca vasattan da beter bir oyunu seyretmişlerdi. Kurgu berbattı, diğer oyuncular da öyle. Ama Güneş sahneye adımını atar atmaz Ömür, Can’ın neden bir haftadır böyle heyecanlı olduğunu anlayabilmişti.
Işıklandırması pek de iyi olmayan sahnenin altında, adının hakkını veren bir ışık kaynağı gibi parlıyordu. Bir kuğuya benziyordu, süzülüyordu. Üzerindeki beyaz elbise, Ömür’ün kalbine hiç de yardımcı olmuyordu.
Oynadığı karakter basitçe yazılmış, yüzeysel bir karakterdi ama Güneş ona bir şekilde hayat verebilmişti. Sahnede, çok uzakta olmasına rağmen Ömür, onun tutkusunu kendi damarlarında hissedebiliyordu.
Ömür için bu oldukça kısa bir hikâyeydi, Güneş evin kapısına Yağız’la el ele gelince biten bir hikâye.
Kendini bu hislerden çekip çıkarmak, daha fazla kapılmamak adına Destan’a döndü, beğenip beğenmediğini merak ediyordu. Yılların verdiği bir alışkanlıkla onun ne düşündüğünü duruşundan ve sahneye bakışından her daim anlardı.
Başını çevirir çevirmez, zihnini Güneş’e kaptırmak için ne de yanlış bir vakti seçtiğini fark etti. En yakın arkadaşı, yıllardır yoldaşı bildiği Destan hemen sol yanında oturuyordu, saçlarını yüzünü örten bir perde olarak kullanmaya çalışsa da Ömür için çok ucuz bir numaraydı. Kadının gözlerinde parlayan yaşları oturduğu yerden, ışığın tüm güçsüzlüğüne rağmen görebiliyordu. Oturduğu koltuğun kenarlarına muhtemelen farkında olmadan sıkı sıkıya tutunmuştu.
Can’ı sahnede görmenin Destan için zor olabileceği nasıl da aklına gelmemişti.
Onun kendini kısa sürede toparlayacağını adı gibi biliyordu. Bu yanını kimsenin görmesine izin vermezdi. Nitekim öyle de oldu; gözlerindeki yaşlar bir an sonra hiç var olmamış gibi tüm izlerini sildi kadının gözlerinden, kirpiklerinden, yüzündeki her bir çizgiden. Ömür’ün izlediğini belki bilerek belki bilmeyerek hep yaptığı gibi yüzüne neşeli bir tebessüm kondurdu. Öyle kolayca ve aniden, her zamanki Destan oluverdi.
Onun bu gardını yıkmaması gerektiğini biliyordu.
Ama onun, kendisine ihtiyaç duyduğunu da biliyordu.
Hafifçe eğildi. “Onu sahneye çıkardığın için seninle gurur duyuyorum.”
Destan, canını yakan şeyleri göz ardı ettiğinde güldüğü gibi güldü; genişçe, hafif seslice. Sahiden güldüğü zamanlardan çok daha sahici belki de. “Ondan nefret ediyorum.” Sesini duyan, sahiden nefret ettiğini düşünürdü.
“Biliyorum.” Yana doğru daha fazla eğilip omzuyla Destan’ın omzuna vurdu. “Bu yüzden gurur duyuyorum.”
Bunun üzerine Destan, Ömür’e gerçek gülüşünü gösterdi; buruk, yarım, hüzünlerden bir parça çalıp saklamış.
Ömür boğazını temizleyip gardını en yakın arkadaşına teslim etti. “Bu oyunu ikisine vereceğiz, değil mi?”
Destan tereddüt etmedi. “Harika bir iş çıkarıyorlar. İlginç bir de uyumları var.”
“Bir de alacakları yüzlerce provayı düşün.”
“Kostümleri.”
“Doğru ışıkları.”
“Ve sahnelerin doğru sırayla, bir bütün halinde akışını. Hikâyenin etkileyiciliğini.”
Ömür, sahneye doğru gülümsemeden edemedi. Destan’ın aklındakileri değiştirmek böyle kolaydı işte. Tiyatro, oyun, iş, sahne… Ve sonra kalan her şey Destan için görünmez oluverirdi.
*
