3 – Aile

Güneş Atay, alacakaranlıkta otobüs durağıyla evinin arasındaki yolu adımlarken ceketine biraz daha sarıldı. Dünya çoktan eve gelmiş olmalıydı. Annesi ve babasıysa bir saatten önce gelmezdi, nitekim böylesi daha iyiydi. Önce Dünya’yla konuşur ve onu ikna ederse, diğerleriyle konuşurken abisi ona arka çıkabilirdi. Zira Dünya küçük abisi olsa da ikizi Cihan’dan yalnızca dört dakika kadar küçüktü ve ağzı iyi laf yapardı.

Dünya’yı ikna etmek bile çok da kolay olmayacaktı.

Kendini onların gözünden görebiliyordu. Küçük kızları veya kardeşleri, daha kendi düğününü terk edeli bir yıl olmamışken oyunculuk kariyerine yeniden başlamak istediğini ve yılın büyük bir bölümünde İstanbul’da, onların yanında olmayacağını söyleyecekti. Daha düne kadar başını yorganın altından çıkarmayan bir genç kadın için elbette cüretkâr bir hamleydi.

İnsanların ona deli gözüyle bakacağını bilseydi o gün elbette Yağız’ın teklifini kabul etmek yerine gözyaşları içinde insanların içine çıkıp terk edildiğini ilan etmeyi yeğlerdi.

Ocak, 2018

Bir güne dair her şey ancak bu kadar hayal ettiği gibi olabilirdi. Düğün, havanın soğuğu sebebiyle kapalı bir salondaydı ama salon oldukça geniş ve ferahtı. Sıcak renkler dekora eşlik ediyordu ve salonun görevlileri neredeyse Güneş daha ne istediğini söylemeden ricasını yerine getiriyordu.

Yağız evlenme teklifini bir sahilde etmişti. Güneş, Çimen’in teklifini reddettikten yalnızca bir ay sonraydı. Birlikte çıktıkları günü birlik bir şehir dışı gezisinde onu deniz kenarında romantik bir yemeğe götürmüş, her zamanki duruluğu ve sakinliği ile hiç heyecanlanmadan göğüs cebindeki yüzüğü çıkarmıştı. Güneş zaten onun bu sakin, onu da sakinleştiren tavrına hep hayran olmuştu.

Aylar sonra buradalardı. Yağız’ın onun en büyük şansı olduğunu düşünüyordu. İnsanların yıllarca aradığı bir şeyi, birini o öyle kolayca; hiç çabalamadan ve aramadan buluvermişti. Hep yanında olan biri vardı; sevdiği ve yanından asla ayırmak istemediği.

Görevlilerin getirdiği türk kahvesini yudumlarken üzerinde birazdan kalabalığın içine çıkacak olmanın verdiği gerginlik ve heyecan olsa da bir yanı huzurluydu. Demek ki bazı öykülerin mutlu sonu da vardı.

Yağız, onu bu düşünceler içinde yakaladı. Ne duyacağı hakkında hiçbir fikri olmayan kadının kapısını tıkladı, ardından içeri girdi.

Damatlığı içinde çok yakışıklı göründüğünü düşündü Güneş. Sarı saçları geriye doğru fönlenmişti ve tıraşı da çok yakışmıştı. Ceketini henüz giymemişti ve beyaz gömleğinin altında geniş göğsü Güneş’e bildiği en güzel yuvayı anımsatıyordu.

“Nerelerdeydin?” diye sordu Güneş sakin bir sesle. “Gel de bir şeyler atıştır.”

Masadaki çubuk krakerler ve kurabiyeler aynen duruyordu. Yağız kendi kahvesinden ya da suyundan tek yudum içmemişti.

Bir şeylerin ters gittiğini Güneş, Yağız içeri girip kapıyı ardından kapadığı an anladı. Yüz hatları gergin, vücudu kaskatı ve hareketleri ağır aksaktı. Güneş’in içine bir korku düştü. Gelinliğini hiç düşünmeden aniden ayağa kalktı, sendeleyince koltuğa tutundu. “Birine bir şey mi oldu?”

Yağız onun kapıldığı korkuyu iki elini olumsuz anlamda sallayarak def etti. “Hayır, hayır… Sakin ol. Herkes iyi.”

Güneş’in kaşları çatıldı. İçine bir kara bulut dalgası yayıldı. “Ne oldu o zaman? Sen iyi misin?”

Yağız uzun bir süre, çok uzun bir süre ona yalnızca baktı. Karar vermeye çalışıyormuş gibi baktı, bir sonraki anı yaşamayı hiç istemiyormuş gibi baktı, zamanı durdurmak istiyormuş gibi baktı. Bunların hiçbirine gücü yetmiyormuş gibi baktı.

Sonunda dudaklarını araladığında oradan dökülenler ilk kez zehir oldu.

“Güneş…” dedi yalvarırcasına. “Yapamam. Yapamayız. Gerçekten, sahiden çok özür dilerim ama…”

Genç kadın uzunca bir süre, sevdiği adamın neyi yapamayacağını söylediğini anlayamadı. Aralarında bir sessizlik uzadıkça uzadı; gelinliğin kuyruğu gibi, kahvenin kokusu gibi, dışarıda esen rüzgâr gibi etraflarını sardı. Neyi kast ettiğini anladığında ise artık bir manası olmamasına rağmen, “Neyi?” diye fısıldadı. Sesiyle birlikte bal rengi gözleri doldu.

“İstersen ben burada kalırım. Senin beni terk ettiğini söylerim. Yani… Geride kalan olmak istemezsen.”

Geride kalan olmak istemezsen…

Geride kalan olmayı elbette istemiyordu ama Yağız’ın burada kalan, Güneş’inse binayı terk eden olması, genç kadının geride kalışını sahiden değiştirebilir miydi? Ne yazık ki o esnada bunu düşünebilecek durumda değildi.

Sebebini soramadı. Düne kadar tüm bunları yapabilecekken şu anda neden yapamadıklarını soramadı. Yalnızca arkasına bir kez bile bakmadan binanın arka kapısından koşarak, etekleri uçuşarak kaçtı. Bir uzay boşluğuna ulaşmayı umarak kaçtı, bir sonsuzluğa kaçtı.

Ailesine gerçeği söylemeyi düşündüğü birçok gün, birçok an olmuştu. Ne yazık ki hiçbirinde bunu başaramamıştı. Sevgili ailesi, Güneş’in o düğünü sebepsizce terk ettiğine inanıyordu. Ya da sebebinin söyleyemeyeceği kadar kötü bir şey olduğuna…

Güneş, yatağından çıkmadığı, konu hakkında konuşmayı çoğu zaman reddettiği günler ve aylar boyunca ailesi ona sorun olmadığını, daha sonra konuşabileceklerini söylemişti. Onun bitkin ve darmaduman halinin yanında gerçekleşmeyen düğünü gözleri görmemişti bile.

Ayların sonunda, ilk soru Dünya’dan gelmişti. Kasvetli ve yağmurlu bir hafta sonuydu. Güneş yatağında oturmuş, Dünya’nın getirdiği meyveleri yiyordu. Her zamanki gibi hasta ve yorgun hissediyordu. Meyve yemeye bile gücü yoktu ama böyle yaptığı zamanlarda belki de en çok üzülenin Dünya olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, yanında oturan adamın hatırına meyveleri yemeye devam etmişi, ta ki adamın tereddütle ama dayanamayarak sorduğu soruyu duyup donakalana dek.

“Seni aldatmış mı?”

Dünya Güneş’i, herkesten iyi tanırdı. Sahiden de Güneş Yağız’ı düğün günü terk etse, herhalde ancak böyle bir sebeple terk ederdi. Ne diyeceğini bilemeden susmuştu. Ancak dakikalar sonra Dünya’ya hüzünlü gözlerle bakıp başını iki yana sallamıştı. Dünya o günden sonra bir daha asla sebebini sormamıştı.

Tüm ailesi, en çok da Dünya, Güneş’in hâlâ daha iyi olmadığını biliyordu.

Nitekim nasıl ki Dünya Güneş’i herkesten iyi biliyorsa, Güneş de abisini herkesten daha iyi tanıyordu. Onu iyi olduğuna, bu işin ona iyi geleceğine, kendine güvendiğine ve bunu yapmak istediğine inandırmak zor olacaktı. Ama Dünya ona hep güvenirdi.

Bu kez de öyle olacağını biliyordu. Başta itiraz edecek, celallenecek, katiyen yapmaması gerektiğini söyleyecekti. Sonra yavaş yavaş yumuşayacak, ona sıkı sıkı sarılacak, saçlarını yavaşça okşarken emin olup olmadığını soracaktı.

Dünya ikna olduktan sonra ailesiyle konuşması da çok daha kolay olacaktı.

Kapının kilidini bu düşüncelerle ve derin bir nefes alarak çevirdi. Girişin hemen sol yanındaki mutfakta, sofrayı kuran Dünya’yı görünce genişçe gülümsedi. “Selam.”

Dünya, şaşkın gözlerini Güneş’e çevirdi. Çehresi, iş sonrası yorgun görünüyordu ama saçlarıyla aynı renk açık kahverengi gözleri neşe içinde parlıyordu. “Canım? Nereye çıktın sen böyle?”

Onun hesap sormadığını, yalnızca evde geçirdiği ayların sonunda bu yokluğunun şaşkınlığında olduğunu biliyordu. Bu yüzden sakin bir tebessümle adama doğru yürüdü, yanağına bir öpücük kondurdu ve “Anlatacağım.” dedi. “Sen ne yapıyorsun?”

Dünya muzırca gülümsedi. “Yoğurtlu kereviz. Acayip canım çekti.”

Güneş dudaklarını aralayıp ona bir şey konuşmaları gerektiğini söylemek üzereydi ki kapıdan diğer abisi girdi. Artık birer yetişkin olmalarına rağmen Dünya’yla o kadar çok benziyorlardı ki hala ilk kez tanışan insanlar ikisini karıştırabiliyordu. Birkaç küçük farklılık vardı. Cihan birkaç santim daha uzun, biraz da daha geniş omuzluydu. Dünya güldüğü zaman dişlerini göstererek, genişçe gülerdi. Cihan’sa daha ağır başlı, sakin bir tebessüm takınırdı. Dünya saçlarını sol yana fönlerdi ama sağa yatmakta ısrarcı olan, küçük bir saç tutamı vardı.

Yüzleri tıpa tıp aynıydı.

Şaşkınlıkla “Abi?” derken Cihan’a sarıldı Güneş. Onun da evde olmasını beklemiyordu.

“Neredesin sen?” derken kızın saçını okşayıp başına bir öpücük kondurdu Cihan. “Meraklandık.”

Güneş ağzını bile açamadan kapıdan üçüncü bir kişi girdi. Mutfağın içinde kocaman cüsseleriyle duran iki adamın aksine minyon tipli, Güneş’ten çok daha kısa olan esmer kadın; Dicle, her zamanki telaşlı ve hiperaktif tavırlarıyla muhabbete daldı. “Kızcağızı rahat bırakın! Güneş! Canım nerelerdesin sen?”

Onun kendi cümlesiyle çelişen sorusuna gelen gülüşmeleri Güneş dudağında yamuk bir tebessüm ve içinde koca bir gerginlikle karşıladı. “Sakin olun öncelikle. Salona geçelim. Annemler gelmeden konuşmak istiyorum.”

Ortam, onun cümleleriyle aniden gerildi. Sıcak gülüşmeler son buldu ve Güneş hepsini toparlayıp salondaki koltuğa oturturken kimse konuşmadı. Güneş, bu anı bir an önce atlatmak isteyerek karşılarına oturdu. Dünya’yla baş başa konuşmayı ve önce onu kendi safına çekmeyi tercih ederdi ama belki de böylesi daha iyiydi. Bu konuşmayı da yaptıktan sonra yalnızca anne ve babası kalmış olacaktı. Birçok kez aynı şeyleri tekrarlamasına gerek kalmayacaktı.

Böylece anlattı. Çimen’i, bir zamanlar Yağız yüzünden katılamadığı ekibi hatırlattı. Sonra bir şekilde onlara yeniden ulaştığını ve anlaştıklarını, onlarla olmak istediğini söyledi. Deneme sürecinde olduğunu söyleme gereği bile duymadı. Gideceğini, onlarla olmak istiyorsa sürekli gezeceğini ve turnelerde olması gerektiğini, turne olmadığında da grubun asıl merkezinin Ankara olduğunu anlattı. Kimse lafını bölmedi, araya girmedi.

Lafını bitirdiğinde üç çift göz şaşkınlık içinde ona bakıyordu.

Ben olsam ben de ne diyeceğimi bilemezdim, diye düşündü Güneş.

İlk konuşan Dicle oldu. “Bu konuda Güneş’e destek olmamız gerekiyormuş gibi hissediyorum. Ama…”

“Dicle,” diye ani bir tavırla araya girdi Cihan. Onun ilk tepkisinin kızmak, karşı çıkmak olacağını Güneş de biliyordu ama Dünya, Güneş’in minnettar olduğu bir tavırla bir elini kaldırıp onu durdurdu.

“Cihan,” dedi adam sakince. “Hemen yükselmeyelim. Bunu biraz düşünelim.”

Güneş derin bir nefes aldı. “Nasıl düşündüğünüzü biliyorum. Zor olacağını da biliyorum. Ama bunun bana iyi geleceğini biliyorum. Daha fazla bu evde, bu şehirde kalamam. Bir şeyler yapmam gerek ve bu, bu hayatta yapmayı en çok istediğim şey.”

Güneş, son cümlesinin Cihan’ın içindeki bir şeyleri kırdığını ve içindeki şefkati uyandırdığını gözleriyle gördü. Gözleri yumuşadı, yüz hatları titredi. “Ona uzanamayacak olmayı hayal edemiyorum. Hiç bu kadar uzağa gitmemişti.”

Dicle Cihan’a, kocasına doğru eğildi. “Bazen sevgi, gitmesine izin vermektir, canım.”

Kimse yeniden itiraz etmedi. Sevinç çığlıkları sarmadı etrafı belki ama Güneş, bu üç kişinin ne olursa olsun arkasında duracağını bilerek rahat bir nefes aldı.

*