2

Aras’ın pencereye kitapla beraber bıraktığı notu günlerdir aklımdan çıkaramıyordum. Bir daha mutfağın önünden geçmemişti, pencereme yeni kitap da bırakmamıştı. Eminim, yaptığının doğru olup olmadığından korkuyordu ama içim elimdeki kitabı ona geri vermeye el vermiyordu. Okumuştum. Okumuştum elbette, hatta iki kez okuyup bitirmiştim ama içimde bir şey bağlanmıştı bu kitaba. Bu yüzden pencerenin önüne ne bırakabilirdim, bilmiyordum. Ona, “Bana kitabını ödünç verdiğin için teşekkürler ama geri vermiyorum,” dersem tamamen yanlış anlayacağından adım gibi emindim.

İyi ki doğdun, Nefes.

Birisi bana bu cümleyi ilk kez söylemişti. Daha önce bana hiç iyi ki doğdun dendiğini hatırlamıyordum. Doğum günlerim hatırlanmazdı bile, kimse kutlamazdı.

Hangi gün doğduğumu, televizyonda doğum günü kutlayan küçük bir çocuğu gördüğümde sormuştum. Babam yüzünü diğer tarafa çevirmiş, yanıtlamamıştı. Babaannemse beni kolumdan canımı yakacak kadar sıkı sıkıya tutup odama getirmiş, “Senin doğduğun gün yok,” demişti. “Annenin öldüğü gün var. Bir daha sakın bu soruyu sorma.”

Gözlerim dolmuş, içimde bir sızı göğüs kafesimin tam ortasına yerleşmişti. “Peki, annem hangi gün öldü?” diye sormuştum babaannem odadan çıkmak üzereyken.

Geri dönüp bana neredeyse acıyan gözlerle bakmış, “21 Eylül,” dedikten sonra çıkıp gitmişti.

Acaba Aras o gün annemin öldüğünü, benim yüzümden bu hayata veda etmek zorunda kaldığını bilseydi doğum günümü kutlamaktan vazgeçer miydi? Yoksa yine de kutlar mıydı?

Sabah uyandıktan sonra kitabı biraz kucağımda tuttum, inceledim, kokladım, birkaç sayfasını tekrar okudum ve her zamanki yerine sakladım; şilteye serili iki pikenin arasına. Buraya hiç kimse, hiçbir zaman bakmazdı.

Günlük işlere koyuldum. Babamı doyurdum, gidişini izledim, babaannem ve halam uyandığında onların kahvaltısı da hazırdı. Öğlene kadar sakin bir gündü. Kahvaltıdan sonra bana hiçbir şey demeden salona geçtiklerinde beni benimle bırakmış oldukları için minnet duyarak bulaşıkları yıkadım. Ama bir gün bu kadar sessiz geçiyorsa o gün hakkında endişelenmem gerektiğini bilmeliydim. Sessizlik hiçbir zaman hayra alamet olmazdı.

Bulaşıklar bittikten sonra halam mutfağın girişine kadar gelip boynunu içeri uzattı. “Amcanlar geliyormuş.”

Tepkimi görmeden içeri gitti. Bu bilgiyi bana öylesine ya da nezaketinden değil, hazırlık yapmam için söylemişti. Ama amcam olmasına rağmen bana garip garip bakan bir adama nasıl hazır olabilirdim ki? O benim korkulu rüyamdı.

Benden beklediği üzere hızlı bir hamur mayaladım ve yanına pratik bir tava böreği yaptım. Börek pişerken hamura geri dönüp poğaçaları şekillendirdim ve fırına verdim. Muhtemelen yaptıklarımı az bulacak, fırça çekecekti ama öyle huzursuzdum ki elim ayağım daha fazlasına tutmuyordu.

Belki yengemi, çocukları bize bırakır giderdi?

Umarım öyle olurdu.

Kapı birkaç saat sonra çaldığında yüreğim korkuyla sıkıştı. Yengem, iki erkek çocuğu ve amcam kapıdaydı. Ben kapıya en uzak yerde, mutfağın hemen önünde, evin kızı gibi değil de hizmetçisi gibi duruyordum. Ne yengem ne de çocuklar bana baktılar, yalnızca halamla selamlaşıp içeri, babaannemin yanına geçtiler. Ama amcam, herkes holü boşalttıktan sonra yalnızca benim fark edeceğim birkaç saniye boyunca oyalandı ve gözlerimin tam içine baktı, ardından vücudumu sapkınca süzdü.

Hemen ardından salona girerek gözden kayboldu.

İğrençti, tek kelimeyle iğrenç bir herifti. Sapıktı. Onun gözleri üzerime değdiğinde kendimi ellerimden avuçlarımdan çamurlu sular yerlere damlıyormuş gibi pis hissediyordum.

Hızla mutfağa kaçtım. Servislerini yaparsam ve bir sorun çıkmazsa zaten orada oturmamı beklemezlerdi. Hemen odama dönebilirdim. Arada bir gidip çaylarına bakmam gerekirdi ama belki o zamana dek amcam giderdi? Ya da çayı güzel çaydanlığa koyup yanlarına bırakabilirdim. Bu, halamın da hoşuna giderdi. Zaten yengemle aralarında hep garip bir yarış olduğu için yanlarında pespaye halimle oturmamı istemezdi. İşine gelirdi.

Öyle umuyordum. Ama işine gelmiyorsa bile amcamın bakışlarındansa dayağı yeğlerdim.

Aklımda bu düşünceyle tabaklarını hazırladım. Dünden kalan makarna salatasını da tabağa eklediğimde gözüme oldukça yeterli göründü. Çaylarını da doldurduktan sonra amcama hiç bakmadan salona girdim ve herkesin tabaklarını önündeki sehpalara yerleştirdim. Onun bana baktığından emindim ama ben ona yeniden bakmadan mutfağa geçtim ve çaylarını, hemen ardından da çiçekli beyaz çaydanlığı salona götürdüm.

“Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordum.

Kimseden ses çıkmayınca halam eliyle gitmemi işaret etti. Hissettiğim bu rahatlamayla büyük, acele adımlar atarak odama kaçtım.

Sessizlik. Bir başınalık. Duvarlar. Onlarla arama giren duvarlar sayesinde yalnız değil, korunaklı hissediyordum. Güvende. Bu anın tadını çıkarmaya çalışarak gözlerimi huzurla kapadım. En fazla birkaç saat oturup giderlerdi. Hep öyle olurdu.

Kitabımı elime alıp onunla biraz daha vakit geçirmeye karar verdim. Ne de olsa er ya da geç iade etmem gerekecekti. Hala bendeyken tadını çıkarmak istiyordum. Sessizliğin bana bahşedildiği o kısacık an boyunca kitabı elimde tuttum, parmaklarımı iyi ki doğdun yazısının üstünde gezdirdim, sevdiğim sayfalara tekrar tekrar baktım.

Kapıdan gelen sesleri duyduğumda misafirlerimizin hareketlendiğini fark ettim ve çevik hareketlerle kitabı tekrar sakladım.

İşte, gidiyorlardı. Herhangi bir sorun olmamıştı. Olamazdı zaten, ne olabilirdi ki, öyle değil mi? Babaannem ve halam buradaydı.

İçimi saran rahatlamayla derin bir nefes verdim. Dış kapı kapandı, hemen ardından adım sesleri odama yöneldi. Bir sorun olduğunu tam o an fark ettim. Bu adımlar, halamın adımlarına hiç benzemiyordu.

Kapının açılmasıyla aynı anda ayağa fırladım. Amcam, ağır cüssesi ile kapı girişini tamamen kapatmış, pis pis gülüyordu. “Çarşıya çıktılar,” dedi bana, sanki sormuşum gibi. “En az bir saat gelmezler.”

Onu neden burada bırakmışlardı? Benim bile fark ettiğim bakışlarını onlar fark etmemiş olamazlardı. Ama bırakmışlardı işte. İkimizi bu evde baş başa bırakmışlardı.

Zihnim korkudan karıncalanmaya başladı. Ne yapacaktım? Ona engel olamazdım. Kollarım, vücudum çok çelimsizdi. Onunsa belki yüz kiloluk bir cüssesi vardı. Arkamdaki pencere kapalıydı. Onu açmakla uğraşırsam bu odadan asla çıkamazdım.

Tek şansım, şu an onun kapattığı kapıydı.

Bana doğru yaklaşıp yeterli alan bırakacağı bir anı kollayarak, “Sen neden gitmedin?” diye sordum. İçimde garip bir cesaret, garip bir gözü karalık seziyordum. Ben adımlarımı temkinli atmaya alışmıştım. Ama temkinli adımlar attığımda bile sonuç kaçınılmaz olacaksa pusup sessizleşmeyi reddediyordum.

“Yorgunum, yatacağım, dedim onlara. Ama hiç yorgun değilim.”

Bana doğru bir adım attı. Bir adım daha.

Bir adım daha atarsa…

Bana yaklaşmak için son bir hamle yaptığı sırada çevik olmaya çalışıp uzattığı kolunun altından geçtim. Kapıyla aramda yalnızca iki adım vardı ama oraya doğru ilerleyemeden saçımın çekildiğini hissettim, içimdeki korku büyüyerek kocaman bir ses gibi göğüs kafesimi kapladı. Başım, saçlarımla beraber geriye doğru gitti, ciğerlerimi zorlayan derin bir nefes aldım.

Kolunu boynumun altından geçirdi. “Kaçabileceğini mi sanıyorsun lan it!”

Başımı hafifçe eğebilirsem…

Debelenmeye devam ederek dişlerimi koluna geçirdim. Isırabildiğim kadar kuvvetle ısırdım ve şaşkınlığından mı yoksa gerçekten canını yakmayı başarabildiğimden mi bilmiyorum ama beni bir saniyeliğine bıraktı.

İhtiyacım olan buydu. Sadece bir saniye.

Var gücümle koştum. Nereye gideceğimi düşünmeden, korkumu bir sandığa kapatıp cesaretimi kuşanarak koştum. Önce odadan, ardından dış kapıdan sokağa çıkıp beni takip ediyor mu diye bile bakmadan, bunun için dahi vakit kaybetmeden kalabalığa, insanlara doğru koştum.

Küçük bir cüssem vardı, evden çıkmadığım için hamdım ama bu küçük cüsseyi hareket ettirmek kolaydı. Bunun avantajını düşünüp durdum. Hiçbir şeyin imkânsız olmadığını. O pislik heriften kaçabileceğimi. Amcam kiloluydu, kocaman bir göbeği vardı. Hareketsiz biriydi, o da benim gibi ham olmalıydı.

Belki de beni yakalayamazdı.

Belki de beni yakalayamazdı.

Ciğerlerim beni zorladığında yavaşladım ancak. İçime hırıltılı, zoraki nefesler çekerken yavaşladım, nerede olduğumu anlamaya çalıştım ama o zaman bile durmadım. Bacaklarım titreyene, zerre gücüm kalmayana kadar hareket ettim.

Beni takip etmeye çalışmış mıydı? Çalıştıysa bile öyle ağır, öyle hantal bir adamdı ki dualarım kabul olmuş, yetişememiş olmalıydı. Belki de dışarıda, insanların görebileceği bir yerde peşimden koşmaktan çekinmişti.

Neden olursa olsun ben bir şekilde kurtulmuştum. Kurtulmuştum. Kurtulmuştum.

Soluklanarak etrafıma bakmaya çalıştım. Çarşının zıt tarafına doğru koşmuştum, zihnim bunu refleks olarak yapmış olmalıydı, diğer tarafta babaannemlerle karşılaşma ihtimalim vardı.

Buraya daha önce gelmemiştim. Bildiğim kadarıyla mahallenin bu tarafı şehirler arası yola çıkıyordu ama bu yalnızca kulaktan dolma bir bilgiydi. Çarşıya bile çıkmama izin vermeyen bir ailem varken semtin bu tarafını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

Sokaklar çok kalabalık değildi. Yürümeye devam ettiğim sokak boyunca sağlı sollu iş yerleri vardı, iş yerlerinin önünde hiç tanımadığım adamlar sandalyelerde oturuyor, konuşuyor, kimiyse çirkin gözlerle bana bakıyordu.

Bir anlığına kapıldığım güvende olma hissi hızlıca içimden kaçıp giderken hemen eve dönmeyi düşündüm. Ama ya babaannemler gelmediyse ve amcam beni evde bekliyorsa? O zaman ne yapacaktım? Belki de geldiğim tarafa doğru gitmeli, bu garip sokaktan kaçmalı ama eve daha sonra dönmeliydim.

Kendi kendime onay verircesine başımı salladım ama arkama dönüp diğer yöne yürümeye devam edeceğim esnada birinin arkamdan yaklaşıp kolumu sertçe tuttuğunu hissettim. O tarafa dönerken çığlık atmama engel olan şey… onun yüzüydü.

Aras.

Zaman durdu, dünya durdu, onunla ben bambaşka bir evrene ışınlandık ve etrafımızda bizden başka hiç kimse kalmadı. Yüzünü ilk kez bu kadar yakından görüyordum ve bana ılık bir bahar gününü, bir zeytin dalını, güçlü bir ağacın gövdesini, pespembe bulutları, bir gün batımını, bir mutluluk gözyaşını aynı anda düşündürüyor, kalbimin ortasında yalnızca varoluşuyla huzurlu bir ev inşa ediyordu.

Gözleri yemyeşildi. Fark ettiğim ilk şey bu oldu, gözleri bir ormanın yeşili kadar yemyeşildi. Kalın kaşları küçük gözlerini keskin bir hatta sahip olmadan çevreliyordu. Elmacık kemikleri çökkündü, yanakları dolgundu. Burnu küçük ama hafifçe kancalı, dudakları incecikti. Benden belki yirmi santim daha uzundu, üstelik çelimsiz vücuduyla birleşince bu uzunluk sanki daha da büyüyordu.

“Ben…” Ne diyeceğimi bilemeden dudaklarımdan dökülen tek kelimenin devamının gelmesine izin vermedi. Beni tuttuğu kolumdan oldukça agresif bir şekilde çekiştirerek onunla beraber yürümeme neden oldu. Az önce kendi öz amcamdan deli gibi kaçmış olmama rağmen bu garip, kısmen yabancı çocuk beni iki binanın arasındaki küçük boşluğa doğru çekerken kendimi oldukça güvende hissettiğimi şaşkınlıkla fark ettim.

İki binanın arasına girdiğimizde durdu ve kolumu bıraktı. Sırtımı duvara vererek diğer elimi tuttuğu koluma götürdüm ve acıdığı için ovuşturdum. “Çekiştirmene gerek yoktu ki,” dedim sitemkâr bir sesle. “Gel desen de gelirdim.”

Kaşları çatılmış, öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Neden öfkeli olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Burada ne işin var?” diye sordu sitemimi kulak ardı ederek. “Hiç tekin bir yerde değilsin.”

Neden sinirlendiğini az çok anlayarak güldüm. Gülüşüme anlam verememiş olacak ki kaşlarını daha da çattı, bir elini beline attı. Gülüyordum çünkü kanımdan olan insanlar bana zarar vermeye çalışırken o, benim için endişelendiğinden öfkeliydi. Sanırım sinirlerim öyle bir bozulmuştu ki mantıklı düşünemiyordum. Gülüşümü de durduramıyordum. Gülüyor olmamalıydım.

Engel olamadığım gülüşüm daha da genişledi. “Üzgünüm,” dedim. “Buraya nasıl geldiğimi ben de anlamadım.”

Göl gibi gözlerine bir şefkat yerleşti. Sanki fazla tepki verdiğini anlamış gibi bir adım geri çekildi, kaşlarını düzeltmeye çalıştı. Bir an için başını eğdiğinde duraksadığını fark ettim. “Ayakların…” dediğinde ne demek istediğini anlayamayarak ayaklarıma baktım.

Can havliyle kaçarken ayakkabı giymediğimi şimdi fark ediyordum. Eteğimin altında kaybolan beyaz çoraplarım asfaltta koşmaktan kapkara olmuştu. Sağ ayağımdaki çorabın köşesi kaçmıştı, utanarak onu diğer ayağımla gizlemeye çalıştım.

“Şey…” dedim utana sıkıla. “Evden aceleyle çıktım da…”

 “Senin dışarı çıktığını hiç görmemiştim daha önce,” dedi. “Tabii okul dışında.”

Başımı salladım. “Bir şeyden… korktum.” Daha fazlasını nasıl açıklayabilirdim, bilmiyordum. “Sonra da kendimi kaçarken buldum.”

Başını, durumu anladığını göstermek istercesine ağır ağır salladı. Ardından beni olduğum yerde bıraktı. Hiçbir şey söylemeden bir hışımla gidişini kaşlarım çatık bir şekilde izledim ama hareket etmedim. Ona neden güvendiğimi bilmiyordum ama içimden bir ses geri döneceğini söylüyordu ve ben o sese inanıyordum.

Birkaç dakika sonra geri geldiğinde elinde ayakkabılar vardı. Eğileceğini hissettiğimde onu durdurmak için atıldım ve elindeki ayakkabıları utanarak aldım. “Teşekkür ederim…” diye fısıldarken ayakkabıları hissettiğim utancın getirdiği bir acelecilikle ayağıma geçirdim. Bana büyüklerdi ama işimi görürlerdi.

Onun beni böyle görmesi, bu hayatta isteyeceğim son şey bile değildi.

Aramızda sessizlik uzayıp gitti. Ona ne diyeceğimi ya da olanları nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Onun yüzü de sorularla doluydu ama hiçbirini sormuyordu.

Midemden gelen güçlü bir gurultu aramızdaki sessizliği doldurdu. Onu susturmak ister gibi karnıma bastırdım. Elbette açtım, kendi pişirdiğim hiçbir şeyden yememiştim. Vaktim olmamıştı ki. Ses, gürültü olur da misafir varken dayak yersem diye korka korka odama gitmiştim.

“Aç mısın?” diye sordu. Sesinden akan şefkat, hiç tatmadığım bir hisle beni kuşatıyor, etrafımı bir battaniye gibi sarıp sarmalıyordu.

Cevap veremedim. Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. O da cevabımı beklemedi zaten. Az önce bıraktığı kolumu bu sefer bileğimden, çok daha yumuşak bir şekilde tuttu ve dar aralıktan girdiğimiz yönün aksine yürümeye başladı. Attığı hızlı adımlara ayak uydurmak için koşar adım ilerlediğimi fark edip etmediğini merak ediyordum. Ama umurumda değildi. Yeniden koşmam gerekse bile umurumda değildi çünkü gözlerimi, bileğimi tutan elinden ayıramıyordum.

Bu, öyle uzun zamandır herhangi birinin bana şiddetten başka bir şey için ilk dokunuşuydu ki elleri sanki bileğimi değil de zihnimi sarıyor gibi hissediyordum.

Birkaç dakika içinde yavaşladı ve durdu. Ona çarpmamak için ben de durdum ve bizi nereye getirdiğine baktım. İki binanın arasından geçerek tamamen farklı, daha işlek bir caddeye çıkmıştık ve önünde bulunduğumuz dükkânın üstünde kocaman bir tabelada ‘DÖNERCİ’ yazıyordu.

Ne yaptığını anlayınca tedirgin olarak elimi elinden çektim. “Ben… Yanımda hiç para yok,” dedim.

“Önemli değil,” derken bileğime tekrar sarıldı. “Ben burada çalışıyorum.”

Başka bir şey söylememe izin vermeden beni dükkânın içine çekiştirdi. Halamlar çarşıdaydı, onlarla karşılaşamazdık. Babam işteydi ve iş yeri çok uzaktı, onunla da karşılaşamazdık. Yani… burada bizi kimsenin görmeyeceğini ancak ümit edebilirdim. Şansıma güvenmek zorundaydım.

Çünkü birinin bizi göreceğini ve akşam dayaktan gebereceğimi bilsem bile onu bırakabileceğimi zannetmiyordum.

Sınıftaki  uzak çocuk. Kapımdan geçen delikanlı. Kitaplarımın asıl sahibi.

Ömrüm boyu hiç konuşmayacağımıza emin olduğum o oğlan.

Şimdi yanı başımdaydı. Elimden tutuyordu. Nasıl bırakabilirdim ki?

Bizi, sanki neden korktuğumu zaten biliyormuş gibi en köşedeki masaya götürdü. Neyse ki dükkânda bizden başka kimse yoktu. Sokağa ve dükkâna arkamı dönerek oturdum ama o oturmadı. “Tavuk mu istersin et mi,” diye sordu. Kaşlarımı çatarak baktım. Dönerin ne olduğunu elbette biliyordum ama nadiren izlediğim televizyondan ve ortaokulda arkadaşlarımdan duyduklarımdan… Daha önce yememiştim.

Sever miydim emin değildim. Tavuk mu et mi sorusunun cevabından da emin değildim, sık yediğim şeyler değildi.

Basitçe omzumu silktim ve boş gözlerle ona baktım. Bana kızmasını bekledim. O benim için bir şeyler yapmaya çalışırken ona hiç yardımcı olmadığım için bağırıp çağırmasını… Ama o, beni anlamış gibi doğruldu ve kasaya gidip “Abim kolay gelsin,” dedi. “Bize iki et döner, iki de ayran ayarlar mısın?”

Ardından geri dönüp yanıma oturdu. Bir süre o hiç konuşmadı, ben de ne söyleyeceğimi bilemedim. Tırnaklarıma, parmaklarıma, masaya, tuzluğa, pul bibere… O konuşana dek ondan başka herhangi bir yere baktım.

“Burada olman…” dedi sonunda. Ona dönüp baktığımda yüzünde sıkıntılı bir ifade gördüm. “Burada olman sorun olacak mı?”

Evdeki durumların ne kadar kötü olduğunu tahmin edemese de kötü olduğunu tahmin ediyordu belli ki. Ona yalan söyleyemezdim. Ona yalan söylemeye içim müsaade etmezdi zaten. Bu yüzden, “Çok fazla vaktim yok,” diyerek dolambaçlı bir cevap verdim.

Filmlerde, dizilerde, okuduğum kitaplarda insanlar yeni tanıştıklarında birbirlerine hoş sorular sorardı. En sevdiğin yer, müzik, film, kişi… gibi. Ya da hayatları hakkında tatlı tatlı sohbet ederdi. Ama o bana, “Neden,” dedi. Hiç çekinmedi üstelik bunu sorarken. “Neden böyleler?” dedi. “Endişelenmeli miyim?” diye sordu tekrar. Benim araya girmeme müsaade etmeden, hızlı hızlı devam etti. “Kitabı pencerenin önüne bırakırken çok endişelendim. Sorun olur diye çok korktum ama aklıma başka bir çare gelmedi. Senden… Senden tamamen habersiz olmaktan nefret ettim ama o pencereyi kullanamazdık artık. Mecburdum. Sorun olmadı değil mi? Sen kitabı oraya geri bırakmayınca…”

Başımı döndüren bir hızda konuştuğunu fark ettiğinde aniden sustu, omuzları çöker gibi oldu. “Pardon,” dedi mahcup bir gülümsemeyle. “Seni bunaltmak gibi bir niyetim yok. Yalnızca… Endişelendim.”

Ona ne diyeceğimi, hangi sorusundan başlayarak cevap vereceğimi ve daha da kötüsü, ne cevap vereceğimi bilemediğim için bir süre öylece oturduk. Ona gerçekleri söyleyemezdim ki. Döneceğim evin gerçeklerinden bahsedemezdim. Gittiğimde yiyeceğim dayaktan eminim, diyemezdim. Her gün olur bu zaten. Bazen ölmeyi beklerim hatta. Ölmek isterim vuruşlarının arasında. Benim yerime başkası yaşasın isterim. Başka bir hayatı. Bu eve hiçbir çocuk doğmasın isterim.

Başımı iki yana salladım. Söyleyebileceğim doğruları seçmeye çalıştım. “O pencere tehlikeli değil,” dedim. “Ama ben bıraktığın kitaptan kopamadım. Bu yüzden geri bırakamadım.”

Yüzü rahatlamayla gevşedi. “Ah,” dedi hoş bir ses tonuyla. “Anladım. Peki… Güvende misin? Bazen… Bazen sesler duyuyorum.”

Kaşlarımı çattım ve öne doğru yaklaştım. Kafa karışıklığımı anlayarak, “Sizin hemen yanınızdaki binada oturuyorum. Hatta sanırım, odam senin odanın hemen yanında.”

İçim koyu bir dumanla dalgalandı. Biri boğazımı sıkıyormuş gibi daraldığımı hissettim. Çoğunlukla dayanırdım ama bazen dayak yerken bağırırdım. Öyle çok canım yanardı ki bağırdığım için daha çok dayak yiyeceğimi bilmeme rağmen sesime engel olamazdım.

Onları duyuyor olmalıydı.

“Ne demek istediğini anlamadım,” derken gözlerine bakamadım. Ama sessizliği, bana gerçekleri bildiğini fısıldadı.

“Tamam,” dedi. “Boş ver bunları. Ben pencerene kitap bırakmaya devam edeceğim.”

Gülümsedim. Gülüşüme bir lütuf, bir mükafatmış gibi bakan gözlerinden gözlerimi ayıramadan gülümsedim genişçe.

“Ne tür okumayı seviyorsun? Sonunda seninle konuşabildiğime inanamıyorum. En çok ne seviyorsan onu getirmeye çalışacağım. Hiç soramadığım için hep çeşit çeşit getirmeye çalışıyordum.”

Az önceki abi dönerlerimizi ve ayranlarımızı masaya bırakırken, “Hepsi,” dedim. “İnan hiç fark etmiyor. Bana yeni dünyalara açılan küçük kapılar getiriyorsun.”

Gülümsedi, ayranımı alıp çalkaladı ve benim için açtıktan sonra sanki bu çok normal bir şeymiş gibi, “Biliyor musun,” dedi. “Çok tatlısın. Düşündüğümden daha tatlısın.”

Ateşin, daha önce hiç tatmadığım bir duyguyla yanaklarıma hücum ettiğini hissettim. Isınan yanaklarımı gizlemek için saçlarımı kulaklarımın arkasından kurtardım ve başımı eğdim. Ona ne diyeceğimi yine bilmiyordum.

Gülüşünü duydum, hemen ardından döneri önüme doğru itti. “Tamam, tamam,” dedi. “Hadi, yemek ye lütfen. Sen aç durdukça benim midem kazınıyor sanki.”

Onunla ilk kez oturup bir şeyler yiyorduk ama bunun son olduğunu biliyordum. Bu hüzünle kalbim sıkışıyordu ama kendimi zorladım ve dönerden bir ısırık aldım.

İlk kez böyle bir şey yiyordum. Yediğim yemekler genellikle sade şeyler olurdu; pilav, makarna, ekmek, en fazla hamur işleri… yanında çok nadiren bir parça tavuk. Ama iki ekmeğin arasında etle içerisindeki sos, domates ve turşu bir anda dilime çarpınca zihnimin içinde bir havai fişek gösterisi varmış gibi gözlerimi kırpıştırdım. Aras bu tepkimi görmedi ya da görmezden geldi ve ben iştahla bir ısırık daha aldım.

Yemek boyunca sessiz kaldık. Ben, kıtlıktan çıkmışım gibi yememek için kendime engel olamıyordum. Aras ise buna müsaade etmek ister gibi sessizce ama benim tam aksime, ağır ağır dönerini yiyor, ayranını içiyor, ara ara caddeyi izliyor ama çoğunlukla bana bakıyordu.

“Of,” dedim yemek bittikten sonra arkama yaslanıp karnımı tutarken. “Asla şikâyet etmiyorum ama sanırım çok yedim.”

Tıka basa yemenin garip bir hazzı vardı. Bir daha tadamayacak olmam ne acıydı.

Bugünden sonra belki de günlerce aç kalacaktım ama olacak olanı geciktirmenin bir anlamı yoktu. Bir an önce yaşanacaklar yaşansın, bugün bitsin gitsin istiyordum. Dayak daha önce yemediğim bir şey değildi, başa çıkabilirdim. Sonra da yatağıma girer, yorganı tepeme kadar çeker, Aras’ın bugün bana ışıl ışıl bakan gözlerini düşünürdüm. Hayatımın sonuna dek o gözleri düşünürdüm belki de. Her şeyle bu sayede başa çıkabilirdim.

“Afiyet olsun,” dedi düşüncelerimi bölerek. “Senin için yapabileceğim başka bir şey varsa lütfen söyle.”

Başımı iki yana salladım. Dışarıda hava kararıyordu. “Eve dönmeliyim.”

Başka bir şey söylemedim ama bu iki kelimelik tek cümle onun gözlerine bir pusun, bir hüznün çöreklenmesine neden oldu. Sanki gitmememin bir yolunu arar gibiydi.

“Eve dönmeseydin,” dedi yumuşacık bir sesle. “Kaçıp gidebilseydin, nereye giderdin?”

Kaçıp gidemezdim. Hayat hakkında, dünya hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Senelerdir eve kapatılan bir paçavradan başka hiçbir şey değildim. Ev berbattı ama ev tanıdıktı, ev güvenliydi.

Yine de sorusunu düşündüm ve boğazımdaki yumruyu yutkundum. “Okulda bir kız vardı. Ayşenur. Her yaz dönüşü Aydın’daki yazlıklarını anlatırdı. Onun anlattığı yerler zihnimde cennet gibi canlanırdı. Sanırım orada olmak isterdim.” Derin, bana neredeyse fiziksel olarak acı çektiren bir nefes aldım. “Ama olamam. Artık gitmeliyim. Bir daha dışarıda görüşemeyiz. Ama kitapların… onlar beni hayata bağlıyor, Aras.” Adını söylemek dilimde tatlı bir tat bıraktı. “Sana her şeyimle teşekkür ederim.”

Bana cevap vermesine izin vermeden kalktım ve koşar adım, dükkândan çıktım. Biraz daha yanında otursaydım onun yanında hissettiğim huzuru, sakinliği, dinginliği hiç bırakamayacağımı biliyordum. Bu yüzden ayrılabildiğim kadar hızla ayrıldım yanından.

Kendimi az önce geçtiğimiz boşluğa attım ve sırtımı duvara yaslayarak birkaç derin nefes aldım. Dolu gözlerimden akan iki küçük damlayı sildim. Korkudan değildi bunlar. Onunla daha çok oturabildiğim, daha uzun konuşabildiğim, gözlerine daha cesurca bakabildiğim bir dünyanın yasına aitti bu gözyaşları.

Kendimi toparladım ve hızlı adımlarla eve yürümeye başladım.

Ne kadar geç gidersem o kadar çok dayak yiyeceğimi biliyordum.

Ev dört duvar ve bir çatıya deniyorsa eve yürüyordum. Ev güvende hissetmekse, ev rahat bir kanepeyse, ev bir aileyse; evim hariç her şeyim olan o lanet kapıya yürüyordum.