Güneş, Ömür’ün ne yapmaya gittiğini bilmeden öylece durmaya devam etti; sol eli tırabzanda, sırtı dik, bal rengi ürkek gözleri Yağız’ın üzerinde. Kendi bedeninden ayrılmış da her şeye, kendisine bile üçüncü biri olarak bakıyormuş gibi hissediyordu. Biraz olsun hazırlıklı olduğu her an, buna karşı koyabilirdi. Gülümseyebilir, iyiymiş gibi davranabilirdi. Ama ne yazık ki Güneş Atay o gün hazırlıksız yakalandığı, çok yabancı bir cephede savaşmaya bırakılmıştı.
Dışındaymış gibi hissettiği bedenine seslenmeye, onu harekete geçirmeye çalıştı. Kendine gel, dedi sakin ama telkin edici bir sesle. Kendine. Kendine gel, sırtını dik tut, başını daha da dik. Fazla sesli olmamasına dikkat ederek, onu böyle aniden görmenin etkisiyle hızlanan kalbini ve gerilen sinirlerini yatıştırmak için derin bir nefes aldı. Gözlerinin dolmasına saniyeler kaldığını biliyordu, bu olmadan önce bir şeyler yapmalıydı. Bedenine dönmeye çalıştı, hareket etmeye, normal davranmaya, herhangi bir şey yapmaya.
Kendini hazırladığında herhangi bir konuda, herhangi bir şeymiş gibi davranabilirdi. Oynamak, mış gibi yapmak onun işiydi. Kendine bile yalan söyleyebilirdi, kendine bile oynayabilirdi. Ama bu çok aniydi, toparlanmak için bir dakikaya, yalnızca bir dakikaya ihtiyacı vardı.
Tam o esnada, onun iç sesini duymuş gibi Destan’ın aniden salona girmesiyle dikkati dağıldı. “Yağız!” dedi kadın kollarını açarak. “Hoş geldin!” Kadın normalde de enerjik ve hareketliydi ama tavırları normalden daha mı abartılıydı? Belki de Güneş’e öyle gelmişti.
Bu on saniyelik selamlaşma belki bir başkası için hiçbir şeydi ama Güneş, istediği zamanı böylece buldu. Başını önüne eğip derin birkaç nefes aldı, sakinleşebileceği kadar sakinleşti ve yüzüne samimi göründüğünü bildiği bir tebessüm yerleştirdi. Bunu Yağız için yapmıyordu. Yağız affedilmediğini, hoş karşılanmadığını zaten biliyordu. Ama Güneş, ortamın profesyonelliğini bozamazdı; bu şekilde değil, bu kadar basit ve önemsiz bir şey için değil. Belki şimdiye dek aklına gelmemişti ama Çimen’di bu, Yağız elbette sık sık etrafta olacaktı. Birkaç güne alışacağına emindi. Yalnızca bugünü atlatsa yeterdi. Sonra hep hazırlıklı olacaktı.
Son basamakları rahat tavırlarla indi, yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, aynı ürkütücü rahatlık ve sakinlikle “Hoş geldin.” dedi. Yağız bir baş selamı ve gülümsemeyle yetindi, yalnız gözleri kadının gözlerinde, dudaklarında ve saçlarında olması gerekenden birkaç saniye daha uzun oyalandı. Kimse fark etmedi. Keşke Güneş de fark etmeseydi.
Güneş, bu anın bir delinin rüyası gibi uzayıp gideceğini, bu anın içerisinde gömülüp bir daha çıkamayacakmış gibi hissedeceğini zannetti ama uzayan sessizliği Can bozdu. Adam merdivenlere yöneldi, sonra bir an duraksadı. Dönüp beklenti dolu gözlerini kadına çevirdi.
“Güneş, aşağı inip oyunu çalışmamız lazım.” Mert’le Yağız’ı işaret ederek, “Siz Ankara’yı konuşacaksınız sanırım?” diye sordu. Yağız başını aşağı yukarı sallayınca Can daha fazla beklemeden arkasını döndü ve elleri ceplerinde merdivenlerden inmeye başladı. Geriye doğru umursamaz bir şekilde seslendi. “Geçen yıl kaldığımız otelden nefret etmiştim. Yalnızca söylüyorum.” Sonra gözden kayboldu.
Güneş de ikiletmeden merdivenlere yöneldi. Bu bir kurtarma operasyonu muydu, yoksa Can’ın aklında sahiden yalnızca oyun mu vardı bilmiyordu ama her neden olursa olsun, Güneş minnettardı.
*
Can ve Güneş’in oyunun üzerinden geçtiği ve içlerine sinmeyen kısımları İpek’le ve diğerleriyle tartışmak için işaretlediği, Mert’in yukarıda Yağız’la konuştuğu ve diğerlerinin de ara sıra aşağı inip Can ve Güneş’e katıldığı, ara sıra yukarı çıkıp Yağız ve Mert’e müdahale ettiği birkaç saatin ardından Mert ellerini ağır ağır çırparak bodruma indi. Herkes dikkatini ona çevirince Mert, son birkaç basamağı inmek yerine yukarıda kaldı. “Artık Kaçak’ı konuşma zamanı.”
Bodrum kat bir anda buz kesti ve soğuk rüzgârlar her yandan esmeye başladı. Güneş, yanında az öncesine kadar rahat bir tavırla oturan Can’ın sırtının aniden dikleştiğini, adamın büsbütün gerildiğini hissetti. Sonra yalnızca onun değil, herkesin üzerinde bir tuhaflık olduğunu fark etti; ama en çok Destan’ın. Neşesinden, rahatlığından ve konuşkanlığından hiçbir şartta ödün vermeyen Destan Lal, sahnenin ucunda oturmuş, donuk gözlerini zemine dikmişti.
Hiç kimseden ses çıkmayınca Mert boğazını temizledi. “Bence…” diye mırıldandı ama konuşmak onun için dahi zormuşçasına bir süre devamını getiremedi. Belki de söyleyeceklerini tekrar düşünüyordu.
“Kaçak çok önemli bir oyun. Adımızı duyurmamızı sağladığı gibi salonlar hala tamamen doluyor. Üstelik itiraf etmek gerekirse benim için de ister istemez özel bir oyun. Ama sanırım profesyonel davranıp Can’ın tavsiyesini deneme taraftarıyım. Baktık olmuyor… Her zaman fikrimizi değiştirebiliriz. Sonsuza dek oynamayacak da değiliz. Yalnızca diğer oyunlara da odaklanabilmek için kısa bir mola olarak düşünelim. Nasıl gidiyor bakalım.” Bir an duraksadı. “Yani benim oyum böyle. Oynamayalım.”
Destan duruşunu hiç bozmadan, gözlerini mıhladığı zeminden hiç kaldırmadan, net ve tartışmaya kapalı sesiyle, “”Kaçak benim vazgeçebileceğim bir oyun değil. Oynayalım.” dedi.
Anıl, köşede karanlıkta kalan sandalyelerden birinde, rahat bir tavırla bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Ortamın soğuğundan ve gerginliğinden etkilenmeyen tek kişi belki de oydu. “Ben başarılı olan bir oyuna neden mola vermemiz gerektiğini anlamıyorum açıkçası. Maceraya gerek yok. Devam edelim.”
İpek, onun hemen ayakucunda, yere attığı minderin üstünde oturuyordu. Anıl’ın aksine ortamdaki herkes gibi ciddi ve gergin bir yüzle etrafa bakıyordu. “Diyecek ek bir şeyim yok. Devam edelim.”
Aralarında hiç öyle bir hava yoktu ama Anıl ve İpek sürekli birlikte oturduğu ve konuştuğu için aralarında bir şey olup olmadığını istemsizce merak etti Güneş. Daha sonra birine sormayı zihnine not etti.
Kısa bir süre sessizlik olunca Mert, Destan’ın arkasında, sahnedeki kıyafetlerin hemen yanında duran Yağmur’a çevirdi bakışlarını. Genç kadın omuzlarını silkti. “Kararsız olsam da ben Can’ın haklı olabileceğini düşünüyorum. Her yıl aynı oyuna takılıp kalıyoruz. Bazen önünüze bakmanız gerekir arkadaşlar. Zor da olsa.”
Ömür, cevap vermeden önce uzunca bir süre Destan’a baktı. Böyle düşünmek istemiyordu ama Yağmur haklıydı. Bu oyun geriye takılıp kalmalarına neden oluyordu. Birçok yarayı kanatıyordu ve birini cezalandırıyordu. Sahnede türlü başarılar yakalıyor olabilirdi ama Kaçak’sızlığın bu insanlara bir şekilde iyi geleceğini içten içe biliyordu.
Bunun Destan için nasıl bir yara olduğunu iyi biliyordu, bu yüzden cevabını vermeden önce biricik dostuna içinden kocaman sarıldı. Onu kanatan insanlardan biri olmaktan nefret ede ede doğru olduğuna inandığı şeyi yaptı. “Bence de oynamasak daha iyi. İpek’in bir sürü yeni oyunu var, biz de gelişiyoruz. Artık adımızı daha fazla insan biliyor. Böylece yeni oyunlar daha çok ön plana çıkar.”
Güneş, içinden oyları sayarken başların kendisine döndüğünü hissetti. Kendini cesaretsiz, küçük bir kız gibi hissediyordu. Bir yıl önce, sırf insanların gözünde terk edilmiş biri olmamak için nikâh salonunun arka kapısından koşarak çıkmıştı. Şimdi burada nasıl duruyordu? Buraya kadar gelmesini bile Yağız sağlamıştı. Lisedeyken sahne korkusunu onun sayesinde yenmiş, Çimen’le onun sayesinde iletişime geçmişti. Şimdi bile, Yağız kapısına dek gelmiş, onun yerine Mert’le konuştuğunu söylemişti. Güneş, cesaretsizdi. Kolunda derman yoktu, ne güçlü hissediyordu ne de özgür. Sabahları yataktan güçlükle kalkıyordu, çoğu gece ağlıyordu. Ama bu insanlar onun fikrine önem veriyordu. Gözünün içine bakışlarında belliydi bu, kesin ve net tavrına rağmen Destan bile Güneş’in gözünün içine bakıyordu. Kimin tarafını tutacağını ya da fikrinin ne olacağını merak ettiği için değil, Kaçak hakkındaki fikirlerini öğrenmek için. O fikirlere değer vereceği için. Onların gözlerinde gördüğü bu düşünce, kadına cesaret verdi ve Güneş, doğruyu söyledi.
“Kaçak en sevdiğim oyununuz. Doğrusu bir süre ne zaman canım sıkkın olsa oyuna bilet alıp izlemişimdir. Kaç kere izlediğimi sorun, hatırlamıyorum. İzlemediğim oyununuz yok ve bir izleyici gözüyle en iyisi Kaçak. Neden bilmiyorum, profesyonel bir eleştiri getiremem ama öyle. Bu yüzden Kaçak’ı bırakmamamız gerektiğini söylemeyi çok isterdim. Ama sırtınızı dayadığınız bu kadar iyi bir oyununuz olduğu sürece diğerleriyle daha az ilgilenmeniz de gayet olası.” Derin bir nefes aldı. “Sonuç olarak, bence de bir mola vermeyi deneyelim. Diğer oyunlara daha çok çalışalım ve yenileri mükemmelleştirelim. Bakalım, ne oluyor. İleride fikrimizi değiştirmemek için… Diğer oyunlar da istediğimiz hale geldiği zaman Kaçak’ı tekrar sahneye almamak için hiçbir sebebimiz yok.”
Bir an sessizlik oldu ve bu sessizlikte Güneş insanların yüzündeki şaşkınlığı gördü. Belki ilk kez böyle çok konuşmuş olmasındandı, belki oynamayalım demiş olmasındandı, belki başka bir şeyden. Ama başını Can’a çevirince onun gözlerinde başka bir şey gördü, ‘ben biliyordum’ der gibi bakıyordu, sanki bir çeşit gururla. Bir babanın kızına, bir abinin kardeşine bakışındaki gururdu gözlerindeki. Bu bakışı lisede oynadığı ilk oyunun sonunda Dünya ve Cihan’ın gözlerinde görmüştü. O kadar benziyordu ki kendini yine bir an o sahnede, ilk kez oynadığı salonda gibi hissetti.
Sonra Mert basamakları hızlıca indi, bu ağır havayı dağıtmak için ellerini çırparak “Madem öyle, işe koyulalım,” diyerek ellerini beline yerleştirdi ve yapılacakları, oyunların eksiklerini ve Yağız’la konuştuklarını gür sesiyle özetlemeye başladı.
Ağustos 2017
Mert, ömrünce hiç bu kadar yaza benzemeyen bir yaz yaşamamıştı. Güneş tepede parlarken yağmurlar ve karlar yağdığına, fırtınalar koptuğuna yemin edebilirdi. Oysa pencereden baktığında gördüğü tek şey güneş ışıklarıydı. Sokaklar süt limandı. Küçük çocuklar neşeli gözlerle ve yüzlerle yürüyor, ellerindeki dondurmaları yalıyor, koşup oynuyordu. Sıradan bir yaz olmalıydı.
Keşke sıradan bir yaz olsaydı.
Bu hayatta hiçbir zaman önceliği kendisine verebilen biri olmamıştı. Evin büyük abisiydi; iki erkek, iki de kız kardeşi vardı. Ne olursa olsun kendi canından önce onların canının yanıp yanmadığını kontrol etmek zorundaydı. Kimse ona buna mecbur olduğunu söylememişti ama Mert bir şekilde buna mecbur kalmıştı. Artık kendi canını hissedemeyinceye dek başkalarının canını önemser olmuştu. Annesi için, hep babası vardı. Babası içinse hep annesi. Birbirlerine çok âşık her çiftin çocuğu böyle biraz ihmal edilir miydi? Bir ebeveynin önceliği çocuğu olmalıyken eşi olduğunda, çocuklar hep böyle bir yerinden yaralı olur muydu?
Karanlık havaya ve gökte parlayan aya, önünde durduğu pencereden kederli gözlerle bakıyordu. Mavi gözleri, dolmamak için çabalıyordu. İstediği zaman ağlayabilirdi, bu onun için çocuk oyuncağıydı. En neşeli gününde insanları kahırdan öldüğüne inandırabilirdi. Ama ömrünce tatmadığı bu kederin var olmadığına kendini ya da insanları nasıl ikna edebilirdi, hiçbir fikri yoktu. Bu kederi nereye saklasa kimse fark etmezdi? Bu kederi nereye gömse insanlar üstüne çiçek bırakma gereği görmezdi?
Arkasını dönmesi gerektiğini biliyordu. Destan’ın ona ihtiyacı olduğunu biliyordu. Sessiz hıçkırıklarını duyuyordu. Bazı geceler böyle olurdu. Her gece değil. Artık ilk zamanki gibi değildi. Artık, insanlara iyi olduğunu söyleyebilecek ve yalandan tebessüm edebilecek kadar iyi olduğunu biliyordu genç kadının. Ama bazı geceler işte böyle olurdu. Bir yaz akşamında, doğaya hiç uymayan bir şekilde bulutlarda saklanıp aniden kopan bir fırtına gibi; bazı geceler böyle mahvolurdu. Hüznü hangi sandığa kapadıysa o sandığın kilidini zorlayıp kaçmak için canla başla savaşırdı. Kazanırdı.
Saatlerdir konuşmayan kadının titrek sesini duydu. “Mert, neden… Neden ya? Sen bir şey söyle, sen bilirsin her şeyi. Neden?” Onun ağlamaktan tizleşmiş sesi, Mert’in zaten uçurumun kenarında olan gözlerinin dolmasına yol açtı. Mavi gözleri kimse görmeden karanlıkla bir an için parladı. Sonra genç adam, hayatı boyunca hep yaptığı gibi kendi canını aldı, kendinin dahi görmeyeceği bir yere kaldırdı. Döndü, salonun ortasında, halının üstünde oturan genç kadının yanına oturup kadını kollarının arasına aldı. “Bunu maalesef bilmiyorum, canım. Ama geçecek. Bunu biliyorum.”
Hıçkırıkları bir süre daha devam etti. Mert, kadının sırtını sıvazladı ve başka hiçbir şey söylemeden fırtınanın dinmesini bekledi. Destan ağladıkça ağladı. Önce nedenini sordu, sonra başını göğe kaldırıp “Lütfen,” diye yalvardı. “Lütfen, lütfen. Yapamıyorum, ne olur. Daha çok istediğim başka hiçbir şeyim olmadı, lütfen. Mert lütfen, ne olursun ya…”
Destan grubun annesiydi. Mert’in, bir şeyi beceremediğinde gittiği ilk kişiydi. Çimen’e katılmayı kabul ettiği günden beri Mert’in hayatındaki iki üç arkadaşından biriydi. Dağ gibiydi, koca bir volkan gibiydi. Güçlüydü, öyle kolay yıkılmazdı.
Onun böyle yıkıldığını görmek, belki de en çok bu yüzden zordu. Kendi annesinin yıkılışını görmekten farksızdı.
Hıçkırıkları dindiğinde Destan hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı ve salonun diğer ucundaki kitaplığa yürüdü. Sonra elinde siyah bir dosyayla döndü, elindekileri fevri bir hareketle zemine fırlattı. İçindeki kâğıtlar yarı dağılırken Mert’in şaşkın bakışları arasında küskün, yorgun, kısık bir sesle konuştu.
“Bir oyun yazdım. Ama toparlayamadım. Sen toparlarsın.”
Başka hiçbir şey söylemeden odasına gitti ve battaniyenin altına girdi.
Mert’in ilk kez bir konuda yanıldığını biliyordu.
Bu acının hiç geçmeyeceğini biliyordu.
*
Kaçak’ı yeniden ne zaman oynayabileceklerine dair tahminlerde bulunup olası tarihleri Yağmur’un özenle tuttuğu ajandasına yazmış; Elma Şekeri, Kayıp, Saçlarına Gelincikler ve Yıldızları Yakalamak için metinlerin üzerinden geçmiş, provalar için takvim çıkarmışlardı. Bu süreçten Güneş’in anladığı kadarıyla Yağmur, küçük Mert gibiydi. Mert, nasıl ki herkesi toparlıyorduysa Yağmur da küçük planları ve organizasyonları yapıyor; hepsini elindeki küçük, yeşil kaplı deftere özenle işliyordu.
Üzerinde en çok çalışacakları oyun, Can’la Güneş’in oynayacağı Saçlarına Gelincikler için akla gelebilecek şeyi konuşmuşlardı; diğer karakterleri kimler oynayabilirdi, prova takvimi nasıl olacaktı, kostümler nasıl olmalıydı ve ilk ne zaman sahne almalıydı. Bir süre okuma yapmış, var olan diğer küçük karakterlere şimdilik karar verememişlerdi.
Öğle yemeğini söyledikleri pizzayla, çalışırken yemişlerdi. Saat sekize geliyordu ama kimse şikâyetçi görünmüyordu. Destan işe koyuldukları birkaç saatin ardından omzuna dökülen saçlarını tepeden toplayıp kocaman, beyaz çerçeveli gözlüklerini takmıştı. Hepsinin kıyafetleri oturup kalkmaktan kırış kırış görünüyordu. Tüm bunlara rağmen kimse yorgun görünmüyordu. Güneş, tüm bunları zihninden geçirirken İpek’in hafif çatlamış sesini duyunca fikrini değiştirdi. Belli ki bu insanlar da tıpkı Güneş gibi, bir şeyleri gizlemekte ustaydı.
“Arkadaşlar, devam ediyorsak yukarı çıkıyorum ve eşofmanlarımı giyiyorum. Kot pantolonla durma saatlerimi resmi olarak geçtik.” Bir yandan kol saatini işaret ediyordu. Güneş saatine baktı, tam sekizdi.
Mert, “Sanırım bitirsek daha iyi.” derken başını elindeki tekstten kaldırmadan işaretleme yapmaya devam etti. “İkinci günden abartıp Güneş’i korkutmayalım.” Sesinde eğlenen bir ton vardı. Sonra ciddileşerek ayağa kalktı, elindeki teksti hemen yanındaki sandalyeye bırakıp ellerini beline koydu. Gömleğinin kollarını dirseklerine dek kıvırmıştı, saçı başı da biraz dağılmıştı. “Bu yıl yemekler benden.” dedi sonra. Bunu bir sessizlik takip etti.
Hemen ardından Güneş’in irkilmesine neden olan bir karmaşa.
Can hızla ayaklandı. “Geçen yıl da sen ısmarlamıştın.”
Ömür, neredeyse aynı anda, “Bu yıl benim ısmarlayacağımı kararlaştırmıştık.” diye itiraz etti.
“Hayır,” dedi Mert, yüzünde bir ciddiyetle. Ama Güneş sesinde yine o muzır ton olduğuna emindi. “Seneye sen daha hızlı ol da sen ısmarla, demiştim. Hatırladın mı?”
Destan yerde oturuyordu, arkasındaki duvara yaslanıp bağdaş kurmuştu. İstifini hiç bozmadı. “Biriniz Güneş’e olayı açıklasın. Ayrıca siz artık bu garip alışkanlığı bıraksanız nasıl olur? Artık çocuk değiliz.”
Kimseden ses çıkmayınca Destan oflayarak Güneş’e döndü. “Efsanelere göre,” diye başladı, dalga geçercesine. “Çimen’i kurdukları ilk yıl, yani sadece Ömür, Can, Mert ve ben varken Can’la Mert bir konuda iddiaya girmişler. İddiayı kaybeden hepimize dönemin açılış yemeğini ısmarlayacakmış. İddiayı Mert kaybetmiş ve o yıl hepimize yemek ısmarladı. Ama sonra bu böyle devam etti. Her yıl tatilden döndüğümüzde birisi aniden ‘Bu yıl yemekler benden!’ diye tutturuyor. Ama Can ve Mert bu konuda o kadar hızlı ki şu ana dek sadece Ömür ve ben birer kez bu şerefe nail olabildik. Üstelik” dedikten sonra gözlerinden ateş saçarcasına Mert ve Can’a baktı. “Hala baştaki iddianın ne olduğunu da öğrenemedik.”
“Başta mevzu iddiaydı.” Mert kabul edercesine başını salladı. “Ama artık mevzunun hız meselesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Var mı benden önce yemeği hatırlayan? Yok. Konu kapanmıştır. Yarın 8 buçukta görüşürüz.”
Böylece hepsine el sallayıp merdivenleri tırmandı. Güneş göremedi ama Mert’in basamakları çıkarken güldüğüne yemin edebilirdi.
*
