2 – Beyaz Ev

Haziran, 2016

Aydınlık ve sıcacık bir günde, Güneş’in içi de tıpkı mevsim gibi kıpır kıpırdı. Yağız’ın avucundaki elini sıkıca tuttuğunu hissedebiliyordu ve bu, ona her zamankinden daha çok güç veriyordu.

Dış cephesi beyaza boyalı olan, küçük bir bahçenin içerisine inşa edilmiş evin kapısında bir süre hiç konuşmadan beklediler. Güneş, o kısacık sürede yıllardır hayal ettiği her şeyi düşündü; sahneleri, tiyatroyu, kurguları ve replikleri. Koltuklarda oturan onlarca, belki yüzlerce insanı… Görülmeyi, bilinmeyi, kendin olmadan dahi anlaşılmayı… Anlatmayı. Ama en çok da anlatmayı… Kalbi gözünün önüne gelenlerin hayaliyle sıkıştı durdu. Sonunda Yağız, “Sen hazır olunca.” diye fısıldadığında küçük hayal dünyasını terk etti ve gerçekliğe döndü.

Güneş derin bir nefes alıp, “Burada olduğumuza inanamıyorum.” diye fısıldadı. Yüksek sesle konuşursa bu güzel gerçekliği ürkütüp kaçırabilirmiş gibi bir korku vardı içinde. Yıllardır birçok ekipte yer almış, birçok küçük sahnede oynamış ve daha fazlasını ummaya hiç cüret edememişken şimdi buradaydı. En sevdiği tiyatro grubu onunla görüşmek istemişti. Bu bir rüya olmalıydı. Aksi mümkün değildi.

Biraz daha düşünürse kaçıp gitmekten korkuyormuş gibi hızlıca zile basıp geri çekildi. Yağız’ın elini bıraktı, üstüne hızlıca çeki düzen verdi.

Kapıyı genç bir kadın neşe içinde, gülerek ve sanki kapıyı açışıyla bile Güneş’i kucaklayarak açtı. Sıcacık bakan mavi gözleri, dalgalarla dökülen uzun sarı saçları ve kocaman pembe gülüşüyle bir kulenin prensesi gibi görünse de üzerinde sıradan kıyafetler vardı; koyu renk bir kot ve açık mavi bir bluz. Bluzun üzerinden göğsüne uzun, gümüş renk kolyeler dökülüyordu. Saçlarında gümüş saç küpeleri parlıyordu. Uzun, rengârenk küpeleri sallanıyordu. Dünyanın tüm renklerini ve neşesini içine sığdırmış gibi görünüyordu.

“Hoş geldiniz!” diye şakıdı kadın, eski bir dostunu görmüş gibi samimi ve içten.

Kapının önünden çekilip Güneş’le Yağız’a yol açtı. “Biz de sizi bekliyorduk. Geçin, geçin. Sağdan ilk kapı… Evet. Hoş geldin Yağız, nasılsın?” Kadın, Yağız’a hafifçe sarıldıktan sonra, bahsettiği sağdaki ilk kapıya ulaşamadan Güneş’e de sarıldı. “Güneş, değil mi? Ben de Destan. Çok memnun oldum. Kusura bakmayın, kapıda kaldınız. Geçin, geçin!”

Hep böyle çok mu konuşuyordu, yoksa Destan da kendisi kadar heyecanlıydı da o yüzden mi böyle tez canlıydı bilmiyordu ama onun bu samimi tavrı Güneş’te şüphesiz iyi duygular uyandırıyordu. Güneş gülümseyerek, “Ben de çok memnun oldum.” dedi. Sesi titremeyince kendine güveni biraz daha yerine geldi ve Yağız’ın hemen ardından, sağdaki ilk kapıdan geçti.

Kapı büyükçe bir salona açılıyordu, solda koltuk takımı ve televizyon, sağda eski, koyu ahşap bir yemek masası, üzerinde hazır bir sofra vardı. Masanın etrafındaki sandalyeler birbiriyle uyumsuz ve farklı farklıydı.

Daha fazla incelemeye fırsat bulamadı, Yağız’ın sesi dikkatini dağıttı. “Millet, Güneş. Güneş… Eh, millet. Destan’la zaten tanıştın.” Ardından sırasıyla, göstererek saymaya başladı. “Yağmur, İpek, Anıl, Can, Ömür, Mert.”

Kimi gülümsüyor, kimi “Memnun olduk!” diye mırıldanıyordu ki içlerinden biri, Yağız’ın Mert olduğunu söylediği adam, herkesi bölerek iki elini havaya kaldırdı. “Tamam, tamam! Önce bir oturalım. Karmaşa son bulsun. Güneş, oturmaz mısın?”

Güneş, içinden ona minnet ederek boş yerlerden birine oturdu. Onunla birlikte kalan herkes de koltuklara yerleşince bir an için patlak veren karmaşa Mert’in de talep ettiği gibi son buldu. Güneş’in bir yanına Destan oturmuştu, diğer yanındaysa Yağız vardı.

Oluşan minik sessizlikte Güneş, hepsinin yüzüne tek tek bakma fırsatı buldu. İsimlerini aklında tutmak zor değildi çünkü herkesi zaten uzaktan biliyordu. Yakından ilk kez görüyordu, hepsi bu. Onları sahnede defalarca görmüştü; elbette sahnede, o ışıkların ve kostümlerin altında bambaşka görünüyorlardı ama Güneş yine de hepsini de çok eskiden beri tanıyormuş gibi hissetti.

Mert, tekli koltukta oturuyor ve kocaman cüssesiyle odanın yarısını kaplıyormuş gibi hissettiriyordu. Geniş omuzları ve belki de bir doksanı geçkin boyuyla odadaki herkesten kalıplı ve büyük hissettiriyordu. Sarıya dönük kumral saçları, masmavi gözleri ve biçimli yüzüyle Destan’ın erkek kardeşi gibi görünse de Güneş, ikisinin hiçbir akrabalık bağı olmadığını biliyordu.

Onun hemen solundaki üçlü koltukta Can, Ömür ve İpek yan yanaydı. Can, Mert’in tam aksi gibiydi. Boyu çok daha kısaydı ve bedeni öyle incecikti ki sıska gövdesi tişörtünün içinde kaybolup gidiyordu. Simsiyah saçları asker tıraşıyla kısacıktı. Küçük gözleri, varla yok arası kaşları, büyük dudakları, basık elmacık kemikleri ve yanık teniyle egzotik bir görünümü olsa da Mert gibi standart güzellik algısına uymadığı da bir gerçekti.

Ömür, Güneş’in en sevdiği oyun olan Kaçak’ın başrolüydü. Güneş şimdi burada, onunla karşılıklı oturuyor olmasa dahi onun kısa kesilmiş kahverengi saçlarını, bir gölü andıran yeşil gözlerini, kirli sakalının altındaki sert ve gergin yüz hatlarını, çıkık elmacık kemiklerini, küçük ama biçimsiz burnunu, her an çatılmaya müsait görünen kaşlarını ve düz bir çizgi halinde tuttuğu dudaklarını tarif edebilirdi.

Öte yandan İpek, bu ikilinin karanlık ve sert havasını duru ve sakin haliyle yumuşatmak için orada gibiydi. Siyah, uzun dümdüz saçları, aynı renk gözleri, Güneş odaya girdiğinden beri yüzünde olan minik tebessümü ve rahat yüz hatlarıyla etrafına yaydığı garip bir huzur hissi vardı.

Anıl ve Yağmur’sa Mert’in diğer yanındaki ikili koltukta oturuyordu. Anıl’ın esmer tenini, büyük kahverengi gözlerini ve aynı renk saçlarını oyunlardan biliyordu ama Güneş, Yağmur’u ilk kez görüyordu. Omzunda biten küt, kıvırcık kumral saçları, açık teni ve koyu renk gözleriyle gülümsüyordu. Minyon bir tipi vardı ve ekipteki en küçük insan gibi görünüyordu.

Mert gülümseyerek öne eğildi ve Güneş insanları incelemeyi bırakıp Mert’e odaklandı.

“Geldiğin için teşekkürler Güneş. Aslında seni ayağımıza çağırmış gibi olmak istemedik ama Yağız burayı görmekten mutluluk duyacağını söyledi.”

“Ne demek.” derken onun gibi hafifçe öne eğildi Güneş. “Sizin oyunlarınızı gerçekten çok seviyorum. Çalıştığınız yerlerden birini görmek benim için elbette büyük bir mutluluk.”

“İstanbul’daysak genelde burada çalışıyoruz.” dedi Mert. “Bir evde olmak rahat oluyor.” Bir an sessizlikten sonra, söyleyeceklerini daha fazla geciktiremiyormuş gibi aniden konuşmaya başladı.

“Sanırım Yağız anlatmıştır. Ama bir kere de benden duymanı isterim. Can ve Yağız Ankara’dan arkadaşlar. Oyunun için fazladan bileti olunca Can’a sormuş. Can da vakti olan varsa birlikte değişik bir şeyler izleyelim dedi. Ben de açıkçası hiç istemeyerek tamam, dedim. Oyunun güzel olacağını hiç sanmıyordum. Doğrusu oyun sahiden de berbattı. Grup çok amatördü. Ama sen…” Kendine engel olamayıp hafifçe güldü. “Harikaydın. Son sahnende o kadar etkilendik ki Can bir sonraki oyun için herkese hemen bilet aldı. Can, Yağız’la konuşup seni tanıyıp tanımadığını sormayı o kadar çok istiyordu ki herkes seni izleyip fikrini belirtene dek sabretmesi sahiden çok zor oldu.”

“Tabii sonra,” diye aniden lafa atıldı Can. Çelimsiz vücudu ve üçe vurulmuş saçlarıyla hepsinden genç görünmesi gerekirdi ama yüzündeki çizgiler, bazen gençliğin yaşla hiçbir ilintisi bulunmadığını kanıtlar gibiydi. “Yağız ‘Tabii tanıyorum. Kendisi sevgilim olur.‘ deyince ne kadar şaşırdık, tahmin edemezsin.” Bir an nefeslenip bir fizik kanunundan bahseder gibi, “Harika bir oyuncusun.” dedi. Belli ki Can’ın zihninde bu, öznel değil nesnel bir gerçekti.

Lafı tekrar Mert alınca gözlerini Can’dan Mert’e çevirdi Güneş. “O grupla yalnızca bir seferliğine çalıştığını söyledi Yağız. Çocuklara yardımla alakalı bir şeylermiş. Normalde oyunculuk yapmıyormuşsun.”

“Ben…” Güneş, sonunda bir şeyler söylemeye başlayınca odadaki ilginin aniden yükseldiğini hissetti. “Hiç oyunculuk dersi almadım. Bu şekilde birkaç oyunda yer aldım ama… Tiyatroyu çok seviyorum. Sizin bütün oyunlarınızı da izledim. Ama doğrusu, bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Sizin için de benim için de zor bir süreç olabilir.”

“Elbette.” diye yanıtladı Mert. “Ama biz de zaten yalnızca deneyelim diyoruz. Bir yılı nasıl geçirdiğimizi dinle, neler yaptığımızı anlatalım detaylıca. Uygun olursa bir süre deneriz. Örneğin şu an, bir ay kadar İstanbul’dayız. Ardından Ankara’ya gideceğiz. Anlaşırsak burada olduğumuz süre boyunca çalışır, deneriz. Elbette senin hoşuna gitmeyecek şeyler olabilir. Bizim de olabilir. Duruma göre konuşuruz, vazgeçmek istersen bu süre içerisinde vazgeçebilirsin.”

Güneş, etrafındakileri algılayamıyormuş gibi hissediyordu. Oyunculuğa ve sahnelere hep âşık olmuştu ama bunun hayalini kurmaya dahi cüret edememişti, ne konservatuara gitmişti ne de elle tutulur bir tecrübesi vardı. Oysa bu insanlar… Ona iş teklif ediyorlardı. Doğrusu büyük bir grup değillerdi ama Güneş, onların oyunlarından birini her izlediğinde insanların kıymet bilmediğini düşünürdü.

Yağız’ın yanında kıpırdandığını hissetti. Onunla konuşmadan elbette bir şey söyleyemezdi. Bu teklifin gelme ihtimalini hiç konuşmamışlardı, ikisi de bir türlü cesaret edememişti.

“Ben bunu biraz düşünsem, öyle konuşsak olur mu?” dedi Güneş sonunda. Küçük kalbine heveslenmemesi için telkin verse de hemen buradan çıkmak ve Yağız’la konuşmak istiyordu. Yılların verdiği alışkanlıkla her nasılsa onun yanında rahatsız oturduğunun farkındaydı, sanki gerilmişti. Oysa Güneş’in onun desteğine ihtiyacı vardı.

“Tamam, öyleyse!” derken ellerini çırpıp ayaklandı Destan. “Bu kadar ciddi konuşma yeter! Herkes masaya. Evime gelen misafirleri asla yemek yemeden yollamam!”

Destan’ın neşeli sesiyle herkes ayaklandı, kadının sanki yalnızca sesiyle bile insanları neşelendirmek gibi bir yeteneği vardı.

O evden saatlerce çıkamayacaklardı, Güneş’in etrafı kahkahalar, koyu muhabbetler, neşeli insanlar ve sahici dostlarla sarılı olacaktı. Kendisini orada, her nasılsa, aralarında ilk kez bulunduğu bu insanların yanında evindeymiş gibi hissedecekti. Ömür’ün sessiz tavrını, Mert’in ciddi halini, Can’ın çocukluklarını, Destan’ın anaçlığını… Herkesi, dünyaya geldiği andan itibaren yapması gereken hep buymuş gibi daha ilk günden çok sevecekti.

Akşam o evden çıkıp sokak boyunca sessizce yürüdükten sonra Yağız, “Sanırım kabul etmek istiyorsun.” diyecekti ve Güneş, yıllardır her şeyini paylaştığı bu adamın sesindeki hoşnutsuzluğu elbette sezecekti.

“Bir sorun mu var?”

“Sorun değil ama… Hepsi çok iyi insanlar. Onların oyunlarını benim de ne kadar çok sevdiğimi bilirsin. Ama yılın büyük bir kısmını şehir dışında geçiriyorlar. Bu şekilde… Bir hayat kurabilir miyiz sahiden bilmiyorum.”

Bir an duracaktı, onunla birlikte Güneş de duracaktı. Sonra Yağız Güneş’in avucundaki elini hafifçe sıkıp gülümsemeye çalışacaktı. “Hayallerini gerçekleştirmeni çok istiyorum. Ama doğrusu bu mu? Açıkçası emin değilim. Tabii, karar senin elbette.”

Karar, Güneş’e ait olmayacaktı.

*

Eylül, 2018

Gün, eski bir haziranı hatırlatır gibi eylüle inat aydınlık ve sıcacıktı. Gökyüzünde hiç bulut yoktu ve havanın sıcaklığı, heyecandan avuç içleri dahi terlemiş olan Güneş’e pek de yardımcı olmuyordu.

Beyaz evin önünde durup bir süre öylece ufak bahçeyi ve evin dış cephesini inceledi. Geçen birkaç yıl, iki katlı küçük evden hiçbir şey alıp götürmemiş gibiydi. Sanki birazdan içeri girdiğinde, Çimen’deki herkesi bir zamanlar nasıl tanıdıysa öyle bulacaktı.

Bahçenin ortasında ne kadar dikilirse dikilsin kendini hazır hissetmeyeceğini bilerek ve bu kez yalnız olduğunu düşünmemeye çalışarak kapıya yürüdü. Acelesi varmışçasına zile bastı, durup düşünürse tereddüt etmekten korkuyordu.

İçeriden hızla yaklaşan adım seslerini duydu, birkaç takırtı ve sonra kapı, onu buyur edercesine geriye doğru hızlıca açıldı. Karşısında yine Destan vardı. “Hoş geldin.”

Güneş, içeri girmeden önce elinde olmadan duraksadı. Kapıyı yıllar önce olduğu gibi yine Destan açmıştı açmasına ama onun birkaç yıl önceki hali daha dün gibi gözlerinin önündeydi. Neşeli yüzü, sade makyajı, omuzlarından aşağı özgürce inen ve neredeyse parlayan saçları… Şimdi, Destan yine gülüyordu ama yüzünde bir yorgunluk vardı, yıllar ona, Güneş’in adını bir türlü koyamadığı bir şey yapmıştı. Yüzünde hiç makyaj yoktu, boynundaki ve kulaklarındaki neşeli takıları da eksikti. Saçlarını dağınık bir topuza tamamen hapsetmişti.

Elinde olmadan şaşırdı, duraksadı ama hemen dikkatini toplayıp eve girdi. Destan’ın yönlendirmesiyle yolunu bildiği salona geçti. Aynı insanlar, ne eksik ne fazla onu bekliyordu. Bu yüzden bu odadan yalnızca bir anlığına çıkıp geri dönmüş gibi hissediyordu.

İnsanların karşılama sözcükleri birbirine karışırken bir yandan içinden herkesin ismini tekrarladı, bir yandan da hepsiyle tokalaştı. Tokalaştığı herkese “Hoş buldum,” deyip duruyordu. Bu merhabalaşma merasimleri, Güneş’in en rahat ettiği ortamlarda bile en sevmediği kısımdı, bu yüzden tüm karmaşa bitip de herkes koltuklara yerleşince rahat bir nefes aldı.

Oluşan kısa sessizlikte avuç içlerini pantolonuna bastırıp sessiz bir derin nefes alarak heyecanını derinlere bir yere gömmeye çalıştı. Bu kez yanında Yağız yoktu; onun verdiği o güven de. Kalbine sessiz olması için yalvarırken, Mert onun dikkatini çekerek konuşmaya başladı.

“Geldiğin için gerçekten çok mutluyuz. Nasılsın?”

Elinden geldiğince gülümseyerek, “İyiyim, teşekkürler.” dedi. “Ben de burada olduğum için çok mutluyum.”

“Aslında nereden başlasam gerçekten bilemiyorum. Konuşalı çok uzun zaman oldu elbette ama o zamandan bu zamana değişen hiçbir şey yok. Hâlâ seni aramızda görmeyi çok istiyoruz. Ve hâlâ aynı şekilde çalışıyoruz. Genelde İstanbul’da veya Ankara’da oluyoruz. Onun dışında da yapabilirsek turneye çıkıyoruz. Çoğu zaman bir şekilde denkleştiriyoruz, turneye çıkmadığımız yıl pek olmuyor. Geçen sefer söylediğim gibi istersen buradayken bir süre deneriz. Uyum sağlayabiliyor muyuz?..”

Cümlesini tam olarak bitirmeden susunca Güneş ne söylese bilemedi. Gergin sessizliği Destan bozdu. “Konuşmaya öyle hızlı başladın ki kızın dili tutuldu.”

Hızlıca, sessizliğinin Mert’le hiçbir ilgisi olmadığını hemen netleştirmek istercesine, “Hayır, o yüzden değil.” dedi Güneş. “Yalnızca… Sizinle konuştuğumuz zamandan bu yana hiçbir yerde oyunculuk yapmadım. Deneyimim çok az. Bir insan iş görüşmesinde böyle konuşmamalı elbette, biliyorum ama… Beni aranıza istiyor olmanıza hâlâ şaşırıyorum.”

Mert usulca gülümsedi. “Bu gruptaki herkes bir zamanlar deneyimsizdi. İlk oyunumuzda hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu. Deneyimli olduğumuz işleri yapsaydık çoğumuz burada olamazdık.” Bir an sustu ve Güneş, onun yüzünden bir anlığına gelip geçen ifadeyi çözemedi. Gözlerini neredeyse hiç kırpmadan bakıyor olmasaydı belki de görmezdi.

Onun cesaret veren sözlerini bir süre sessizlik içinde düşündü. Oluşan sessizlik gergin bir sessizlik değildi ama havada bir bekleyiş vardı. Ömür, Destan ve Anıl bir koltukta yan yana oturuyordu; duruşları bile neredeyse aynıydı. Üçü de hafifçe öne eğilmiş, dirseklerini dizlerine dayamış, gözünün içine bakıyordu. Yağmur ve İpek yan yana bir duvara yaslanmışlardı, onlar da ifadesiz bir yüzle Güneş’i izliyordu. Can, Mert’in hemen yanında oturuyordu; Güneş’in karşısında. Halıyı izliyordu ama her nasılsa Güneş, derin bir nefes alsa Can’ın bunu dahi duyabileceğini hissetti.

Çimen’in hayatına girdiği günü çok iyi hatırlıyordu. Bir okul çıkışıydı. Tiyatroya yürürlerken Yağız, gruptan ve bu oyunu nasıl da sevdiğinden bahsediyordu. Okuldan yeni çıktıkları için yorgun hissediyordu ama Yağız’la çıkmaya yeni yeni başlamışlardı, o gün o oyunu izlemeyi reddetmemesinin tek nedeni belki de buydu.

Çok da heves etmeden girdiği tiyatro salonundan iki gözü iki çeşme çıkmıştı. Yağız onun sulu gözlü haline gülmemeye çalışırken Güneş nefeslenmek için binanın bahçesindeki bir banka oturmuştu ve Yağız Güneş’in elini ilk kez tutmuştu. O günden sonra aynı oyunu defalarca izlemişti. Mutlu olduğunda, mutsuz olduğunda, zihhini boşaltmak istediğinde… Her seferinde Çimen’in yakın tarihte bir oyunu var mı diye bakar olmuştu.

Karşısındaki adamın tüm bunları bilmiyor oluşu garip bir histi. Defalarca karşılarında oturmuştu ama biri bile, Güneş’in orada olduğunu hiç bilmemişti. Güneş’in kalbine defalarca dokunmuşlardı ama hiçbirinin bundan haberi yoktu. Üstelik Güneş’i ikna etmeye çalışıyorlardı. Ah bir bilselerdi.

“Denemeyi çok isterim.” dedi sonunda. Elbette bu denemenin sonucundan emindi. Şimdiden her şartlarına ve her şeye evet bile diyebilirdi. Parasız dahi çalışabilirdi. Bu insanları daha tanımadan seviyordu; onları yüzlerine vuran sahne ışıklarında ve oynadıkları, kendilerine yabancı karakterlerde görmüş; tiyatro salonlarının akustiğinde duymuştu.

Önünde uzanan yolun uzun, çok uzun olduğunu umdu.

*