Yalnızlık dört duvar arasında bir başına olmak mıdır?
Yoksa yalnızlık aynı çatı altında yaşadıklarının bile sana kör olması mıdır?
Bugün doğum günümdü, yirmi bir eylül. Ama bana öldüğüm günmüş gibi hissettirdiği de olurdu. Ne de olsa bu hayatın yaşamakla bir ilgisi yoktu. Olsa olsa uzun bir ölüm olabilirdi bu tür bir hayat.
Ölüm hakkında sık sık düşünürdüm. Bu evde yaşarken düşünmemek imkansızdı. Bazen mutfaktaki bir bıçağı elime alsam nihai sona ermemin ne kadar kolay olacağını düşünürdüm, bazen okula giderken hızla gelen bir arabayı yol kenarında beklememenin ne kadar basit, anlık bir karar olabileceğini. Ama hiçbir zaman böyle bir şeye kalkışmazdım. Neden kalkışmadığımı ben de bilmiyordum. Beni ne tutuyordu ben de bilmiyordum çünkü bu evde zaten ölüyor gibi hissediyordum.
Küçük odamda, yatağımda uyandım. Bana uyumam için verilen bu oda, bir genç kızın yatak odasına benzemiyordu. Daha çok kiler olarak kullanılan bir odaydı, iki metrelik duvarlarında raflar ve o raflarda bakliyatlar, unlar, kuruyemişler ve depolanmış nice yiyecekler vardı. Ben bir köşedeydim; yatağım dediğim şey, yere atılmış ince bir şilteden ve üzerindeki çarşaftan ibaretti. Neyse ki bana bu soğuk havalarda donarak ölmemem için yorgan vermişlerdi. Çünkü bu odada kalorifer yoktu.
Evin hiçbir yerinde kalorifer yoktu aslında. Tek ısı kaynağımız salondaki sobaydı. Ama salonda oturmama genellikle izin verilmezdi. İzin verildiğinde ise sonunun dayakla biteceğini bilirdim. İzin verilmemesi soğuğa rağmen işime gelirdi.
Gündüzleri en iyi geçen zamanlardı çünkü babam evde olmazdı. Yalnızca babaannem, halam ve ben. Beni babaannem büyütmüştü. O, beni koruyup kollayan tek yetişkindi bir zamanlar. Babam bana el kaldırmasın diye beni arkasına alır, hatta bazen benim yerime dayak yerdi. Babamın gönlünü hoş etmek için evin içinde oradan oraya koşturur, yaşına rağmen bir arı gibi çalışırdı. Hastalanana dek benim koruyucu meleğim gibiydi. Anne değildi belki ama anneye en yakın şeyimdi. Ancak onun yavaş yavaş eridiğini, günün birinde yataktan kalkamayacak, hiçbirimizi tanıyamayacak, bazen tuvalete bile tek başına gidemeyecek hale gelene dek kimse fark etmemişti. Ta ki bir gün… bir gün artık tamamen tükenene dek. Babam onu hastaneye götürmüştü ama kullanması gereken ilaçları almaya tenezzül bile etmemişti. Evlatlığı da babalığından daha iyi değildi.
Yalnızlığıma üzülüyordum ama babaannemin haline daha çok üzülüyordum. Bazı günler daha iyi uyanıyordu; bana gülümsüyor, simamı tanıyor, adımı hatırlamasa bile elini şefkatle koluma koyuyor ve bana nasıl olduğumu soruyordu. Diğer günlerse gözleri bomboştu, bakışları anlamsızdı. Yalnızca beni değil, kendi kızını ve oğlunu da tanıyamıyordu.
Halamsa birkaç sene önce eski kocasından boşandığında yanımıza taşınmıştı. Babaanneme ait bu ev belki de elli yıllıktı, babamın, halamın ve amcamın çocukluğunun geçtiği evdi. Dedem ben doğmadan çok önce vefat etmişti.
Annem hiç olmamıştı. Olmaması daha iyiydi. Onun bu cehenneme dahil olmasını hiç istemezdim. Belki de bu yüzden melek olup gitmişti. Daha fazla dayanamamıştı.
Ona kızmıyordum. Ama keşke beni de yanına alsaydı.
Güneşin ilk ışıkları küçük ve dar penceremden içeri sızıyordu. Biliyordum ki biraz daha kalkıp içeri gitmezsem sonuçları kötü olabilirdi.
Ev işleri ve yemekler genellikle benden sorulurdu. Babaannem bunları yapamayacak hale geldiğinden beri bunların sorumluluğu bana aitti. Bazen babaannem öyle kötü günlere uyanırdı ki işleri düzgün yapmam için beni azarlar ve bu yaşlı haliyle beni, dördüncü bir çocuk büyütmek zorunda kaldığını söylerdi. Daha fazlasını yapmaya niyeti olmadığını gösterircesine salonun girişindeki üçlü koltuğun en köşesine mıh gibi oturur, suratını asar, gün boyu yalnızca bir şeyler buyur ederdi.
Hangi yüzünün gerçek olduğunu bilmiyordum. Belki de beni büyütürken istemeyerek yapmıştı, ah ederek, nefret ederek, illallah ederek. Şimdi de bunu daha fazla içinde saklayamıyordu. Ya da belki de bu konuşan hastalıktı ve babaannemden geriye çok az şey kalmıştı.
Fakat halam, bambaşka bir konuydu. Kocası onu öldüresiye dövüp kapımızın önüne bir çuval gibi bırakmadan önce onu hiç görmemiştim. Komşuların söylediğine göre halam, kocasını aldatmıştı. Doğru muydu bilmiyordum, belki de kocası tamamen bir dedikoduya inanmıştı. Ama halam bu eve terk edilmenin acısı ve öfkesiyle girmişti. Ve gücünün yettiği tek kişi bendim.
Bir gün bile rahat bırakmazdı. Ondan mutlaka her gün bir sopa yerdim. Bazen bulaşıkları beğenmezdi bazen yemeği bazen de yalnızca duruşumu… Ama mutlaka bir şeyden hoşnutsuz olur, beni itip kakardı.
Sabahlardan nefret ederdim. Başlangıçlardan, güne başlamaktan nefret ederdim. Her gün beni neler beklediğini bile bile devam ediyor olmaktan ve bunu neden yaptığımı bile bilmiyor olmaktan…
Düşünmeyi bırakıp üzerimi değiştirdim, yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçip ocağa çay suyu koydum. Su kaynayana dek yumurtaları kırıp çırptım, kahvaltılıkları çıkardım. Domates ve salatalıkları da doğradıktan sonra kaynayan suyun altını kısıp çayı demledim.
Mutfağın penceresi sokağa bakardı. Zemin katta oturduğumuz için sokaktan gelip gideni görmek kolaydı. Çay demlenene, babam uyanana dek bu pencerenin önünde birkaç dakikam olurdu. Gökyüzüne bakmak, nefes almak, tenimde rüzgârı hissetmek için… Birkaç küçük dakika.
Camın önünden sırtlarında okul çantası, üstlerinde üniforma ile okula giden yaşıtlarımı izlerdim. Babam lisenin çok para ettiğini ve benim dışarıda işimin olmadığına karar vermişti. Bu yüzden beni açık liseye bile yalnızca para cezasına olan korkusundan yazdırmıştı. Ama ben okumayı çok seviyordum. Herhangi bir şey okumayı. Bir matematik kitabı, bir atlas, bir ansiklopedi, bir gazete sayfası… Kimse benim gizli zulamdan haberdar değildi. Uyumadan önce saatlerce kendimi kitaplara verdiğimi bilseler belki de beni dayaktan gebertirlerdi. Ama bu tutunduğum tek şeydi. Onu da elimden alırlarsa tutunacak dalım kalmazdı.
Eylül ayının ortalarıydı, sokaktan geçenler okulun ilk gününe gidiyor olmalıydı. Bir süredir pencerenin önünde üniformalı insanlar görmüyordum. Demek ki bugün okul başlıyordu.
Biraz daha bakındıktan sonra aradığım kişiyi görememenin verdiği hüzünle içeri girdim ve pencereyi kapattım. Babam beni camdan sarkmış etrafı gözetlerken yakalarsa güne dayakla başlamayı garantilemiş olurdum. Beklenmedik dayaklardan kaçınmam elbette mümkün değildi; yalnızca o mutsuz olduğu için, kumarda kaybettiği için, dışarıda başka birine sinirlenip eve bir öküzün öfkesiyle geldiği için attığı dayaklardan… Ama bazı sınırlar olduğunu zaman içinde öğrenmiştim. En azından onlardan kaçınmam mümkündü.
Tam tahmin ettiğim gibi bir iki dakika içinde mutfağa girdi ve benimle hiç konuşmadan masaya oturdu. Kısa boylu, cılız bir adamdı. Kirli sakalı, taranmadığı belli olan siyah karman çorman saçları vardı. Haftada bir ancak duş alırdı, bütünüyle pis bir adamdı. İnşaatta çalıştığı için zaten çok yorulur, çok terler, sonra da pis kokardı. Yanına yaklaşmaktan nefret ederdim.
Çayını doldurup önüne bıraktım ve pencerenin önündeki kalorifere yaslanıp gözlerimi yere diktim. Her an bir şey isteyebilir ve o isteği birkaç saniye içinde gerçekleşsin diye bekleyebilirdi. Ben içeride, hemen yan odada bile olsam bana seslenmek ona zulüm gibi gelebilir, sırf burada dikilip onun emrine amade beklemedim diye beni dövebilirdi.
Etrafta babam olduğunda neredeyse her yol dayağa çıkıyor gibi hissediyordum.
“Ekmek koymamışsın,” dedi. Sesi keyifsiz, mutsuz ama umursamazdı. Umursamazlığı beni rahatlattı, aklı başka bir yerdeydi demek ki. Bu, tehlikenin daha az olduğu anlamına gelirdi.
Telaş yapmadan ama hızlı hareketlerle ekmek poşetini bulup önceden dilimlenmiş birkaç dilim ekmeği çıkarıp önüne bıraktım. Bala kaşığını daldırıp ekmeğine sürdü, koca ekmeği iki lokmada yuttu ve sonra hiçbir şey söylemeden ceketini alıp çıktı.
Mutfaktan çıktığında hareket etmedim. Ancak evin dış kapısının kapanma sesini duyduğumda içimde bir rahatlama hissettim ve masayı hızlıca toparlayıp yeni bir sofra kurdum. Babaannem ve halamın uyanması biraz zaman alırdı ama uyanır uyanmaz sofraya oturmak gibi bir huyları vardı.
Onlar uyanana dek gözlerine batabilecek her şeyi topladım. Geceden dağınık kalan salonu, mutfaktaki ufak tefek bulaşığı, kendi odamı… Kapının önünü bile süpürdüm. Belki bir gün olsun rahat bırakılırım ümidiyle onlar uyanana dek boş durmadım.
Her daim diken üstünde olmanın getirdiği o ince tedirginlikle yürürdüm bu evin zemininde.
Uyanmaları birkaç saati buldu. Kalktıklarını kapıların açılıp kapanma sesinden anladım ama kimse kimseyle konuşma zahmetinde bulunmadı. Birkaç saniye sonra halam mutfağa girdi, sofraya memnuniyetsiz gözlerle baktı ve “Bir menemen yapıver de karnımızı doyuralım,” dedi ve cevap beklemeden tuvalete gitti. Belki bunun bir çeşit günaydın demek olduğunu zannediyordu.
Ona hiçbir şey demeden işe koyuldum. Menemeni hızlıca yapmazsam acıkıp açlıktan gerilirdi. Seri ve iş bilen hareketlerle rendelenmiş domatesi ve biraz da soğanı kavurdum, yumurtaları üstüne kırarken içeri doğru seslendim. “Birazdan hazır!”
Peş peşe içeri girip masadaki yerlerini aldılar. Babaannem sabah babamın oturduğu yere, halam da diğer tarafa oturdu. İkisinin de boyları oldukça kısaydı, ailede uzun boylu hiç kimse yoktu. Babaannem oldukça kiloluydu, belki de yüz kilo vardı. Bu yüzden güçlükle hareket ederdi ve yürürken sallanarak yürürdü. Babamla birbirlerine çok benziyorlardı; küçücük gözler, dolgun yanaklar ve ince bir ağız yapısı. Yüzüne, bugün onun için nasıl bir gün olduğunu merak ederek dikkatle baktım. Gözleri tamamen boş bakıyordu, garip bir şekilde masaya kitlenmişti.
“Hazır değilse ne çağırıyorsun bizi?”
Huysuzlanan elbette halamdı. Çatık kaşları ve asık suratı, her zaman söyleyecek kötü bir şeyler bulmasıyla uyumluydu. Kısa boyuyla birleşince onu oldukça küçük gösteren incecik bir fiziği vardı. Bademe benzeyen kahverengi gözleri, uzun ve kıvırcık, karman çorman siyah saçları, biçimsiz büyük bir burnu ve kenarları aşağı bakan dudakları vardı. Somurtmaktan o şekli aldığını düşünüyordum.
Elim ayağıma dolaştı, hızla menemenin altını kapattım ve tavayı masanın ortasına koydum. Ama bu, halamın sinirlerini yatıştırmak yerine gözlerine daha belirgin bir öfkenin yerleşmesine neden oldu. “Tavanın altına bir bez koyar insan, masanın ağzına ettin!”
Gelmeden önce gelişini gördüm. Dayakla ilgili böyle bir şey vardı. Vücudunuz onu bir tehdit olarak algılıyordu ve siz ona maruz kaldıkça gelişini öngörebilmeye başlıyordu. Bakıştığımız o bir saniyede ayağa kalkıp bana vuracağını öngördüm.
Hiçbir şey yapamadım.
Elimi kaldırıp onu engellesem gücümü yettirebilir miydim?
Bilmiyordum.
Bir fırtına gibi ayağa kalktı ve elini saçlarıma daldırıp bir tutamı kavradı. Sonra başımı, hemen yanında durduğum dolabın kapağına hızla vurdu.
Acı, önce bedenimi sonra zihnimi ele geçirdi. Çarpmanın hiddetiyle başım sızladı, sızı oradan devam edip boğazıma, omuzlarıma, ellerime, karnıma, ayaklarıma kadar yayıldı. Elim refleks olarak başıma gitti. Kafamı daha kötü çarptığım olmuştu. Bir şey olmazdı.
Acıyla kırpıştırdığım gözkapaklarımın arasından bir daha vurup vurmayacağını öngörmeye çalışarak ona baktım. “Bana öyle bakma!” diye bağırdı tekrar. “Defol odana, sabah sabah!”
Azat edildiğimi duyduğumda içimi kaplayan rahatlamayla, o fikrini değiştirmeden uzaklaşmak için hızla mutfaktan çıktım ve odaya gidip kapıyı kapattım. Yerde duran kırık aynanın önüne çömelip başımın vurduğu yan tarafını görmeye çalıştım. Kan yoktu. Elime de bir şey gelmiyordu. Biraz buz tutsam iyi olurdu ama mutfağa girmem söz konusu bile olamazdı. Şişmesini tercih ederdim.
Kötü bir gündü. Üstelik bu sabah onu görememiştim bile. Okul olmadığı zamanlar bile aynı saatte pencerenin önünden geçen o çocuğu. İçimde bir yerlerde, bunu benim için yaptığına dair bir peri masalı yaşıyordu. Gerçekte durumun böyle olmadığını elbette biliyordum, olamazdı. Bir kere bile konuşmamıştık. İlkokulda ne kadar konuştuysak o kadar… Ve her sabah köpeğini yürüyüşe çıkarıyordu, yani benimle bir ilgisi olamayacağını elbette biliyordum.
Derin bir iç çektim ve onlara sesini duyurmamaya çalışarak odadaki küçük pencerenin tülünü araladım. Gökyüzünü görmeye ihtiyacım vardı.
Pencerenin önündeki denizliğin üstündeki kitabı böylece gördüm.
Yaşıtlarımın lise bire başladığı gün ben yine bu pencerede, çayın demlenmesini bekliyordum. Sokaktan geçen kızların eteklerine, gömleklerine iç geçirerek bakıyordum. Saçları özenle yapılan o genç kızların saçlarını anneleri mi yapmıştı? Yoksa anneleri onlara bunu çoktan öğretmişti de bugün saçlarını kendileri mi yapmıştı? Annem olmadığı için mi benim saçlarım hep karman çormandı?
Hüzünlü düşüncelere kendimi bırakmışken fark etmiştim onu. Ortaokulda aynı sınıfta olduğumuzdan tanıdığım bir çocuktu; adı, Aras’tı. Siyah çantasını sırtına gevşekçe asmış, aheste adımlarla yürüyordu. Pek bir şey umurunda değilmiş gibi. Dünya yansa durmayacakmış gibi.
Elinde tuttuğu kitap ince bir şeydi. Adını göremiyordum ama buna rağmen parmaklarımın karıncalandığını hissediyordum. O kitaba dokunmak istiyordum. Benimle aynı yaşta olan herkes bugün daha fazla okuyabileceği, öğrenebileceği bir yolculuğa başlarken benim bu pencerenin arkasına hapsolmuş olmamdan nefret ediyordum.
Ben hapissem bir zindana; kitaplar o zindanın minik penceresiydi. Bu sayede anlayabilirdim ne zaman gündüz ne zaman geceydi. Karanlıktıysa şayet benim yaşamım, kitaplar o yaşamın minik deniz feneriydi. Yönümü, yolumu gösterirlerdi belki.
Fısıldasam duyar mıydı beni?
Bir anlık deli cesaretiyle, “Pişt,” diye fısıldadım.
Sesimin bir kediye sesleniyormuş gibi çıkmasına rağmen o, beni duydu. Umursamaz tavrının arkasında tüm dünyaya kulak kesilmiş, pusuya yatmış bir oğlanın yattığını tahmin edebilmiş olmanın verdiği gururla gülümsedim.
“O elindeki kitabı bana ödünç versene.”
Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Bir kitaba, bir bana baktı. Şaşkın gözlerini uzun kirpiklerinin arasından kırpıştırırken, “Sen Nefes’sin,” dedi bana.
“Şşt,” derken işaret parmağımı dudağıma götürdüm. Sonra sessizce evi işaret ettim ve anlamasını umdum. Ve beklenti içinde gözlerine baktım.
Beni anladığını, gözlerindeki o minik değişimden fark ettim. Gözleri kararlılıkla kısıldı. Etrafı kolaçan etti.
Bana genişçe gülümsedi. Hayatımda ilk kez pencereden dışarı bakmışım gibi ondan bana güneş ışıklarının yansıdığını hissettim. Neredeyse gözlerimi kısıp onunla arama ellerimi koymak isteyeceğim kadar güçlü bir güneşti o.
Kitabı bana uzattı.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
O sokağın ucunda kaybolurken ben kitabı kimsenin göremeyeceği bir yere, buzdolabının üstündeki örtünün altına itmiştim bile. Babam kahvaltısını homurdanarak ettikten sonra kitabı alıp eteğimin ve tişörtümün altına sokacak, hızlı hareketlerle odama taşıyacaktım.
Ve böylece Aras benim en yakın arkadaşım olacaktı.
İlk ve tek arkadaşım. En yakın arkadaşım.
Denizliğin üstünde incecik bir kitap duruyordu. Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali.
İçim yumuşacık bir hisle doldu. Bu hissin adının ne olduğunu bilmiyordum çünkü başka hiçbir zaman tatmadığım bir histi bu. Düşünülmenin, unutulmamanın verdiği o his incecik, tatlı bir nehir gibi boğazımdan aşağı, kalbime aktı. Titreyen ellerimle hiç ses çıkarmamaya çalışarak pencereyi açtım, kitabı aldım ve pencereyi hızla kapadım.
Aynı seri hareketlerle yatağımın üstüne oturdum, kitabı yorganın altına soktum.
Tam tahmin ettiğim gibi halamın kapımda bitmesi, birkaç saniye sürdü. Kaşlarını çatmış, bana bakıyordu. “Bir ses duydum.”
Hiçbir fikrim yokmuş gibi omuz silktim. “Dışarıdan gelmiştir, ben iyiyim.”
“İyiymiş!” diye başlayan, devamını duymadığım homurdanmalarla kapıyı çarpıp gitti. Bana vurduktan sonra kaçacağımdan korktuğunu biliyordum. Artık gücünü yettirebildiği, o küçük kız çocuğu olmadığımın o da farkında olmalıydı.
Korkmasına gerek yoktu çünkü kaçsam bile dış dünyada bir gece bile hayatta kalamayacağımın farkındaydım. Markete dahi gitmesine izin verilmeyen, dış dünyayı yalnızca okulda, en son seneler önce görmüş genç bir kızın dışarıda bir başına hayatta kalmasının mümkün olmadığını biliyordum. Param, pulum, hiçbir şeyim olmadan ancak yabancılara yem olurdum.
Onun uzaklaştığından emin olduktan sonra kitabı yorganın altından çıkarıp bacaklarımın üstüne koydum ve elimi kapağında gezdirdim. Hafifçe pürüzlü dokusu parmaklarımın altında kayarken uyandığımdan beri ilk kez tebessüm ettiğimi fark ettim.
Bu odada olacağımı nereden bilmişti? Hayatımı riske attığının farkında mıydı?
Kitabın kapağını açtığımda içinden küçük, sarı renkli bir not kâğıdı düştü. Üstündeki yazı düzensiz ama okunaklıydı.
Geçen gün mutfağın önünden geçerken sizin evden biri, diğer penceredeydi. Hızla yürüyüp geçmek zorunda kaldım. Neyse ki o esnada pencerede değildin. Bu camın sana ait olduğunu düşünüyorum, umarım yanılmıyorumdur. Lütfen bana yanılmadığımı söyle. Bundan sonra kitapları buraya bırakmamı istersen bir önceki kitabı mermerin üstüne bırakabilirsin. Sokağa değil arka tarafa baktığı için bence daha güvenli. Umarım yanlış bir şey yapmamışımdır.
Not bu kadardı ama hemen altında bir yazı daha vardı.
Kitabın ilk sayfasında. Kürk Mantolu Madonna yazısından çok daha büyük, sayfayı kaplayan bir el yazısı.
İyi ki Doğdun,
Sevgili Nefes.
*
