12

Her şey birkaç saniye içinde olup bitti. Suya hızla battım, etrafım korkunç bir baskı hissiyle ve bulanıklıkla doldu. Gözlerim refleksle kapandı burnum savunmasızdı, genzime su kaçmasına engel olamadım. Rahatsız ediciydi ama aynı zamanda sanki birkaç saniyeliğine dünyadan kaybolup gitmişim gibi bir histi. Bir an suyun içinde, her şeyden uzaktaydım. Yalnızca bir an sonra suyun ve ayaklarımın üzerindeydim.

Öksürerek doğruldum. Burnumun arkası feci şekilde yanıyordu ve her yerimden sular damlıyordu. Şok içinde üstüme, su damlalarına ve ardından Rüzgar’a baktım. Bana kahkahalarla gülüyordu. Güneş ışıklarının altında simsiyah gözleri ve yanık, esmer teni parlıyordu, saçları alnına garip bir şekilde yapışmıştı.

Ona öfkelenmek istiyordum ama içimde hiç kızgınlık yoktu. Suya bu şekilde girdiğimde korkacağımı zannetmiştim ama kendimi tamamen rahat hissediyordum. Kızların şu an yaptığı gibi çok derinlere gidemezdim belki ama su bu şekilde belime kadar gelirken rahattım.

“Ne yaptın,” diye söylendim ama hiç öfkeli hissetmediğim için sesim istediğim gibi kızgın çıkmamıştı. Tam aksine, eğleniyormuşum gibiydi.

Sırılsıklam olan saçlarımı önümden çektim ve biraz daha öfkeli olmaya çalışarak kaşlarımı çattım. “Yanımda hiç yedek kıyafet yoktu!”

Gülerken tavrı rahattı. “Kızlar mutlaka getirmiştir. O şekilde kenarda durabileceğini mi zannettin gerçekten? Hep beraber sahile geldiysek hep beraber denize gireriz… kural budur!”

Üstüme başıma baktım. Etek hafif olduğu için denizin yüzeyine çıkmıştı, etrafımda toplandığı için yüzeyden görülebilecek her şeyi engelliyordu. Bacaklarım hiç görünmüyordu, birinin bir şey görmesi için suyun altına dalması gerekirdi.

Asıl sorun, beyaz tişörtümdü. İncecik olduğu için üstüme yapışmıştı, ıslandığı için transparan olmuştu ve tenimle sutyenim içinden hafifçe belli oluyordu. Morluklarımı görmesinden ya da bana amcam gibi bakmasından endişe ederek Rüzgar’ın bakışlarını takip ettim… bir zamanlar gördüğüm o bakışlar gibi çirkin bakışlarla karşılaşmaktan korkan kalbim göğsümde çarpıyordu. Ama Rüzgar’ın gözleri yalnızca gözlerimdeydi. Başka hiçbir yere kaymamaya ant içmiş gibi sabit bir şekilde gözlerime bakıyordu.

Hatta sanırım… ona kızıp kızmadığımı anlamaya çalışıyordu.

“Kızmadım,” dedim sormadığı sorusuna cevaben. “Ama yüzme bilmiyorum, o yüzden lütfen bunu bir daha yapma.”

Gülüşü hem rahatlamış hem de alaycıydı. “Merak etme,” dedi. “Sana bir şey olmasına izin vermem derken ciddiydim. Ben denizcilik okuyorum, gemi kaptanı olmak istiyorum. Ayrıca cankurtaranlık sertifikam var. Yüzme yarışlarına katılıyorum. Kısacası deniz benim ikinci evim.”

Ağzım açık bir halde ona bakakaldım. “Gerçekten mi?”

Bana güven vermek istercesine gülümsedi. Az önce benimle dikleşen oğlanın birkaç dakika sonra böyle gülümseyen birine dönüşmüş olması ne garipti. Ona nasıl davranmam gerektiğini anlamamı zorlaştırıyordu, yine de gülüşüne karşılık vermeye çalıştım. Tedirgin bir tebessüm dudağımda asılı kalırken gözlerimi gözlerinden ayırmak ve onun dışında herhangi bir yere bakmak istedim ama kara gözleri gözlerimi çevreledi, bir çift ele dönüşüp gözlerimin hareket etmesine engel oldu sanki. Gözbebeklerine yerleşen şefkatin gerçek olduğuna inanmak istedim, tüm dengesizliklerine rağmen onun iyi biri olduğunu hissettim yüreğimde. Biz öylesine garip birer tebessümü paylaşırken aramıza bir gökkuşağı doğdu sanki. Bir paletin tüm renkleri oldu aramızdaki hava ve su. Renkler aydınlattı tenimizi, yüreğimizi.

Tanem’in çığlığı irkilmemize neden olmasaydı daha ne kadar böyle kalırdık, bilmiyordum. Onun şaşkınlık nidası gözlerimi yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissetmeme ve gözlerimi hızla Rüzgar’dan kaçırmama neden oldu.  Tanem’se aramızdaki bu garip iletişimden habersizce yüzmeyi bırakmış, suyun içinden bize doğru yürüyordu. “Nefes’i suya sokmayı başardığına inanamıyorum!”

Kaşlarımı çattım, durumdan memnuniyetsiz olduğumu göstermek için kollarımı göğsümde bağladım ve gözlerimle Rüzgar’ı şikâyet ettim. “Evet ama üstüm başım sırılsıklam oldu! Yedek kıyafetin var mı?”

Tanem birkaç adım sonra yanımıza geldi. “Merak etme,” dedi. “Hepimizin yanında yedek kıyafetler var. Hallederiz. Nasıl?” dedi hevesle, tepkimi merak ederek. “Suda olmak müthiş bir his, değil mi?”

“Müthiş,” diyerek ona katıldım.

“Sen bir de yüzmeyi öğrenince buna cevap ver.”

Başımı iki yana salladım. “Bunun olacağını pek sanmıyorum.”

“O nedenmiş?” diyen Rüzgar’ın sesi meraklıydı.

Omuz silktim. “Bilmem ki, zamanımız olmaz diye düşündüm. Hem çok zordur eminim.”

Bana cevap vermedi. Çok iyi yüzdüğü için itiraz etmesini bekledim, hatta bir yanımla bana öğreteceğini söylemesini ümit ettim. Ama o, başını hafifçe yana eğdi, sanki ona çözülmesi çok zor bir gizemden bahsetmişim gibi kaşlarını çattı ve hemen ardından hiç beklemediğim bir şey yaptı.

Bana son bir kez gülümsedi ve başka hiçbir şey söylemeden iki elini başının üstünde birleştirip suya atladı. Su yüzeyine tekrar çıktığında, aramızda metreler vardı.

*

Hep beraber denizden çıkarken üstüme başıma bakmaktan alamadım kendimi. Siyah eteğim ben adım attıkça bacaklarıma yapışıyordu, beyaz tişörtümse içimi tamamen gösteriyordu. Kendimi bir nevi çıplak gibi hissediyordum. Çekingen gözlerimle herkesi tek tek süzdüm, birinin değilse diğerinin yargılayıcı bakışları üzerimde oyalanır diye çekindim ama hepsi tamamen kendi havasındaydı. Kimsenin umurunda değildim. Kimsenin umurunda değildim. Bu kulağa berbat gelen ancak aslında oldukça özgürleştirici olan bir düşünceydi.

Kurulanırken herkesin keyfi yerindeydi. Tanem, bir havlu da bana uzattı ama nasıl kurulanacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu, kıyafetlerim o kadar çok su çekmişti ki her yerimden sular damlıyordu. Ilık bir rüzgâr estiğinde içimin titrediğini hissettim. Çekinerek Tanem’e baktım. Okuldaki bir anısını anlatan Çınar’ı dinliyordu. Hafifçe koluna dokundum, irkilerek bana döndü.

Meraklı gözleri beni kısacık süzdüğünde sorunun ne olduğunu anladı. “Bir de sana havlu uzatıyorum, salak kafam ya…”

Havlusunu bir kenara koyduktan sonra başından ince plaj elbisesini geçirdi, arabanın anahtarını aldı ve koluma girip beni arabaya doğru yönlendirdi. Üzerini öyle hızla değiştirmişti ve öyle konforluydu ki ona imrenmekten alamadım kendimi. Ben de onlar gibi rahatça, durum her ne gerektiriyorsa ona uygun giyinmeyi isterdim. Kıyafetler kimsenin dikkatini çekmemek için giydiğim şeyler değil de kızlar gibi güzel görünmek ya da en azından konforlu olmak için giydiğim şeyler olsaydı belki ben de onlar gibi rahat olabilirdim.

Tanem kolumdan çekiştirerek beni kendi iç dünyamdan kurtardı ve beni Rüzgar’ın arabasıyla koca bir çalılığın arasına soktu. “Burada giyinirken seni kimse görmez,” dedi. “Merak etme.”

Çantasından bir elbise çıkardı. Gök mavi elbise kısa, karpuz kolluydu. Beyaz kumaşın üstünde rastgele gibi görünen mavi desenler elbiseyi şirin gösteriyordu. Hayatımda hiç bu kadar güzel bir şey giymemiştim ama en azından fazla açık değildi. Dizimin altında biteceğini düşünüyordum, Tanem için bu, mini bir elbiseydi muhtemelen. Alt bacağımdaki birkaç morluğun görünme riski vardı ama bacaklarımı altıma alarak oturursam kimse fark etmeyebilirdi. Sol kolumdaki neredeyse geçmek üzere olan kocaman sapsarı morluğunsa kapıya çarparak oluştuğunu söyleyebilirdim.

Onun önerdiği gibi önce tişörtümü hızlıca çıkardım, ardından elbiseyi başımdan geçirdim ve eteğimle iç çamaşırımı sonrasında çıkardım. Islakları bir poşetle beraber arabaya koyduktan sonra Tanem iki elini birbirine çarparak bu işin hallolduğunu gösterdi. “Bak, bitti gitti işte. Her şeyin bir çözümü vardır akıllı bıdık, bunu sakın unutma!”

Gülerken ona omzumla hafifçe çarptım. “Teşekkür ederim,” dedim içimden taşan minnet duygusuyla. “Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum.”

Bana içtenlikle gülümsedi. O geri çekilip beni şöyle bir süzerken ben de bir adım geri çekildim ve arabanın siyah camındaki yansımama baktım. Mavi elbise tam düşündüğüm gibi dizlerimin hemen altına kadar inmişti, V yakası dekoltemi biraz açıkta bıraksa da şu an bunu önemseyecek durumda değildim. Islak saçlarımın uçlarından damlayan damlalar omzumu ıslatmıştı ama bunu da sahile indiğimizde Tanem’in bana verdiği havluyla kolayca halledebilirdim.

Tanem’in gözleri ışıl ışıldı. “Senin olsun bu. Ben zaten pek giymem.”

“Her şeyini bana vermekten vazgeç artık.”

“Denerim,” derken kolunu omzuma attı. “Ama söz veremem.”

Ona gülümsedim ve beni sahile inen merdivenlere yönlendirmesine izin verdim. Merdivenlerden inerken birkaç metre ötedeki gruba baktım. Beraber gülüp eğlenmek, yiyip içmek onlar için bu kadar kolaydı işte. Benim için sıradan bir genç kızın sıradan bir hafta sonuna benzeyen bugün, bir yandan bana iyi gelse de bir yanımla tek düşünebildiğim babamdı. Beni burada bulsa ne yapardı? Saçlarımdan sürükleyerek eve götürürdü belki. Belki de görür görmez vururdu beni. Gülmek, hayatın tadına varmak onun için neden bu kadar zordu? Yoksa onun için kolaydı da tek istediği benim için zorlaştırmak mıydı?

Bir zamanlar normal olanın bu olduğunu zannederdim; zor bir hayat, fazla gülmemek, güçlükleri kabullenmek. Ta ki Aras bana kitaplar getirmeye başlayana dek. Kitaplarda normal olan bu değildi, kitaplarda normal olan mutluluğu aramak ve onun için çabalamaktı. Hangi kitabı okuduysam, türü ne olursa olsun ana karakterin hedefi mutlu olmak olurdu. Bazen bunu başaramazdı, bazen de kitabın ana konusu bu olmazdı ama ben fark ederdim. Dünya üzerindeki tüm kitaplar herkesin mutlu olmayı hak ettiğine dair bir masalı tekrar tekrar anlatır gibi hissederdim.

Oysa bizim evimizde kimse mutlu olmak istemezdi. Kimse mutlu olmamı da istemezdi. Yüzümde en ufak bir tebessüm dahi yeşerse onu baltalamak için bilerdi babam bıçağını.

Beni burada bulabilirler miydi?

Bu düşünce bir an olsun zihnimden silinmiyordu.

Aklımı dağıtmaya çalışarak başımı iki yana salladım ve arkadaşlarıma odaklanmaya çalıştım. Tolga ve Çınar, kumun üzerine uzanmış, güneşleniyordu. Ece, örtünün bir köşesine oturmuş vücudunu kremliyordu. Duru ve Zeynep, diğer köşedeydi ve onlar da kollarına güneş kremi sürmekle meşguldü.

Rüzgar’ın nerede olduğunu merak ederek sahile şöyle bir göz attım; sahilin ilerisinden bize doğru yürüyordu. Deniz şortunu değiştirmemiş, yalnız siyah bir güneş gözlüğü takmıştı. Yanık tenli vücudu sanırım bir sahil şehrinde yaşamanın etkisiydi. Bu yaz kaç kere denize girdiğini merak ediyordum.

Rüzgâr yanımıza ulaşıp örtünün üstüne oturduğunda Ece, diğer sepetin içinden plastik bardaklarla kolayı çıkardı. Gözlerimi Rüzgar’dan alıp Ece’ye çevirdim. “Artık ılımıştır ama idare ederiz.”

Herkesin içinde giyinik bir tek ben olduğum için kendimi bir garip hissetsem de bir yandan da eteğim çok kısa, dekoltesi de her zaman kullandığımdan daha derin olduğu için kendimi çıplak hissediyordum. Bu iki hissi aynı anda içimde barındırmak bana kendimi daha da garip hissettiriyordu. Bu duygularla paralize olmuşum gibi kalakaldım bir süre, hatta Ece kolaları doldururken ona yardım bile edemedim. Ancak dakikalar sonra, kimsenin bana pek bakmadığına ve kimsenin gözünün üzerimde, bacaklarımda ya da başka bir yerimde olmadığına ikna olduktan sonra biraz olsun rahatladım ve kolamdan bir yudum alabildim.

Çınar, Zeynep’e hitaben, “Dershane nasıl gidiyor?” diye sorduğunda, Ece, Rüzgâr ve Tanem dışında herkesin bakışları kıza döndü. Ben de ilgiyle ona baktım, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim bir tek o vardı. Ece sporcuydu, hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu ama aslında her şey umurundaydı… Duru ekibin çalışkanıydı, tıp okuyordu ve hiçbir şeye vakti yoktu… Tanem işletme okuyordu ve dünyanın en iyi insanıydı…

Fakat Zeynep’i düşündüğümde zihnimde koca bir hiçlikten başka bir şey belirmiyordu.

Zeynep Çınar’a gülümsedi ama mutlu bir tebessüm değildi. “Her zamanki gibi. Artık aynı şeyleri üçüncü kez gördüğüm için bayılacağım. Ders olarak söylemiyorum bunu. Sanki her şey yeniden yaşanıyor gibi hissediyorum hep. Sanki hocalar her sene farklı kişilere aynı sebeple kızıyor, her sene aynı şeyi aynı cümlelerle işliyor… nefret ettiğim bir dizinin içine hapsolmuş gibiyim, aynı döngüyü yaşayıp duruyorum.”

Onun mutsuz yüzü, diğerlerinin de yüzünün düşmesine neden oldu. Çekinerek de olsa, “Ne okumak istiyorsun?” diye sordum.

Bu, Zeynep’in yüzünün daha da düşmesine neden oldu. “Ben… emin değilim. Aslında geçen sene 20.000 sıralama yaptım. Ama ailem İstanbul’da tıp okumamı istiyor. Tercih yapmayı çok istedim ama izin vermediler. Beni daha iyi bir dershaneye yazdıracaklarını, daha iyi özel hocalar tutacaklarını ve daha çok aktiviteyi yasaklayacaklarını söylediler… Ne istediğimi düşünmeyi çoktan bıraktım çünkü onların istedikleri dışında bir şeyi istememe zaten izin vermeyecekler.”

Ona bakarken onun belki de sessiz kaldığı tüm bu süreçte beni en iyi anlayan insan olduğunu ilk kez fark ettim. Farklı şekillerde, farklı imkanlar içinde olsak dahi aynı şekilde bastırılmış, kısıtlanmıştık.

“Bu sene halledeceksin,” dedi Çınar ona güven verircesine. “Geçen sene kaydırma yapmamış olsaydın, geçen sene de hallederdin.”

Zeynep cevap vermek yerine kolasından bir yudum aldı. Bunun, onun için zor bir konu olduğunu ve üzerindeki o kara bulutlu görüntünün sebebini şimdi daha iyi anlıyordum.

“Yanlış anlamazsan Nefes…” Çınar’ın ses tonu dikkatliydi. Dalga geçen ya da beni zor duruma sokmak isteyen bir yanı yoktu. Hatta saf bir merak seziyordum. “Sen ne okumak istiyorsun? Tanem sınava hiç girmediğini söyledi.”

Sınava girmeme sebebimi merak ettiğini görebiliyordum. Aynı zamanda hepsi, Rüzgar’a söylediğimiz yalana inanıyor, beni Zeynep’in dershaneden arkadaşı zannediyor olmalıydı. Yani ben onlar için mezuna kalan ve dershaneye giden, sıradan bir genç kızdım. Ailesinden kaçıp yabancılara sığınan, kafe için yemek yapan kızsa bambaşka biriydi.

Onlara yalan söylediğimiz için kendimi kötü hissediyor olsam da doğruyu söyleyemeyeceğimi de biliyordum. Her şeyden önce Tanem’i zor bir duruma sokamazdım. Hem kızlar beni evlerine kabul etmiş olabilirlerdi ama çocukların beni önyargıyla karşılayacağına ve benim dolandırıcı olduğumu düşüneceklerine emindim. Hiçbir erkek, bir kadının kendi evinden kaçmak zorunda kalışını anlayamazdı. Hepsinin de aklına önce başka şeyler geleceğinden emindim.

Rüzgar’ın dikkatli bakışlarını üzerimde hissediyordum. Yalan söylediğimde bunu görüyormuş gibi bakıyordu bana, sanki alnımda neon bir tabelada yalancı yazacaktı yalan söylersem.

Bu yüzden elimden gelen en sade cevabı verdim. “Bilmiyorum,” dedim. “Bilmediğim için sınava girmedim. Ama sanırım bir yerden başlamak gerek, değil mi?”

Keşke sahiden dershaneye gidiyor, üniversiteye hazırlanıyor olsaydım.

Bu düşünce içimde bir yeri burksa da dışarıya belli etmemeye çalıştım ve boğazımdaki yumruyu yutkundum. Hepsinin bakışları üzerimdeydi, Tanem ve Duru da tamamen bana dönmüştü. Utandığımı hissederek omuz silktim, sanki bir önemi olmadığını göstermek istiyordum.

“Ailen nerede?” diye sordu Rüzgâr. Onun sesinde de merak vardı ama sanki bir şey daha vardı… beni herkesten daha çok inceliyordu ama neden?

Gözlerinin içine baktım. Annemi düşündüm. Annemin fotoğraflarını getirdim gözlerimin önüne. “Vefat ettiler,” dedim doğruyu söyleyerek. En doğru cevap buydu. Ne de olsa babam da benim için bir ölüden farksızdı. “Beni babaannem büyüttü.”

Hepsi bir ağızdan başın sağ olsun, derken göğsümün gittikçe daha çok daraldığını hissettim, derin bir nefes aldım. Kalbim bu gergin sorgu sebebiyle hızlanmış, kan yanaklarıma hücum etmişti. Kalp atışlarımı biraz olsun yumuşatmak için derin bir nefes aldım.

“Teşekkür ederim,” dedim hepsine hitaben. “O yüzden yalnızım işte… kendi başımın çaresine bakıyorum, diyebiliriz.”

İlk itiraz eden, elbette Tanem’di. Örtünün diğer ucundan kalkıp çıplak ayaklarıyla kuma basarak yanıma geldi ve bana arkadan sarıldı, kollarını etrafıma dolayıp dünyamı küçülttü, göğüs kafesimi döven kalbimi sakinleştirdi.

“Yalnız değilsin, sersem,” dedi Tanem içtenlikle. “Artık biz varız.”

Herkes onunla hemfikirmiş gibi başını sallarken ben, bir gün onları arasına gerçekten ait hissedebilmeyi diledim.