Biraz olsun sakinleştikten sonra Tanem gözlerini hırkasının kollarına silmiş, hemen ardından ayaklanmış, “Ben gidip bir kahve yapayım,” diye ilan etmişti. “Siz de yerden kalkın, koltuklara oturun. Karnınız ağrıyacak. Kahvelerimizi hızlıca içer, makul bir plan yaparız. Sonra da evi temizleriz. Hızlıca ve detaylıca.”
Tanem’in yokluğunda gözlerimi halıya dikip en iyi çözümün ne olacağını düşünsem de işin içinden çıkamadım. Aklıma ilk gelenı otele gitmekti ama Tanem’i buna nasıl ikna edeceğimi bilmiyordum. Üstelik otelde mutfak olmayacağından şu anki işime devam edemeyebilirdim. Hazıra dağ dayanmazdı ve en fazla bir hafta içinde güçlükle biriktirdiğim param da tükenirdi. Yani Tanem’e karşı otele gideceğim diye tuttursam da bunun pek de mantıklı olmadığının ben de farkındaydım.
Öte yandan Rüzgarlara gitmeyi aklımın ucundan bile geçirdiğimde tüylerim ürperiyor, kalp atışlarım çığırından çıkıyordu. Hep beraber bir grup olarak sahilde oturup eğlenmek başkaydı, iki erkeğin bir arada yaşadığı evde tek başıma kalmam başkaydı. Tanem’in kardeşi olsun olmasın, ona güvenmiyordum. Bu onunla ilgili değildi, ben kimseye güvenmiyordum. Rüzgar’la ya da Tolga’yla veyahut adını bile bilmediğim herhangi bir erkekle baş başa kalma düşüncesi yüreğimi yerinden ediyor, içimde depremlere sebep oluyordu. Tehlike. Aklımdan atamıyordum bunu.
Tanem döndüğünde başımı iki yana salladım ve kendimi düşüncelerimden kurtarmaya çalıştım. Kimse beni zorla Rüzgarlara götüremezdi ama ben de otele gitmenin mantıksızlığını kabul etmek zorundaydım. Ya başka bir ev bulacaktım ya da en başta düşündüğüm gibi sokaklarda sürünecektim… geceleri uyuduğum sıcacık yatağımı ve mis gibi kokan nevresimleri düşündüm. İnsan iyi şeylere ne kolay alışıyordu.
Tanem kahvelerin olduğu tepsiyi sehpanın üstüne koyunca kızlar gibi ben de kendi fincanımı aldım ve küçük bir yudum kahve içtim. En azından kızlar yanımdaydı. En azından onlara sahiptim ve bu duruma nasıl bir çözüm bulursak bulalım onların yanımda olacağını biliyordum.
Tanem kendi kahvesinden koca bir yudum aldı ve kaynar içeceğin kendisini nasıl yaktığını göstermek istercesine elini göğsüne götürdü. Yüzü hafifçe buruştu ama Tanem bize bakarak ellerini çırptı. “Çabuk, çabuk, çabuk…”
Bir yandan ona ayak uydurup kendimi yakmak pahasına kahvemi alelacele içerken bir yandan da madem bu kadar hızlı içmemiz gerekecekti, öyleyse neden kahve yaptı diye düşünmekten alamadım kendimi. Ama sanırım kahve onun sinirlerini yatıştırmasına yardımcı oluyordu.
Başımızda despot bir öğretmen gibi bekleyen Tanem, herkesin kahvesini bitirdiğine emin olduğunda başını karar vermişçesine aşağı doğru bir kez salladı ve hemen ardından ciddi bir şekilde bize baktı. “Plan basit. Evi hızlıca, çok hızlıca temizleyeceğiz. Nefes, temizliği sen yönet. Böylece hem hızlı olur hem de ev en temiz halinde olur. Beş kişiyiz, üç saatte evin hakkından kolayca geliriz. Sonra da,” Bu noktada bana dönüp derin bir nefes aldı. “Sen eşyalarını toplayıp Rüzgar’a geçeceksin. Başka bir yolu yok Nefes. Üzgünüm. Sokakta kalamazsın. Üstelik geçici bir durum. Otelden başka makul bir fikrin varsa dinlemeye açığım. Ama sen de biliyorsun ki başka bir şansımız yok.”
Belki de eve dönmeli, herkese bu şekilde yük olmayı bırakmalıydım.
İçimi karartan bu düşünceyi zihnimden atmak için başımı iki yana salladım. Omuz silkip ofladım, Tanem’e verecek bir cevabım yoktu. Ne tamam diyebiliyordum ne de başka bir fikirle gelebiliyordum.
“Rüzgar’a gerçeği söylemeyiz,” dedi Tanem kesin bir sesle. “Ona kızların annesinin seni bilmediklerini çünkü itiraz etmelerinden korktuğumuzu söyleyeceğim. Umalım da yesin. Yemezse de çaresine o zaman bakarız. Sonuçta benim sayemde arkadaşıyla ayrı eve çıkabildi. Ve babam bizim ayrı evlerde olduğumuzu bilmiyor. En kötü tehdit ederim.”
Söylediklerini anlıyordum ancak sindiremiyordum. Kimse benim için bu kadar uğraşmamalı, zor durumda kalmamalıydı. Üstelik istenmediğim bir evde yaşamak istemiyordum. İstensem dahi erkeklerin hiçbirine güvenmemem de cabasıydı… Ama Tanem’in inadının inat olduğunu da biliyordum.
İnadı inat olmasa bile ne yapacaktım ki? Seçeneklerim sınırlıydı. Sokakta mı daha güvende olurdum, Rüzgarların evinde mi? Peki ya en başından beri planları bu olan insanların arasındaysam? En başından beri Tanem’in planı beni Rüzgar’la bu şekilde baş başa bırakmaksa? Ya da Tolga’yla?
Bu çirkin düşünceleri aklımdan silmek istiyordum ama yapamıyordum. Tanem’e tüm kalbimle güvenmek istiyordum. Beni kafenin arka bahçesinden o almıştı. Beni hiç tanımıyorken bana evini o açmıştı. Bana bir kötülük yapmazdı.
Yapmazdı, yapmazdı…
Ama zihnim ona istese de yüzde yüz inanamıyordu.
Daha fazla oyalanmamamız için kızları organize ederek temizliğe başladım. Metanetli olmaya çalıştım ve bir süre boyunca yalnızca evi temizlemeye odaklandım. Hem temizlik yapmak sakinleştiriciydi, düşünmeyi kolaylaştırırdı.
Kızlarla her şeyi bitirdiğimizde saat üçe geliyordu ve evden çıkmak için bir saatim vardı. Yalvaran gözlerle Tanem’e baktım. “Ben… Tanem ben otele gideceğim.”
“Böyle bir şey yaparsan seninle sonsuza dek konuşmam.”
Büsbütün çaresiz hissediyordum. İçimde ölüme gidermişim gibi bir korku vardı. Onun benimle konuşmamasını elbette göze alamazdım ama ya başıma bir şey gelirse korkusundan hareket dahi edemiyordum.
Derken kapı çaldı.
Hızla Tanem’e dönüp gözlerine sorarcasına baktım. Duru’nun annesinin henüz gelmemesi gerekiyordu. Beni burada yakalarsa eşyalarımla beraber evden çıkmam imkânsız olurdu. Tanem de sanki benim düşündüklerimin aynısını düşünüyormuş gibi dehşet içinde bakarken zilin sesinden çok daha korkunç bir ses duydum.
Kapının açılma sesi.
Tanem’le ben aynı anda, “Yapma!” diye bağırırken Duru kapıyı çoktan aralamıştı bile. Kapı açılırken dönüp bize bakakaldı, sanki benim buradaki varlığımı tamamen unutarak boş bulunmuştu. Zavallı Duru, annesinin gelişiyle öyle dehşete düşmüştü ki belki de ekibin en zekisi olmasına rağmen kızcağızın kafası gitmişti.
Tanem anında duruşunu düzeltti. Sırtını dikleştirdi, çenesini havaya kaldırdı, yüzüne narin bir tebessüm yerleştirdi. Gözlerindeki endişe ve dehşet yok olup gitti. Sanki Duru’ya, “Sakin ol,” der gibiydi. Bu öyle hızlı gerçekleşti ki bir oyuncunun role girmesi gibi hızlı ve profesyoneldi.
Onu örnek almaya çalışarak hafifçe doğruldum ve gülümsemeye çalıştım. Benim tebessümüm Tanem’in gülüşünün aksine yapmacık ve saçma görünüyor olmalıydı ama umursamadım. Şu esnada Tanem’e uymaktan başka çarem yoktu. Burada söz konusu olan benim değil, onların hayatıydı. Başlarının derde girmesine izin veremezdim.
“Ah, Ayten teyzeciğim!” Tanem büyük bir coşkuyla kapıya doğru ilerledi, kadının elindeki valizi alıp hole koyduktan sonra ona sımsıkı sarıldı. Kadıncağız Tanem’e sarılırken göz göze geldiğimizde kaşları hafifçe çatıldı ve kim olduğumu merak edercesine yüzümü süzdü ama yüzünde bir kızgınlık hissetmediğim için az da olsa rahatladım.
Ayten teyze, Tanem’den çabucak ayrılıp Duru’yu kollarının arasına alırken onu yolda görseydim bile Duru’nun annesi olduğunu rahatça anlayabileceğimi fark ettim. Kocaman, masmavi ve dikkatli gözleri sanki Duru’nunkinin aynısıydı. Kabarık, kıvırcık ve küt kesilmiş saçları tam omuz hizasında bitiyordu ve bal köpüğü rengi Duru’nunkinin aynısıydı. Yuvarlak yüzleri, sevimli mimikleri… Kızı hık demiş, annesinin burnundan düşmüştü.
Ayten teyze Duru’ya sıkı sıkı sarıldıktan sonra Tanem’i de kollarının arasına aldı ve kızı bir sağa, bir sola sallayarak ona da sıkı sıkı sarıldı. “Nasılsın bebeğim?”
Tanem Ayten teyzenin sırtına pat pat vururken, “İyiyiz canım benim,” diye mırıldandı. Sesi bir dakika öncesine göre öyle sakin çıkmıştı ki şok içinde ona bakmaktan alamadım kendimi.
İkisi ayrıldığında Ayten teyze bir adımda karşıma geçti ve bana şöyle bir baktıktan sonra elimi tuttu. Önce elime, sonra kadının yüzüne hayretle bakakaldım. “Arkadaşınız mı buradaydı,” derken sesi sevecendi. Daha da kötüsü, cevabımı beklemeden beni kollarının arasına aldı ve Tanem’in sakinliğinin sebebini anlamama neden oldu.
Kolları sıcacıktı. Vücudu sıcacık bir koltuk gibiydi, sanki bir anda içine gömülmeme neden olmuştu. Ne yapacağımı bilemediğim için kollarımın iki yanda öylece duruyor olmasına aldırmadan iki eliyle birden sırtımı sıvazlıyordu. Tüm kaslarımın gevşediğini, az önceki tüm gerginliğime rağmen vücudumdaki her bir zerrenin rahatladığını hissettim. Kadının kolları arasındayken içimde sesini çok da duyamadığım kısık bir sesin beni olası bir tehlikeye karşı uyarmaya çalıştığının farkındaydım ama onu duyamıyordum. Sesi çok uzaklardaydı ve ben güvenli bir yerdeydim.
Ayten teyze geri çekildiğinde neye uğradığımı şaşırarak ona bakakaldım. Sanki Tanem ne yaşadığımı tamamen anlıyormuş gibi yüzünde kendini beğenmiş bir tebessümle orada duruyordu. Ayten teyze görmeden bana gözlerini devirdi ve ardından sevecen bir sesle, “Nefes benim çocukluktan arkadaşım Ayten teyze. İki günlüğüne kalmaya gelmişti, tam da gidiyordu.”
Tanem’in hızla bulduğu yalan içime su serptiyse de tepki veremedim çünkü Ayten teyze yanaklarımı avcunun içine almış, yüzümü inceliyordu. “Maşallah, ne tatlı kızmış. Eve mi gidiyordu? Yoksa ben geldim diye mi gidiyor? Vallahi darılırım bakın!”
Bu kadın resmen hiperaktifti! Ben daha sorularından hangisine önce cevap vereceğimi düşünürken Tanem atıldı. “Yok yok, o zaten gidecekti. Yani biz dışarı çıkıyorduk zaten. Ben hemen döneceğim Ayten teyze, sen keyfine bak!”
Ben tek kelime daha edemeden Tanem beni nazikçe sürükledi, dışarı çıkmadan hemen önce kadının yanağına sulu birer öpücük bıraktı ve apartmana çıkar çıkmaz kapıyı arkasından kapattı.
Sırt çantamı kollarımdan geçirdim ve Tanem’in koluna hafifçe vurdum. “Söylediklerinizden sonra korkunç birini canlandırmıştım kafamda. Ayten teyze çok tatlıymış.” Diye fısıldadım.
Tanem merdivenlerden inerken gülümsüyordu. “Tatlı sert annelerdendir. Bu haline bakma, damarına basmaya gelmez.”
Annelerin kategorilere ayrıldığını ilk kez duyuyordum. Ne diyeceğimi bilemediğim için omzumu silktim ve Tanem’in arkasından sokağa çıktım.
Hava oldukça serindi. İç çekerek kollarımı tuttuğumda Tanem, “Merak etme,” dedi. “Rüzgarlar bize çok yakın oturuyor. Babam baskın yaparsa sorun olmasın diye her şeyi düşündük ama iki senedir bir kere bile uğramadı.”
Sesindeki hüznü yakaladım ama dillendirmedim. Onu gücendirmekten korkuyordum. Onun yerine konuyu değiştirdim ve aklımdaki asıl soruya geldim. “Ben Rüzgarlarda kalamam.”
Tanem iç çekerek durdu ve kaldırımın ortasında bana döndü. Gözlerinde gerçek bir endişe vardı, ellerinden kayıp gitmemden korkuyordu sanki. “Bak,” dedi sakin ama ciddi bir sesle. “Biz tanışana dek ne yaşadın, bilmiyorum. Kolay şeyler olmadığını tahmin edebiliyorum. İnsanlardan korkman, kimseye güvenmemen… bunlar anormal değil. Belki bize bile güvenmesen haklısındır. Ama Rüzgâr benim kardeşim, onu tanıyorum. Sana zarar verecek bir şey yapmayı bırak, biri sana zarar vermeye kalkışırsa seni korur. Yemin ederim sana. Azıcık bile şüphem olsa seni ona emanet eder miyim? Veya başka bir çaremiz olduğuna inansam?”
Haklı olduğunu biliyordum. Başka çarem yoktu. Bu şehirde ne başka bir tanıdığım vardı ne de sırtımı yaslayabileceğim bir ailem. Sokaklarda başıma kötü bir şey gelmeyeceği ne malumdu? Rüzgar’ı en azından az da olsa tanıyordum.
Söylediklerini kabul ettiğimi söylemesem de yürümeye devam ederek durumu kabullendiğimi gösterdim ve zihnimi dağıtmak için başka bir konuya geçtim. “Ayten teyzeler bu yaptığınıza nasıl tamam dedi peki?”
“Onlar bilmiyor ki. Babamla asla konuşmazlar, annemi aldattığı için. Ayten teyzeye ve kızların annelerine göre biz dördümüz kiraya çıktık. Bu evin benim olduğunu ve aslında Rüzgarla kalıyor olmamız gerektiğini falan… hiçbir şeyi anlatmadık tabii ki. Yoksa asla izin vermezlerdi.”
Başımı sallarken adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalıştım. Her zamanki gibi depar atıyor, çok hızlı yürüyordu. Bense ona yetişmekte zorlanıyordum.
“Tanem!” diye inlerken nefes nefese kaldığımı fark ettiğinde pişmanlık dolu bir yüz ifadesiyle yavaşladı.
“Pardon, pardon!” dedi pişmanlık dolu bir yüz ifadesiyle. “Unutup duruyorum.”
Aniden durdu, “Zaten geldik,” dedi ve hemen önünde olduğumuz binanın duvarına yaslanıp alnını tuttu. Kaşlarını çatmış, tam karşıya bakıyordu. Gözlerini takip ettim ama baktığı yerde hiçbir şey yoktu.
“Ne oldu?”
“Yukarıda nasıl bir tablo çizmemiz gerektiğini düşünüyorum.” Sesi birazdan ciddi bir toplantıya girecekmişiz gibi ciddiydi.
“Nasıl yani?”
“Rüzgâr zekidir. Dikkatlidir. Gözlemcidir. Zaten tanıştığınız andan beri sana tip tip bakıyor. Farkında değilim zannediyor ama bir şeyleri sorguluyor. Neyi sorguluyor onu da anlamadım zaten. Zeynep’in arkadaşı dedik işte, neyi takıyorsun kafaya. Neyse. Şimdi bir yanlışımızda olaylar sarpa sarabilir. Gerçeği söylesek?” derken endişeyle gözlerime baktı. “Gerçeği söylersek o da bize destek olabilir.”
Bunu Tanem’in hatırı için birkaç saniye de olsa düşündüm ama hiçbir erkeğe güvenebileceğimi sanmıyordum. Ya beni yaka paça babama götürürse? Ya beni evden kovarsa? Bu evde güvende olacağımdan bile emin değilken üstelik. “Eğer evden kaçtığımı, babamların beni aradığını ona söyleyeceksek hemen şu an otele gidelim.”
“Bu çok mantıksız,” derken elini saçlarından geçirdi. “Söylemek işimizi kolaylaştıracak. Destekçimiz artacak. Söylememekse her an ayağımızı kaydırabilir…”
Derin bir iç çektim. Söyledikleri teoride mantıklıydı ama yalnızca teoride… Bir yanım ona güvenmiyordu. Diğer yanımsa küçücük bir kız çocuğu gibi utanıyordu. Taciz edilmiş olmak, ailem… utanması gereken belki onlardı ama ben utanıyordum. Sanki üstümde kara bir leke varmış da kimsenin onu görmesine, bilmesine izin vermemeliymişim gibi.
“Hayır,” dedim net bir sesle. “Tekrar söylüyorum-“
“Tamam, tamam! Yukarı çıkalım, onlara senin Zeynep’le biraz tartıştığını, gidecek yerin olmadığını söyleyelim. Bulabildiğim en iyi yalan bu. En azından bir hafta falan kurtarır, sonra da Ayten teyze gider, biz de barıştığınızı söyleriz. Ne dersin?”
Zihnimde biraz tarttıktan sonra başımla onayladım.
Rüzgar’ın insafına kalmıştım, üstelik sorun bu bile değildi. Asıl sorun, dünya üzerindeki tüm erkeklerden canım pahasına korkarken iki adamla beraber bir hafta geçirmek zorunda kalmış olmamdı.
Apartmanın kapısından içeri girerken derin bir nefes aldım ve annemi düşünerek sakin olmaya çalıştım.
*
Rüzgâr ve Tolga, Tanemlerin evinin iki alt sokağında oturuyordu. Üç katlı binanın dış cephesi yeşil-sarı renklere boyanmıştı. Binanın içine girdiğimizde ışıklar otomatik olarak yandı ve koridorların da yeşilin yumuşak bir tonuna boyandığını gördüm böylece.
Merdivenlerden çıkarken Tanem’in önden gitmesine izin verdim. “Onları tanıdıkça çok seveceksin, aslında çok iyi çocuklar…” diye konuşarak merdivenleri tırmanırken sanki benimle değil de kendiyle konuşur gibi bir havası vardı. Arkasında onu takip ediyor olsam da kalbimin göğsümü zorlayarak attığını, nefeslerimin daralıp sıklaştığının farkında değildi. Bunun öylesine bir gerginlik olduğunu zannediyor olmalıydı ama ben buradan, onlardan, insanlardan gerçekten korkuyordum. Üstelik bunu ben bile yeni yeni fark ediyordum… Evden ilk kaçtığımda caddelerin, sokakların, otobüsteki insanların beni korkutması bana hiç garip gelmemişti; hepsi yabancıydı, ben hiç bilmediğim bir yerdeydim… Elbette normaldi.
Peki ya şimdi? Rüzgâr ve Tolga’yla sahile gitmiştik. Onları az da olsa tanımıştım. Belki evlerinde rahat rahat kalacak kadar değil ama… beni öldürecek tipler olmadıkları da belliydi. En azından mantıklı düşünmeye çalıştığımda bunu görebiliyordum. Her şeyden önce Rüzgâr, Tanem’in kardeşiydi. Tanem onu çok iyi tanıyor olmalıydı, söylediği gibi beni güvenmediği birine asla emanet etmezdi. Öte yandan bu fazlasıyla mantıklı düşünceler kalbimin korkularına fayda sağlamıyordu. Merdivenleri çıkarken kalbimin hızlanmasına sarf ettiğim fiziksel eforun değil, endişelerimin sebep olduğunu biliyordum. Ve kendi kendimi nasıl telkin edeceğime dair hiçbir fikrim yoktu.
Nefes almakta zorlanırken merdivenleri çıkmaya zorladım kendimi. Kendi öz babam bana zarar vermeye kalkmıştı. Yıllardır neredeyse her gün gösterdiği şiddet bir yana, beni başka bir adamın önüne atmıştı. Halam da ondan farksızdı. Kanımdan olan insanlar böyleyken Tanem’e, hiç tanımadığım birine nasıl güvenmiştim? Rüzgar’a ve Tolga’ya nasıl güvenecektim?
Ben zihnimin içindeki düşüncelerle boğuşurken Tanem aniden durarak zihnimin içindeki kavgadan beni çıkarıp aldı ve ayaklarımın yere basmasına neden oldu. Şaşkın ve gergin bakışlarla etrafı kontrol ettim. Karşılıklı duran iki ev kapısının arasında, apartman boşluğundaydık.
Tanem hiç beklemeden zili çaldığında gerginlikten neredeyse ağlamak üzereydim. Parmak uçlarıma kadar tüm vücudum uyuşmuştu sanki. Gözyaşlarımı ve boğazıma ansızın oturan yumruyu yutkunmaya çalıştım, kalbimi yatıştırabilirmişim gibi elimi göğsüme koydum. Nabzım kaç atıyordu bilmiyordum ama tehlikeli bir sınırda olduğuna emindim.
Kapı çok geçmeden açıldığında ardında Rüzgâr; sahildeki halinden çok daha farklıydı. Çok… paspaldı, onu tanımlayabilecek tek kelime buydu. Saçlarına herhalde yataktan kalktıktan sonra hiç dokunmamıştı çünkü her bir teli bir diğerine küsmüş gibi ayrı bir yöne bakıyordu. Sakalları biraz uzamıştı, onu olduğundan olgun gösteriyordu. Üstünde siyah bir tişörtle siyah bir şort vardı.
Tanem’i gördüğünde hafifçe gülümsedi, hemen ardından gözleri bana kaydığında kaşları çatıldı. İçimde bir şeyin, onun kaşlarının çatılmasına sebep olmaktan huzursuz olduğunu hissettim ama bu düşünceyi arka plana attım hızlıca. Zaten canım burnumdaydı, bir de kendi hislerimi sorgulayacak halim yoktu.
“Kızlar?” dedi şaşkın bir ses tonuyla.
“Sevgili kardeşim?” diye yanıtladı Tanem, hiç ikiletmeden.
Bir süre sessizlik uzadı, bakışlarım gergin bir şekilde ikisinin üzerinde gidip gelirken sonunda Tanem’in iç çektiğini duydum.
“Ee? İki hanımefendiyi kapı ağzında mı bekleteceksin?”
Rüzgâr saçlarını kaşıdı, utanmış gibi yüzünü buruşturdu. “Pardon, şaşırdım sadece. Buyurun, içeri geçin.”
Tanem ayakkabılarını çıkarıp hızla içeri geçti. Ben de kendi ayakkabılarımı çıkarırken Rüzgar’ın bana şüpheli gözlerle baktığını görmemişim gibi davrandım. Ona, beni ne zaman görse böyle dik dik bakmaması gerektiğini söylemek yerine sakin adımlarla içeri geçtim ve gözlerimi Rüzgar’dan kaçırmak için bir bahane bulduğuma sevinerek eve göz gezdirdim.
Dış kapı direkt olarak salona ve onunla birleşik olan mutfağa açılıyordu. Birbiriyle tamamen uyumsuz olan koyu yeşil ve bordo koltuklar buranın bir öğrenci evi olduğunu belli etmek için oradaydı sanki.
“Kapıda kalmayın,” diyen Rüzgar’ı duyduğumda ilerleyip yeşil koltuğun en ucuna ve en köşesine oturdum. Dizlerimi birleştirdim ve bakışlarımı hemen solumda kalan pencereye çevirdim.
“Hayırdır, iyi misiniz?”
Rüzgar’a bakmak için kendimi zorlamam gerekti.
Tanem hemen yanıma oturmuştu, Rüzgâr karşımızdaki koltuğa geçip dirseklerini bacağına yasladı ve endişeli gözlerini bana dikti. Olan her neyse benle ilgili olduğunu tahmin ettiğini görebiliyordum. Bir sorun olmasa burada ne işim vardı, değil mi?
Tanem boğazını temizledi, derin bir nefes aldı ve saçlarını geriye savurdu. “Şey… Zeynep’le biraz kavga ettiler.”
Rüzgar’ın kaşları daha da çatıldı. “Zeynep ve Nefes mi?”
İsimlerimizi onun ağzından duyunca uydurduğumuz yalanın ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Benle Ece? Belki. Benle Tanem? Yani, belki. Tanem’le Ece? Muhtemelen. Duru ve herhangi biri? Neden olmasın! Ama ben ve Zeynep? Kulağa büsbütün manasız geliyordu. İkimizi kavga ederken hayal bile edemiyordum.
Tanem’in gergin gülüşüyle onun da aynı şeyi düşündüğünü fark ettim Ama hızla cevap verdi. “Zeynep çok sakin, bilirsin ama Nefes biraz dediğim dedik.”
“Hiç… öyle biri gibi görünmüyordu,” derken kaşları çatılmış, her zamanki şüpheci bakışları üzerime konmuştu.
“Ya… İşte aynı evde yaşamak bir başka oluyor!” derken Tanem’in sesi neredeyse titriyordu. “Çok yakın arkadaşlar, elbet düzeltirler de… Yani Nefes birkaç günlüğüne sizde kalsa olur mu diyecektim. Olaylar biraz soğusun.”
Rüzgar’ın kaşları havalandı. Gözlerini Tanem’den alıp bana çevirdi, sonra tekrar Tanem’e baktı… ve sonra yeniden bana döndü. “Bizde?”
Tanem başını hızla salladı. “Sizde. Şimdi kız nereye gitsin?”
“Ne için kavga ettiler de Zeynep kızı evden kovdu? Öyle bir şey yapmaz ki o.”
Tanem’in gülüşü gergindi. “Aslında Zeynep evden kovmadı. Nefes’in inadı katır gibi, ben onunla aynı yerde durmam diye tutturdu. Aslında otele gidecekti ama zor ikna ettim buraya gelmeye. En azından sakinleşip düşün falan dedim…”
Sesi azalarak yok oldu. Sanki söylediklerinin ne kadar manasız olduğunu kendisi de fark etmiş gibi kendine güveni azalmıştı. Onun, benim için kendi kardeşine yalan söylediğini kendime hatırlatarak yutkundum. Zor bir duruma düşmesine izin veremezdim.
“Asla dönmem o eve!” dedim kesin bir sesle. Hala nefeslerimi düzeltemediğim için sesim bir garip çıkmıştı ama sus pus oturmamdan iyi değil miydi? “Sırf sen ısrar ettin diye buraya geldim ama ben otele gideceğim Tanem, işte o kadar!”
Rüzgar’dan her türlü tepkiyi bekliyordum. Yalan söylediğimizi ilan edip kızmasını, inanmayıp sorgulamaya devam etmesini, kaşları çatık bir şekilde sonsuza dek oturmasını… ama o hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Gülmeye başladı. Bir kaşını kaldırmış, diğerini indirmiş; absürt bir surat ifadesiyle gülerek bana bakıyordu. “Senin içinden böyle biri çıkacağını söylesen inanmazdım.”
Sanki bu söylediği bir hakaretmiş gibi çenemi kaldırıp kaşlarımı çattım. Affet beni Zeynep. “Hakkımı savunuyorum sadece,” dedim. “Zeynep’le aynı eve ölsem dönmem. Ama dershaneye devam etmem gerekiyor, en iyisi yeni bir ev bulana kadar otele gitmem. Ama Tanem tutturdu bir hafta Rüzgar’da kal, biraz düşün diye…”
Çatık kaşlarımla sanki ona çok kızgınmışım gibi Tanem’e baktığımda gözlerindeki gizlemeye çalıştığı şaşkınlık parıltılarını görmemişim gibi davranarak yeniden Rüzgar’a döndüm. Çattığım kaşlarıma şaşkınlıkla bakıyor, sanki inanmakla inanmamak arasında gidip geliyordu.
Bu halim onu eğlendirmiş gibi gülüşü genişledi. Onun bu tavrı beni sinir ettiği için bu kez sahiden, kaşlarımı daha da fazla çattım ama beni umursamadı. “Ne oldu bilmiyorum ama Tanem haklı… Otel ne ayrıca, aileden zenginsin de haberimiz mi yok? Otele para mı yetişir? Tolga evde yok ama sorun edeceğini sanmıyorum, ben konuşurum onunla. Burada kalıp biraz düşün, ne yapacağına karar ver.”
Ona teşekkür edercesine gülümsemeye çalıştım, ne olursa olsun bana yardım etmeyi kabul etmişti ne de olsa ama yüz kaslarım sanki kaskatı kesilmişti. İçten içe bir yanım, onun bu teklifi kabul etmemesini istiyordu. Hem rahatlamış hem de korkmuş hissediyorken suratımın ne kadar garip göründüğünü ancak tahmin edebiliyordum.
Tanem yanımda rahatlamış gibi derin bir nefes verdi. Ben de onun gibi rahatlamış olmayı dilerdim ama bana tamamen yabancı bir evde, yabancı iki yetişkin erkekle bir başıma kalacağım için rahatlamanın tam tersi duygular içerisindeydim. Biraz ötedeki pencereden atlamakla köşeye geçip hüngür hüngür ağlamak arasında gidip geliyordum ama bunun yerine gülümsemeye devam ettim.
“O zaman ben eve gideyim,” dediğinde hızla Tanem’e döndüm ve gözlerine yalvarırcasına baktım. Garipti ama kendimi annesi tarafından terk edilmek üzere olan bir çocuk gibi hissediyordum. Üstelik Rüzgar’la bir başıma kalmaya da hazır değildim.
Tanem beni anladı ve bizimle birkaç saat daha kaldı. Tüm bu sürede Rüzgâr bizimle neredeyse hiç konuşmadı ve sanki benim buna ihtiyacım olduğunu bir şekilde biliyormuş gibi bizi yalnız bıraktı. Vizelere çalışması gerektiğini söyleyerek bizi yalnız bıraktığında biraz olsun rahatladım. Ne yazık ki Tanem’in sonsuza dek yanımda kalamayacağının farkındaydım.
Gün akşama dönerken uzanıp elimi tuttu ve “Ayten teyze de kızlar da merak edecek artık,” diye fısıldadı. Rüzgâr içeride, mutfaktaydı. “Burada güvendesin. Söz veriyorum.”
Bunu bilemezdi. Rüzgâr onun kardeşiydi, elbette iyi biri olduğunu düşünürdü.
Tanem ayağa kalktığında göğsüm iyice daraldı. İçeri doğru, “Rüzgâr, ben gidiyorum!” diye seslendiğinde titreyen ellerimi gizlemek için ceplerime soktum.
Onunla kapıya yürüdüm. “Bir şey olursa ne yapacağım? Telefonum bile yok.”
“Rüzgar’dan istersen telefonunu kullanmana izin verir,” dedi Tanem rahat bir tavırla. “Ben neysem o da o. Ne olursun bu kadar gerilme, ben de kötü oluyorum bak.”
Rüzgâr’ın mutfaktan çıktığını gördüğünde elini yanağıma koydu ve hızla fısıldadı. “Her şey yolunda. Merak etme. Seni çok seviyorum.” Rüzgâr yaklaştığında elini çekip kardeşine genişçe gülümsedi. “Nefes size emanet. Kıza öküz gibi davranmayın, tamam mı?”
Rüzgâr gözlerini devirdi ve Tanem’e tek koluyla sarıldı. “Boşboğazlık etme. Ben dünyanın en efendi adamıyım.”
“İçgörü ya… biraz içgörü…”
Tanem Rüzgar’dan bir cevap beklemeden kapıyı açtı ve ikimize de el salladı. “Hadi kendinize iyi bakın. Bir şey olursa beni ararsınız,” derken ayakkabılarını bağladı ve ardından merdivenlerden inmeye başladı.
Annem hiç olmamıştı ama herhalde bir annem olsaydı, beni bir komşuda ya da okulda bırakıp giderken böyle hissederdim. Sanki Tanem yanımdayken beni her şeyden koruyabilirmiş gibi garip bir illüzyona kapılmıştım. O da benimle yaşıt, genç bir kızdı oysa. İkimizin gücü de birçok şeye yetmezdi.
Yine de onun yanındayken de olsa güvende hissedebiliyor olmak etrafımı saran hoş bir histi.
Kapıyı kapattıktan sonra bir süre yerimden kıpırdamadan kapıya boş boş baktığımı fark ettiğimde Rüzgar’a kaçamak bir bakış attım. O da yerinden hiç kıpırdamamıştı ama kapıya bakmıyordu. Doğrudan bana bakıyordu.
Kapıya bakma transımdan çıktığımı fark ettiğinde, “Ee…” diye mırıldandı anlamsız bir şekilde. “Sana evi gezdirmemi ister misin?”
Terleyen avuç içlerimi silmek için pantolonuma bastırdım ve sesimin çok gergin çıkmaması için elimden geleni yaparak, “Olur,” dedim kısaca. Zihnimde bana evi gezdirirken bir odaya kapattığı ya da daha korkunç şeyler yaptığı görüntüler belirdiğinde onları yok saymamı sağlayacakmış gibi gözlerimi kırpıştırdım.
O iyi biri, diye telkin etmeye çalıştım kendimi. Ailen gibi değil, geçmişte tanıdığın insanlar gibi değil…
Bana gülümsedi ama gülüşü her zamanki rahat gülüşlerinden değildi. Sanki benimle baş başa kaldığı için o da gerilmişti ama bu çok saçma bir düşünceydi. Onun gerilmek için hiçbir sebebi yoktu ne de olsa.
Salonla birleşik olan mutfağa ilerleyip tezgahların önünde durdu. “Gördüğün gibi burası mutfak,” dedi. “Kendi evin gibi rahatına bak. Ben yemek yapmayı pek beceremiyorum ama Tolga sağlıklı beslenme konusunda takıntılıdır. Bir de kendi yemeklerini kendi pişirir ve başkasının yaptığı şeyleri yemez. Ayrıca tek başına yemek yer. Ben de genelde dışarıda yer gelirim… o yüzden kendine bir şeyler yapsan da fazla fazla yapmamanı tavsiye ederim.”
Tolga’nın garip yemek alışkanlıklarıyla ilgilenmediğim için zihnimin arkasına attım. Bu evde yemek yapacak kadar rahat hissedeceğimi pek sanmıyordum ama yine de nezaketle bunları anlatmasını takdir ederek başımı teşekkür edercesine salladım.
Temiz bir mutfakları vardı. Kızlarınkine göre biraz daha küçüktü, dolap kapakları bembeyazdı ve iki kişilik küçük de bir masaları vardı.
Sol taraftaki küçük holü ve kapalı iki kapıyı gösterdi. “Şu soldaki benim odam, sağdaki de Tolga’nın odası. Şimdi açmayayım çünkü baya dağınık. Salonu da zaten gördün. Ev çok küçük ama bize yetiyor.”
Gergince gülümsedim ve peşinden salona geçtim. Yine yeşil koltuğa, tam karşısına oturduğumda kaşlarını çatmış beni izliyordu.
“Tartıştığınız için mi canın bu kadar sıkkın?”
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Efendim?”
“Geldiğinden beri çok gerginsin. Zeynep’le olan tartışmanızdan dolayı mı diyorum.”
“Hı…”
Gayriihtiyari verdiğim tepki komiğime gidince aniden sustum. İki dakika içinde söylediğimiz yalanı bile unutmuşken Tanem bir de bu yalanı sürdürmemi bekliyordu benden. Önümüzdeki birkaç gün korkunç olacaktı.
“Evet,” dedim aramızdaki garipliği azaltmak için. “Kavga ettik ya, gerildim.”
“Olur böyle şeyler.” Tavrı rahattı, yalan söylediğimizi anladıysa bile çaktırmıyordu. Belki de anlamamıştı. Tüm kalbimle anlamamış olmasını umuyordum. “Düzeltirsiniz,” diye devam etti aynı rahat tavırla. “Aç mısın?”
“Yok, teşekkür ederim.”
“Çay, kahve, su ya da başka herhangi bir şey ister misin?”
“Yok, teşekkür ederim.”
“Var, teşekkür ederim.”
“Efendim?”
“Robot musun diye kontrol etmek için absürt bir cevap verdim. Neyse ki değilmişsin.”
Hiç güleceğim yoktu ama öyle ciddi bir yüz ifadesiyle öyle saçma şeyler söylüyordu ki komik görünüyordu. Dudaklarımın arasından kaçan gülüşü gizlemek ister gibi elimi yüzüme götürdüm. “Tamam, çay alırım o zaman.”
Rüzgâr, ondan bir şey istediğim için memnun olmuş gibi gülümsedi ve hiçbir şey söylemeden mutfağa geçti. O gittiğinde sanki üstümdeki baskı ortadan kalkmış gibi rahatlayarak derin bir nefes verdim. Ayağa kalkıp salonu incelemeye koyuldum. Pencerenin sağ yanındaki duvarda küçük ve eski görünen bir televizyon vardı. Altında eski, beyaz kutuya benzer elektronik bir alet vardı. Kaşlarımı çatarak yaklaştım ama ne olduğunu anlayamadım. Pencerenin diğer yanındaysa kahverengi sehpalar, üstünde bir çerçevede aile fotoğrafı görünüyordu.
Çerçeveyi ellememek için diz çöküp fotoğrafa yakından baktım. Kar tutmuş bir kış günüydü. Kocaman bir kulenin hemen önünde siyah saçlı, beyaz tenli bir adamla esmer bir kadın kol kola girmişti. Adam kucağında bir bebeği tutuyordu, kadınsa küçük bir kızın elinden tutuyordu. Gözlerimi kısarak baktığımda bebeğin Tanem olduğunu fark ettim. Gözleri hiç değişmemişti. Uzun görmeye alışık olduğum saçları bu kez yüzünün iki yanında kısacıktı. Kameraya gülümsemeyen tek kişi oydu, sanki her şeyden rahatsızmış gibi bir ifadesi vardı.
Rüzgar’ın çayımı getirdiğini fark ettiğimde irkilerek ayağa kalktım. Aniden kalkmış olmalıydım ki başım hafifçe döndü, belli etmemeye çalışarak duvardan destek aldım ve bir iki saniye bekledim.
Dünya dönmeyi bıraktığında koltuğa geçtim ve “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
Rüzgâr gülümsedi, “En sevdiğim fotoğraflardan biri,” dedi. “İstanbul.”
Dönüp fotoğrafa bir kez daha baktım. “Önünde durduğunuz yer neresi?”
Bana bunu bilmediğime inanamıyormuş gibi baktı. “Galata Kulesi. Gerçi hiç hatırlamıyorum, baksana bebekmişim.”
Gülümsedim ve çayımdan bir yudum aldım. Mutlu aile tabloları beni hep çok garip etkilerdi. Bir uzay filmi izlemek gibiydi sanki. Evrenin, yıldızların, diğer dünyaların orada bir yerlerde var olduğunu biliyordum, tıpkı ömrümce hiçbirine yakından bakamayacağımı bildiğim gibi.
Birilerinin ailesi vardı. Birilerinin anne babası beraber kol kola girer, gülümseyerek poz verirdi.
Ben annemin mezarını ziyaret eder, toprağını okşardım.
“Sen benim odamda uyursun,” dedi Rüzgâr birden. Sesi beni kendi buhranlı dünyamdan koparıp aldı. Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım birkaç kez.
“Öyle şey olmaz,” dedim. “Kızların evde de ben salonda uyuyordum. Merak etme. Burada yatarım.”
“Benimle kavga etme, Nefes. Odamda uyursun. Ben zaten çok geç yatıyorum. Ne yapacağım, sen burada uyu diye erkenden odama mı gideceğim? Onun yerine sen odada uyu, ben kafama göre takılayım.”
Bana iyilik yaptığını zannettiğini biliyordum ama odasında uyuduğumu düşündüğüm anda bile ensemden soğuk terler boşalıyordu. Beni odaya kapatır mıydı? Odadan çıktığımda değişik bir manzarayla karşılaşır mıydım? Ya da odaya aniden girip beni gafil avlamaya çalışır mıydı?
“Ben… ben burada uyurum Rüzgâr,” dedim. “Gerçekten.”
“Burası çok ortada,” dedi inatçı bir sesle. “Dört duvarı yok, mutfak bile burada. Rahat edemezsin. Ben gidip odamı toparlayayım, dağınıklığı ortadan kalksın. Merak etme, zaten çoğu zaman koltukta uyuyakalıyorum normalde de.”
Bana bir cevap hakkı tanımadan odasına ilerledi ve kapıyı arkasından kapattı. Çayımdan yükselen taze dumanlara baktım. İki kardeş birbirine fiziksel olarak hiç benzemiyor olabilirdi ama tek bir huyları, onların kardeş olduğuna inanmaya yeterdi; inatları.
*
Rüzgar’ın odası çok dağınıktı. Bu odaya girmeme izin vermeden önce topladığı için bu durum daha da garipti; bu toplu haliyse dağınık halini hayal bile edemiyordum. Küçük bir odaydı; pencerenin hemen önünde tek kişilik yatağı siyah bir nevresimle örtülmüştü. Yatak başlığının üstünde birçok poster ve afiş asılıydı. Filmlere ait olduklarını düşünüyordum ama hiçbiri bende bir şey uyandırmıyordu.
Yatağının hemen yanındaki masanın üstü ders kitaplarıyla, defterlerle ve birkaç romanla doluydu. Kitaplar! Hayatım öyle hızlı değişmiş, hayatta kalmak öyle zorlaşmıştı ki kitapları tamamen unutmak zorunda kalmıştım. Fakat masanın üstünde duran kitapları gördüğüm anda parmaklarım kaşındı sanki. Sayfaları özlemiştim, dokusunu, kokusunu… Eşyalarını karıştırdığım için kendimi kötü hissetsem de kendime engel olamayarak üst üste duran üç romanın isimlerine baktım; Sissoylu, Dune, Harry Potter.
Hiçbirini okumamıştım.
Üstümü değiştirip pijamalarımı giydikten sonra Harry Potter’ı elime aldım ve yatağın içine girdim. Rüzgâr nevresimleri değiştirdiğini söylemişti, zaten kokusundan da belliydi. Hayatım boyunca düzgün bir yatakta yattığımı hiç hatırlamıyordum, bu yüzden içimde garip bir heyecan vardı.
Kendimi yatağa bıraktığımda sanki kumaş parçası etrafımı sarıp tüm zerrelerimi tek tek rahatlatıyormuş gibi hissettim. Sanki bu kadar rahatlamak, böylesine rahat bir yerde yatmak bile bir suçmuş gibi hisseden yanım kıpırdandı içimde. Rahatsızca önce sağıma, sonra soluma döndüm. Ama mümkün değildi. Bu yatak çok rahattı. Yarın koltukta uyumak için daha çok ısrar etmeliydim.
Doğruldum ve sırtımı başlığa verdikten sonra yanıma aldığım kitabı kucağıma koydum. Pikeyi üstüme çektim, kitabı açtım ve haftalar sonra ilk kez bir kitap okuyabiliyor olmanın keyfine odaklanmaya çalıştım. Elimi sayfanın üstünde ağır ağır gezdirdim, başımı kitaba gömüp hafifçe kokladım.
Kitap okurken içimde hep ya biri uyanırsa ya kapımı açarsa ve yakalanırsam korkusuyla okurdum. Yakalansam başıma gelecekleri tahayyül bile edemezdim. Kitap okumam bir yana, kitabın nereden geldiğine dair değişik görülere sahip olur, yalnızca bunun için bile beni mahvedebilirlerdi. İşte bu yüzden, bir kulağım hep holde olurdu; bir ses duyarsam hemen uyuyor taklidi yapabilmek için. Elimden gelse nefes bile almazdım sesim çıkmasın diye.
Oysa şimdi, buradaydım işte. Özgürce elimdeki kitaba bakıyor, okumak için aceleye gerek duymuyordum. Pencereden sokak lambasının loş sarı ışığı vuruyordu kitabın üstüne. Başka bir ışığa ihtiyacım yoktu. Kendi kendime gülümsedim ve o tebessüm yüzümden hiç silinmeden kitabı okumaya başladım.
Harry’nin merdivenin altında yaşadığı üzücü hayatı okurken içlenmekten alamadım kendimi. Bir evde önemsiz hissetmenin ne demek olduğunu en iyi ben bilirdim ne de olsa. Kendi hikayeme bu denli benzer bir şey okurken sayfaların arasında öyle kayboldum ki bir süre tüm endişelerimi, nerede olduğumu, neden korktuğumu unuttum.
Kitap beni öyküsünün içinde öyle bir sürüklüyordu ki salondan gelen ilk birkaç pat-küt sesini duysam da önemsemedim. Harry’nin bir büyücü olması daha önemliydi. Hogwarts’a gidebilecek miydi?
Tam da Hagrid onu elinde biletiyle bir başına bıraktığında dikkatim dağıldı ve içeriden ne çok ses geldiğini duymaya başladım. Pat pat pat. Pat. Pat. Pat pat. Öyle garip seslerdi ki sanki birileri silah atıyordu. Bu mümkün müydü? Rüzgar’ın bir silahı olsa Tanem’in haberi olurdu herhalde, değil mi? Ve beni uyarırdı. Değil mi?
Hızlanan kalbimi rahatlatmak için elimi göğsüme yerleştirip gözlerimi kapadım. Sakin ol Nefes… bu mümkün değil.
Gözlerimi hızla açmama, içeriden gelen silah seslerinin aniden artması sebep oldu. Öyle hızla kalktım ki yataktan ayağımı masanın köşesine vurup inledim. Ayağımı acı içinde tutarken korku dolu gözlerim odada dolaşıyordu. Seslerse hala devam ediyordu, normal bir silah bile değildi bu! Resmen taramalı tüfeğe benziyordu! Ve sesler asla kesilmiyordu…
En başından beri korktuğum başıma mı geliyordu? Korkuyordum korkmasına ama bu ihtimalin çok saçma olduğunu düşünmüştüm hep. Hiç gerçekten inanmamıştım. Rüzgar’ın güvenilir biri olduğunu düşünmüştüm, efendi bir çocuk olduğunu, o gün kafede söylediklerinin basit bir kabalık olduğunu… Bunlara inandırmıştım kendimi! Ne kadar saftım! Öz ailem bile beni korumazken Rüzgar’dan ya da Tanem’den nasıl bir iyilik bekleyebilmiştim ki?
İyi de içeride neden silahla atış yapıyordu ki? Neden odama gelip beni tehdit etmek yerine içeriden seslerle beni korkutmaya çalışıyordu? Hem komşular duymuyor muydu bu sesleri? Kimse polisi aramayacak mıydı? Hadi ben köyün ücra bir gecekondusunda yaşamıştım ama burası şehrin ortasında bir evdi!
Her şey çok saçmaydı.
Dolan gözlerimi sildim, şu anda ağlamakla uğraşamazdım. Evden kaçtığım gibi buradan da kaçmasını başarabilirdim! Kimseye muhtaç değildim, gerekirse camilerde yatardım ama başka birinin bana hükmetmesine ya da zarar vermesine asla izin vermeyecektim.
Odayı tekrar taradım. Kitaplığın köşesinde, bir ödüle benzeyen ama istediğim gibi ağır görünen bir heykelcik bulunca onu almak için minik adımlarla küçük kitaplığa ilerledim. Üzerinde, suya atlamak üzereymiş gibi görünen altından bir insan vardı ve Yüzme Yarışması 1.si yazıyordu. Elime alıp şöyle bir tarttım, hakikaten ağırdı. İş görürdü.
Odanın kapısını sessizce açıp içeri ilerledim.
Dar koridor karanlıktı. Rüzgar’ın oturduğu koltuk duvarın arkasında kaldığı için onu göremiyordum ama karşı duvara yansıyan gölgesi tehditkâr ve hareketliydi. Bir şeyle savaşır gibi bir hali vardı. Üstelik silah sesleri de devam ediyordu… sinir krizi gibi bir şey geçiriyor olabilir miydi?
En sessiz ve yavaş halimle koridorda ilerledim ve duvarın en sonuna kadar ilerledim. Sırtımı duvara yaslayıp sakin olmaya zorladım kendimi. İçerideki sesler bu sırada kesildi ve ev sessizleşti. Rüzgâr sahiden birini vurmuş olabilir miydi? Ya da Tolga?
Yanlış mı duymuştum acaba? Belki de kitap okurken uykum gelmişti ve uykuyla uyanıklık arasındaki o aralıkta rüya görmüştüm, sonra da gerçek zannetmiştim. Elimdeki ödüle baktım, bununla ne yapabilirdim ki zaten? Aptalca davranıyordum.
Ödülü bir yenilgiye uğramışım gibi indirdim ve odama gitmek için arkamı döndüm. Aynı anda silah sesleri yeniden başladı, taramalı tüfek gibi, ardı ardına…
Her ne oluyorsa durdurmak zorundaydım bunu! Başka çaresi yoktu!
Kendimi cesaretlendirmek için derin bir nefes aldım, elimdeki ödülü beni koruyacakmış gibi havaya kaldırdım duvarın köşesini dönüp hızla salona daldım.
Rüzgâr beni gördüğünde deli gibi çığlık atmaya başladı, bir süre sonra fark ettim ki ben de onunla bağırıyordum. Salondan içeri bir deli gibi, avazım çıktığı kadar bağırarak girmiştim ve Rüzgâr sadece… koltukta oturuyordu?
Çığlık atmayı kesip elimi ağzıma götürdüm, sanki bağırışımı geri alabilecekmişim gibi. O da bağırdığı yeni fark etmiş gibi görünerek gözlerini kocaman açtı ve bağırmayı kesti. İki deli gibi odanın iki ucundan birbirimize bakıyorduk. Gözlerimi kırpıştırırken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Ne yaptığını ve o seslerin nereden geldiğini anlamaya çalışarak etrafa, ona göz attım. Vücudum bir tür şok içindeydi, yalnızca gözbebeklerimi hareket ettirebiliyordum.
Üstünde siyah bir atlet, altında çizgili bir pijama altıyla bağdaş kurmuş oturuyordu. Elinde gündüz gördüğüm o küçük, beyaz elektronik aletlerden birini tutuyordu. Kendimde bu gücü bulduğumda başımı televizyona çevirdim; ekranda bir silah ve karşısında asker kıyafeti giymiş birkaç adam vardı. Görüntü ekranda donduğu için kaşlarımı çattım.
“Ben…”
Rüzgâr, sanki sesimi duymak onun çözülmesini sağlamış gibi gözlerini birkaç kez kırpıştırıp ayağa kalktı. “Sen deli misin?”
“Ben…”
“Neden gecenin bir yarısı bağırıp çağırarak odama giriyorsun?”
Burası teknik olarak onun odası değil, salonuydu ama bunu söylemedim. Bunun yerine sadece yutkundum çünkü ne diyeceğimi bilemiyordum. Silah sesi duyduğuma emindim.
“Ben…”
Bana doğru birkaç adım attı. “Kızım sen manyak mısın?”
Bana doğru seri birkaç adım daha attı ve hemen önümde durdu. Bu kadar uzun olduğunu daha önce nasıl fark etmemiştim? Ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalıyordum. Kaşlarını çatmış, öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış, sanki kendini tutmaya çalışıyormuş gibi çenesini sıkmıştı.
Öfkesinin altında ezildi zihnim. Söyleyecek bir şeyim vardıysa bile sanki uçtu gitti aklımdan. Birkaç kez ağzımı açıp kapadım ama sesimi çıkaramadım. Korkuyla atan kalbimi sakinleştirmek için elimi göğsüme götürüp başımı eğdim gözlerini görmemek için. “Silah sesleri duydum!” dedim bir çırpıda.
Başımı kaldırıp tepkisine bakmaya cesaret edemediğim için gözlerimi ayaklarımızın arasındaki halının desenlerine diktim. Dikdörtgen baklava desenleri tıpkı duygularım gibi iç içe geçiyordu.
“Ne?”
Oflayarak başımı kaldırdım ve sanki onunla göz göze gelmem için başıma silah dayamış gibi bir bıkkınlıkla gözlerine baktım. “Silah. Sesleri. Duydum,” dedim tane tane, neden olduğunu anlamadığım bir öfkeyle. “Korktum.”
Yumuşayacağını zannettim. Bir an için, küçük bir an için.
Ama o her iki elini beline attı, bir kaşını kaldırıp yargılayan gözlerini gözlerime dikti. “Televizyondan gelen silah seslerini gerçek sandın ve adam öldürüyorum mu zannettin?”
Sesinde öyle bir alay vardı ki ona sağlam bir tokat atma isteği duydum. Ama ona vuramazdım, ona muhtaçtım. Evine. Ayrıca Tanem’e borçluydum, yani onun kardeşine vuramazdım.
“Kusura bakma ama hepimiz bu şeyi…” Bıkkın bir nefes verip elinde tuttuğu beyaz alete uzattım elimi. “Bu şey neyse artık! Onu bilmek zorunda değiliz! Gerçek silah sesleri gibiydi!”
Tam o esnada sözlerimin ona etki ettiğini hissettim, gözleri kararsız bir ifadeyle yumuşamaya başladı ve dudaklarını açıp kapadı. Tam da konuşacağını düşündüğüm sırada içeriden bir kapının açılıp kapanma sesi duyuldu ve ikimizin de dikkatini çekti. Tolga, birkaç saniye sonra yanımızdaydı.
Saçı başı dağılmıştı, kırpıştırdığı gözlerinden uyku akıyordu. “Siz deli misiniz? Gecenin bu saatinde neden didişiyorsunuz?”
Ben “Silah sesleri duydum!” derken Rüzgâr aynı anda “Delirmiş gibi bağırıyordu!” diye yanıtladı onu ve benimle aynı anda konuşmaya çalıştığı için daha da öfkelendim.
“Birini öldürüyor sandım.”
“Şehrin ortasında bu kadar silah sesi nereden geliyor olabilir?”
“Ödüm koptu, çok korktum, ne yapsaydım?”
“Televizyon! Tabii ki televizyondan geliyordu!”
Birbirine karışıp kaybolan sözcüklerimizi Tolga’nın, “Yeter!” diye inlemesi böldü. Rüzgar’a kaçamak bir bakış attım, ki o da aynısını yapmıştı, hemen ardından Tolga’ya dönerek en sevimli gülümsememi takındım. Gerçi sevimli olabileceğimi pek sanmıyordum ama elimden geleni yaptım, diyelim. “Özür dilerim,” dedim. “Seni korkutmak istememiştim.”
Tolga gözlerini devirdi, öfkeli gözlerini Rüzgar’a dikti. “Gecenin bir vakti Playstation oynarsan olacağı bu. Sana bin kere kulaklık tak dedim. Bir de kızı suçluyorsun.”
“Adam öldürdüğümü düşünmüş,” diye savunmaya geçti Rüzgâr. Aptal birine bir şey göstermeye çalışır gibi tane tane konuşuyordu. “Kimi öldürüyordum peki kanka, seni mi?”
Tolga geri adım atmadı. “Ne bileyim ben kardeşim? Nefes evimizde ilk kez kalıyor. Bu şekilde kaba konuşmak yerine kulaklık taksaydın şimdiye hepimiz kırkıncı rüyamızı görüyor olurduk.” Bir es verip derin bir nefes aldı. “Neyse ne, yarın önemli bir dersim var ve ben uykuma önem veririm. Hadi Nefes bunu bilmiyor ama senle daha kaç kere kavga edeceğiz? Yatın uyuyun ya da ses yapmamanın bir yolunu bulun. İyi geceler.”
Evin reisiymiş gibi bir edayla son sözlerini söyledikten sonra cevabımızı beklemeden arkasını dönüp gitti. Odasına girdiğini hafifçe çarpan kapısından anladım ve rahatlamış bir nefes verdim. Rüzgar’dan korkuyordum çünkü ben herkesten korkuyordum. Ondan korkmak için gerçek bir sebebim yoktu. Fakat Tolga… O gerçekten korkunçtu.
Düşürdüğüm omuzlarımla Rüzgar’a döndüm ve onu beni izlerken buldum. Gözlerindeki öfke gitmişti. Onun yerine daha çok… düşünüyor gibi bir hali vardı.
“Seslerin televizyondan geldiği belliydi,” dedi. Ama bu kez ses tonunda o alaycılık ve öfke yoktu. Bu kez bir soru gibi çıkmıştı cümlesi.
Kaşlarımı kaldırdım. Verecek bir cevabım yoktu, biraz deli gibi davrandığımı kabul etmek zorundaydım. Seslerin televizyondan geldiğini anlamalıydım, korkuma kapılmamış olsaydım anlardım.
“Öyleyse neden bu kadar çok korktun?”
Gözleri çok yakınımda, siyahın en koyu tonundaydı. İçinde açıklı koyulu alanlar barındırmıyor oluşu, onun ifadesini anlamayı güçleştirip düşüncelerinin üzerini örten bir duvar gibiydi.
Umursamaz görünmeye çalışarak, “Uyku haliyle anlamadım sanırım,” dedim.
Ona bu şeyin ne olduğunu hala anlamadığımı söylemedim. Filme benziyordu ama sanırım… bir oyundu. Bundan emin değildim, böyle bir şeyi ilk kez görüyordum. Yine de sormadım çünkü bu da benim bilmediğim ama kalan herkesin bildiği o basit şeylerden biri gibi hissediyordum.
“Sanmıyorum,” dedi derinden gelen bir sesle.
“Ama öyle oldu.”
“Bir sorun varsa Nefes… Yani az önce söylediklerim için özür dilerim. Bir an için öfkelendim, öyle bağırarak girince… ama bir sorun varsa bana anlatabilirsin, biliyorsun, değil mi?”
Hayır, bilmiyordum açıkçası. Ona hiç ama hiç güvenmiyordum. “Hiçbir sorun yok,” deyiverdim. “Ben yatayım. İyi geceler.”
Pes ettiğini gösterircesine omuzlarını düşürdü. “Pekâlâ. O da başka bir günün öyküsü olsun o zaman.”
“Belki de hiçbir zamanın öyküsü olur,” dedim ve bir cevap daha vermesine engel olmak için salondan hızla çıktım. Koridorda odama yürürken cevabını yine de duydum.
“Ortada bir öykü varsa Nefes, er ya da geç anlatılır.”
