Korkunç bir şey oluyordu.
Böyle bir hayata alışmanın fazlasıyla kolay olduğunu hızla keşfediyordum.
Günlerim sıradandı, birbirinin neredeyse aynısıydı ve ben, etrafımın bana zarar vermek istemeyen hatta beni önemseyen insanlarla çevrili olduğu, istediğimde dışarı çıkabildiğim, yürüyüşler yaptığım bu hayatı seviyordum. Ne kadar süre sahip olacağıma pek de emin olamadığım bu hayata bağlanıyordum.
Evden kaçtığımda yalnızca kaçınılmaz sonu geciktirdiğime emindim. Oysa artık bundan fazlasına ihtimal veren bir kalbim vardı. Umut eden, belkilere itimat eden… Kimsenin izimi süremeyeceği kadar uzağa gelmiştim. Bana, geçmişime, her şeyime yabancı, yepyeni bir şehir açmıştı bana kollarını. Belki beni asla bulamazlardı. Belki de asla zarar veremezlerdi bana. Belki yepyeni bir hayatım olurdu, yaşarken güvende ve özgür hissettiğim. Belki, belki, belki…
Öte yandan belkilere kendimi bırakmaya ölesiye korkuyordum. Bir kere ümit edip gardımı indirdim mi yaklaşan tehlikeleri göremeyecek kadar kör olursa gözlerim, o zaman nasıl koruyacaktım kendimi? Bu huzura alışmamalıydım. Mutluluk en savunmasız anım olabilirdi, mutluluk sonum olabilirdi.
Ben bu iki duygu arasında bocalarken ekimin üçüncü haftası sıcak bir havayı beraberinde getirdi. Eylülün sonunda serinleyen ve kapanan hava cumartesi günü bir anda açtı. Güneşli havanın içime biraz olsun ümit serpiştirmesine izin vererek hazırladım o sabahki yemekleri. Ardından uyuyan evin sessizliğinde kendimi sokağa attım ve her gün olduğu gibi bugün de hazırladığım şeyleri Cem’e götürdüm.
Cem’in Yeri’nden geri döndükten sonra artık bizim için bir rutin haline gelen hafta sonu poğaçalarını hazırlayıp fırına verdim ve salona dönüp yatağımı topladım. Her şeyi toparladığımda Tanem de uyanmıştı. “Hava mükemmel,” dedi günaydın bile demeden. “Denize gidelim.”
Deniz! Doğru ya!
Gelmek için en başta burayı seçmemin sebebi ilkokul arkadaşımın Aydın’daki yazlıklarından bahsedip durması değil miydi? Denize gitmeyi nasıl akıl edememiştim? Buraya geldiğimden beri canımın derdine öyle çok düşmüştüm ki bu detayı tamamen unutmuştum!
“Yakın mıyız denize?” diye mırıldandım, heyecanımı örtmeye çalışarak ama mırıltımı ben bile zor duydum.
Şu ana dek denizi hiç görmemiştim. Ayşenur ne zaman tatillerini anlatsa bir sonraki gece rüyama deniz girerdi; onun anlattıklarıyla televizyondan gördüklerim birleşirdi zihnimde. Tıpkı söylediği gibi masmavi bir derinlik, bir uzaklık görürdüm rüyalarımda. Bir sahilde annemin oturduğunu görürdüm ama hiç gidemezdim yanına. Onu da denizi de öyle uzaktan seyrederdim ama uyandığımda sevinirdim yine de. Annemi uzaktan, rüyalarımda görmek bile bir iç ferahlığıydı her nasılsa. O rüyalar yüzünden zihnimde deniz, annemdi. Anneme eş değer bir şeydi; uzak, masmavi, huzurlu ve derin. Güzel ama ulaşılamaz.
Ayşenur her tatil dönüşü ballandıra ballandıra anlatırdı yazlıklarını. “Biz bu yaz, Aydın’daki yazlığımıza gittik. Ben de denizde bol bol yüzdüm.”
Teneffüs geldiğinde alacağım cevabı bilmiyormuşum gibi her seferinde aynı soruyu sorardım. “Denizde nasıl yüzülüyor ki? Çok derin değil mi?”
Ayşenur sanki bu, herkesin bilmesi gereken bir şeymiş de ben çok basit bir soru sormuşum gibi garip, kaba bir alayla gülerdi. “Deniz insanları kaldırır. Kendini suya bırakırsan kolayca yüzersin.”
Bunun nasıl bir his olduğunu merak ediyordum. Kendini suya bırakmak. Kendini herhangi bir şeye bırakabilmek. Bir şeye o denli güvenmek. Nasıl bir histi acaba?
Tanem zihnimden geçenlerden habersizdi ama mırıltımı duymuştu. Başını salladı. “Çok uzak değil ama arabayla daha kolay gideriz. O yüzden kalabalık gidelim bence. Ben çocuklara haber vereyim.”
“Çocuklar kim ki?” derken kaşlarım çatılmıştı. Kendi güvenli alanımdaki insanlardan, yani kızlardan ve Cem’den başka herkes beni ürkütüyordu.
“Rüzgâr birincisi, onun ehliyeti ve arabası var. Sonra onun ev arkadaşı Tolga var. Ece’nin arkadaşı Çınar var, onun ev arkadaşı Ozan var… Bizim ekip aslında baya kalabalık ama en yakın olduklarımız bunlar. Onlara da soralım, gelenlerle geçeriz.”
Telefonunu çıkarıp Rüzgar’ı aradı.
“N’apıyorsun bakayım canım kardeşim?” derken sesi hiç de canım kardeşim der gibi çıkmıyordu. Ters ters konuşmak onun Rüzgar’la her zamanki iletişim şekli olabilir miydi?
Karşıdan Rüzgar’ın sesini duymuyordum ama onun da ters ters konuştuğunu tahmin edebiliyordum. Belki de ikisinin de birbirleriyle konuşma şekilleri buydu.
Tanem telefonu kapatıp bana döndü. “Rüzgâr ve Tolga geliyor. Diğerlerine de Ece sorsun.”
Mutfaktan çıktı ve koridoru Ece’ye bağırarak aştı. Kızlar henüz uyuyordu ve Ece başkası tarafından uyandırıldığında inanılmaz huysuz ve agresif oluyordu ama bu, Tanem’in umurunda değildi. Her zamanki gibi.
Kızların toparlanması inanılmaz bir şekilde yalnızca yarım saat sürdü. Nereye giderse gitsin dakikalarca makyaj yapan ve kombin seçmeye çalışan Ece bile yirmi dakikada hazırdı. Tanem şaşkın bakışlarımı gördüğünde güldü. “Deniz dedin mi bu evde akan sular durur,” dedi. “Ekim geldi, yani bu yüzmek için son şansımız olabilir bu sene.”
Denize giderken ne giyilir bilmiyordum. Mayom, bikinim ya da başka bir şeyim yoktu. Mutfağa gelen kızların üçü de şapkalarını takmış, çiçekli böcekli rengarenk elbiselerini giymiş, şıkır şıkırdı. Hepsi yaz mevsiminin kendisi gibi görünüyordu. Bense aldığım bol kot pantolonu üzerine beyaz tişörtümü geçirmiştim.
Onlara bakarken içimde bir yer buruldu, Tanem sanki bunu hissetmiş gibi omzuyla bana vurdu. “İstersen sana bir elbise ödünç verebilirim,” dedi.
Başımı iki yana salladım, ona iyi olduğumu söylemek yerine, “Ondan değil,” dedim.
Kaşlarını çattı. “Neden o zaman?”
Mutfağın diğer köşesinde, piknik sepetimizi düzenleyen kızlara baktım. “Ben yüzme bilmiyorum,” diye fısıldadım.
Tanem, bunu daha öncesinde düşünemediği için kendine kızarmış gibi bir an için kaşlarını çattı. “Doğru ya,” dedi. “Hem denize nasıl gireceksin? Bikinin yoktur ki?”
“Ben…” Sıkıntılı bir nefes verdim. “Yani bikini giyemem ben zaten.”
Tanem nedenini sormadı. Vücudumdaki çürükleri düşündüm. Yüzüm artık iyileşmek üzereydi ama vücudumda yüzüme nazaran çok daha fazla çürük vardı. Şu ana dek hiç kimse ne burnuma ne de gözüme ne olduğunu sormuştu ama vücudum berbat görünüyordu. Öyle ki giyinirken kendime bakmamaya çalışıyordum. Bu kadar çok çürüğü görürse kızlar bir şey sormasa bile yabancıların soracağına emindim.
“Mayo?” diye bir umut sordu Tanem. “Ben sana verebilirim. Mayolarımı pek giymiyorum zaten.”
Başımı iki yana sallarken gözlerimin dolmasını engellemeye çalışıyordum. “Belki başka zaman.”
Tanem dudağını büzdü ve düşünmeye devam etti. Ona ne söylersem söyleyeyim vazgeçmeyecekmiş gibiydi.
“Peki sana uzun bir etek versem? Böylece en azından eteklerini toplayıp dizine kadar suya girebilirsin.”
İşte bu dahiceydi. Parlayan gözlerle ona döndüm. “Bunu yapar mısın sahiden?”
Gözlerini saçmalama dercesine devirdi ve kolumdan tutup beni gardıropların olduğu odaya götürdü. Zaten karmakarışık olan dolabını daha da karıştırdı ve içinden birkaç etek çıkardı.
Biri pespembeydi, onun dizinin biraz altında bitiyor olmalıydı ama benim bileklerime dek gelirdi. Pembe kumaşın üstündeki çiçeklere dudaklarımı büzdüm. Sanırım ben çiçek insanı değildim.
Diğer elinde tuttuğu iki etekten biri krem rengiydi. Çok açık renk olduğu için ıslanınca içimi gösterebilirdi. Diğer eteğe uzanıp elime aldım, bel çizgisinden tutup kaldırdım ve kısaca inceledim.
Simsiyah bir etekti. Beli lastikliydi bana olma ihtimali yüksekti. Desensiz, siyah kumaş üstünde incecik siyah tülle beraber dümdüz iniyordu. “Bunu bir deneyeyim,” dedim.
Tanem, yalnız kalmamızı fırsat bilmiş gibi kolumdan tutup beni durdurdu. Dudağını dişledi, çekingen gözlerle bana baktı ve sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. “Kısa giyinmeyi istememenin bir sebebi var mı, Nefes?”
Titrek gözlerine bakakaldım. Ona bacaklarımda morluklar olduğunu nasıl söyleyebilirdim ki? Bacaklarımda morluklar olmasaydı da dikkat çekmek istemiyordum ama bu izlerle…
Ben ona verecek bir cevap ararken sessizliğim bir cevap olmuştu bile. Tanem, cevabımı duyması gerekmiyormuş gibi başını iki yana salladı. “Tamam, sen bir şey söyleme. Ama bekle.”
Koşarak odasına gitti, geri geldiğinde elinde bir krem vardı.
“Bu krem çok iyi,” dedi aceleyle, söyleyeceklerini bir çırpıda söyleyip gitmek ister gibi. “Her şeye iyi geliyor. Düşüp yaralandıysan mesela. Ya da dizini bir yere çarpıp morarmasına sebep olduysan… daha hızlı iyileşmesini sağlar. Sende kalsın, bende yedeği var.”
Cevabımı beklemeden sanki utanmamı istemiyormuş gibi hızlıca odadan çıktı, beni elimde siyah eteğiyle ve kremle baş başa bıraktı.
*
Tanem’in söylediğine göre Kuş Adası’na gidiyorduk. Aydın’ın sahil ilçelerinden biriydi, Tanem’in annesi oralıydı ve denizi söylediklerine göre çok güzeldi. Merkezinde canlı müzik söyleyen mekanlar ve güzel kahvaltıcılar vardı. Ama biz bugün mekanlara gitmiyorduk. Bildikleri güzel bir koyda, kendi kendimize kahvaltı edecek, sonra da denize girecektik.
Daha doğrusu onlar girecekti. Ben sahilde oturup onları izlemeyi planlıyordum.
“Senin bu salak müziklerinden bıktım!”
Dışarı bakarak ve yolu izleyerek unutmaya çalıştığım bir detay şuydu; Rüzgar’ın arabasındaydık. Ön koltuğa Tanem oturmuştu, bense arkada Zeynep’le oturuyordum. Ece, Tolgaların arabasındaydı, iki araba gitmenin daha rahat olacağını savunmuşlardı. Epey kalabalıktık. Hiç bilmediğim insanların arasında olmaktansa Tanem’le beraber bu arabada olmayı tercih etmiştim ama Rüzgar’ın ara ara dikiz aynasından bana dik dik baktığını gördükçe bu kararımdan ciddi anlamda pişmanlık duyuyordum.
İlk gördüğünde beni kaba bir şekilde şöyle bir süzmüş, Tanem’in araya girmesiyle bakışlarını kaçırmıştı. “Ne bakıyorsun öyle dik dik,” diye araya girip Rüzgar’ı iteklemişti. “Onu da çağırdık, ne var?”
Garip biriydi. Çok sessizdi, Tanem’in tam aksi gibiydi. Hareket ederken yavaş ve ölçülü hareket ediyor, aşırıya kaçmıyordu. Ama bakışlarını da asla kendine saklamıyordu. Her daim insanları gözlemlediğini, kendi köşesinde sessizce dururken herkes hakkında bir fikir sahibi olduğunu gözlerinde görebiliyordum. Benim hakkımda da bir fikri vardı. Görebiliyordum.
Sinir bozucuydu.
Tamamen sinir bozucu.
Bir saati geçen yolculuğun sonunda küçük bir koyun girişine park ettik. Rüzgâr arabayı durdurur durdurmaz kendimi dışarı attım. Buraya gelirken bindiğim otobüs dışında araba yolculuğu yaptığım pek söylenemezdi. Tüm yol, Zeynep’in tavsiyesine uyup yolu izlememe rağmen midem öyle çok bulanıyordu ki toprağa ayak basar basmaz eğilip ellerimi dizlerime koydum ve derin derin nefes almaya çalıştım. Düşüp bayılmak üzereymişim gibi hissediyordum.
“Nefes?”
Tanem’in yanıma geldiğini, telaşlı sesinin yaklaşmasından anladım. Elini sırtıma koyup hafifçe sıvazladı. “Kızım madem bu kadar kötü oldun, neden sesin çıkmıyor?” Sesi endişeli ama aynı zamanda öfkeliydi. “Kenara çeker biraz beklerdik. Valla senin bu sessizliğin bazen cidden…”
Zeynep’in sesi araya girdi. “Kız zaten kötü, azarlamasana Tanem.”
Görüş alanıma bir el girdi. İnce, uzun parmaklı bir erkek eliydi; Rüzgar’ınki olduğunu derin nefeslerimin arasında fark ettim. Elinde bir su tutuyor, bana uzatıyordu.
Suyu alıp doğruldum, birkaç yudum içtikten sonra derin bir nefes aldım. Mide bulantım azalırken başımı biraz daha geriye attım, berrak gökyüzüne bakıp ciğerlerimi temiz havayla doldurdum.
“İyiyim,” dedim ağzımı açabildiğim ilk anda. “Merak etmeyin.”
Tanem bir anda beni kolumdan tutup kendine çekti ve sarıldı. “Bizimleyken iyiymiş gibi yapmana gerek yok,” diye fısıldadı. “Bir şeyler yolunda olmadığında söyle.”
Çok ufak bir şeydi, hepi topu midem bulanmıştı. Bunun için sızlanmamak bilerek yaptığım bir şey değildi ama bunu ona nasıl açıklayacağımı bilemediğim için başımla onayladım ve ben de ona hafifçe sarıldım.
Aynı anda aracımızın arkasında Tolgalar da park etti ve Ece arabadan iner inmez gözlerini devirdi. “Ne oldu, sahile gelir gelmez duygusala bağlamışsınız? Ayrılın yahu.”
Tanem geri çekilirken Ece’ye dil çıkardı, ardından arabanın bagajından piknik sepetimizi eline aldı. “Hadi gidelim!” dedi ve hiçbirimizi beklemeden kolundaki piknik sepetiyle yokuş aşağı patikadan inmeye başladı.
Anlaşılan herkes onun bu hiperaktif hallerine çok alışıktı, kimse onun bizi bırakıp önden sahile inişini önemsemedi. Rüzgâr arabadan kalan malzemeleri aldı, Tolga ve Çınar kendi arabalarından sandalyeleri alıp omzuna astı ve hep beraber, Tanem’in arkasında sahile indik.
Yokuş aşağı inmeye başlar başlamaz fark ettim denizi. Ne mide bulantımdan eser kaldı geriye bir anda ne de gerginliğimden. Alabildiğine maviliğin başka bir maviyle buluştuğu ufka diktim gözlerimi, bu görüntü… bambaşka bir şeydi. Dalgalarla uzanan kocaman bir mavilik, ufka dek alabildiğine uzanıyordu. Fotoğraflar yalan söylememişti, anlatanlar abartmamıştı. Sahiden ileri doğru baktığımda her yer suydu. Güneşin parlak ışıkları masmavi suların dalgalarında parlıyordu. Sahil alabildiğine altın rengi kumdu ve bu küçücük gizli koyda, bizden başka kimse yoktu.
Kumlara indiğimizde etrafımdaki insanları unutup ileri doğru adım attım ve tam dalgaların bittiği yerde durdum. Dalgalar ayaklarımın ucuna dek geliyor, geri çekiliyor, sonra yeniden yaklaşıyordu. Kalbimde bir köşe ısınıverdi; sanki doğa, dalgalarıyla sırtımı okşadı ve bugüne dek yaşadığım her şey için özür diledi.
“Çok güzel, değil mi?”
Sesini duyana dek onu fark etmemiştim ama Ece yanıma gelmişti. Ona döndüm, tıpkı benim gibi gözlerini ufka dikmişti. Dolan gözlerimle ufka yeniden baktım. Açıklarda birkaç gemi görünüyordu.
Bir geminin evi denizdi; kara değil. Demek ki ev, doğduğun yer değildi. İçine doğduğum fakat bir gün bir köşesine sığamadığım o evi düşündüm; bir evdi ama benim evim değildi. Olur ya, belki benim evim de denize benzer bir mavilikti ve günün birinde varacaktım o maviliğe.
Boğazımdaki yumruyu yok etmek için yutkundum, gözyaşlarımı gözlerimi kırpıştırarak geri göndermeye çalıştım.
“Çok güzel,” diye fısıldadım Ece’ye. “Çok ama çok güzel.”
Gülümsedi, kolunu omzuma atıp denize arkamı dönmemi sağladı. Tanem ve Tolga aramızdan ayrılıp uzaklaşmış, sahilin diğer köşesinde doğru yürüyordu. Rüzgâr tek başına sahilin diğer köşesine doğru gitmişti bile. Ne garip bir çocuktu.
Ece, Duru, Zeynep ve Çınar ise bizim tam önümüzde, uygun bir yere piknik örtüsünü sermiş, üzerine oturmuşlardı. Çınar’ı hiç tanımadığım için çekinerek de olsa Ece’nin adımlarını takip ettim ve onları taklit ederek terliklerimi çıkardım, örtünün üstüne oturdum.
Piknik sepeti tam ortamızdaydı. Çınar’a gergince gülümsedim. Onun da tıpkı Rüzgâr gibi önyargılı davranmasını ve benim aralarında ne işim olduğunu sorgulamasını bekledim ama o, tam aksine bir centilmen gibi elini uzattı. “Ben Çınar,” dedi. “Kızlar bizi düzgünce tanıştırmadılar.”
Çekingen bir şekilde gülümsedim. “Ben de Nefes…” dedim. “Memnun oldum…”
Ece çoktan telefonuna dalmıştı bile. Zeynep piknik sepetini boşaltmaya başladı, bir yandan da gülümsüyordu. “Çınar yazılım okuyor, Tolga’yla beraber.”
Çınar, okuldaki hocalardan birinin kendisine nasıl taktığını anlatırken sessizleşip sahilin diğer yanına döndüm. Tanem ve Tolga yanımıza dönüyordu, Rüzgâr hala sahilin ilerisinde bir başına takılıyordu.
Tanem gelir gelmez yanıma oturdu ve başını omzuma yasladı. “Herkesle tanıştın mı?”
“Evet,” derken ona dönüp gülümsedim. Benim için endişelenmesini istemiyordum.
“Harika, ben kurt gibi acıktım. Biri şu Rüzgar’ı çağırsın da bir şeyler yiyelim.”
Tolga elini kaldırıp Rüzgar’ı çağırdı ve Tanem kardeşini bekleme gereği görmeden yemeye başladı. Onun poğaçaya elini uzatmasıyla sanki biri bir düğmeye basmış gibi herkes ortadaki poğaçalara uzandı. Ece her zamanki gibi reçeliyle beraber yiyor, Zeynep’se krem peyniri poğaçaya sürüyordu.
Kısa sürede kızların yeme alışkanlıklarını anlamaya başlamıştım, onlar her zamanki tercihleriyle poğaçalarımı yerken gülümsedim ve kendi poğaçama uzanıp sade bir şekilde ısırdım. Aynı anda Rüzgâr tam karşıma oturdu, ellerini temizledi ve poğaçasına uzandı.
Sonra korkunç bir şey yaptı.
Poğaçanın üstüne önce krem peynir, sonra da çilek reçeli sürdü.
Kaşlarımı kendime engel olamadan çatarken ağzına götürdüğü poğaçaya dik dik baktığımı ancak Ece beni dirseğiyle dürttüğünde fark ettim. Yine de gözlerimi Rüzgar’ın elindeki garip karışımdan alamadım. Poğaçayı yavaşça ağzına götürüp koca bir ısırık aldı ve bakışlarını kaldırdığında ona dik dik baktığımı gördü.
Lokmasını çiğnerken bir yandan bana ne var dercesine bakıyordu. Bakışlarımı çekmedim. Ağzındakini yuttuğunda diklenen bakışlarına sözleri eklendi. “Niye öyle bakıyorsun?”
“İnsan hiç poğaçanın üzerine hem krem peynir hem de reçel sürer mi?”
Bana dünyanın en garip şeyini yapan o değil de benmişim gibi baktı. “Tatlı ve tuzlu uyumudur bu. Hiç denememiş olamazsın.”
“Denemedim,” dedim dik başlı bir sesle. “Denemeyi de düşünmüyorum.”
“Ya denersen ve seversen?”
“Sevmem.”
“Evet ama ya seversen?”
“Sevmem.”
“Yalan söylersen anlarım. Peki ya seversen?”
Gözlerimi devirirken alayla güldüm. “Poğaçanın tadı nasıl?”
Anlamayarak kaşlarını çattı. “Çok güzel,” dedi. “Bunun konumuzla ne alakası var?”
“Ben seversem sana bu poğaçadan bir tepsi yaparım,” dedim. Poğaçaları benim yaptığımı öğrenince şaşırmasını bekledim ama yüzünde mimik oynamadı. “Peki ya sevmezsem o zaman sen ne yapacaksın?”
Düşünürcesine kaşları çatıldı. “Adil olması için benim de bir yemek yapmam gerekir.”
Omuz silktim. “Olabilir.”
“En sevdiğin yemek ne?”
Bu soru bana daha önce hiç sorulmadığı için kısa bir süre düşündüm. Ona zor bir yemek söylemek istiyorum ama aslında en sevdiğim yemek oldukça basitti. Hayatımda yalnızca bir kere yemiştim. “Köfte,” dedim. “Eğer nefret edersem sen de köfte yaparsın.”
“Anlaştık,” dedi. Hiç beklemeden yeni bir poğaça aldı, üstüne krem peynir ve reçel sürdükten sonra bana uzattı. En küçük şeye duygulanan biri olmak istemiyordum ama poğaçama elleriyle peynir sürmesini beklemediğim için küçük bir an ona bakakaldım. Ardından poğaçayı merakla elime aldım.
Reçel ve krem peynir ağzımda aynı anda dağılırken beğenmekten korkan küçücük yanım rahatladı ve yüzüm hızla buruştu. Berbattı. Hatta mide bulandırıcıydı.
Tadını daha fazla almamak için lokmamı hızlıca yuttum. “Bunu yemen için ağzının teneke olması lazım.”
Rüzgâr gözlerini devirdi. “Pekâlâ,” dedi huysuz bir sesle. “Zevksiz olman benim suçum değil ama sana köfte pişireceğim.”
Zafer tebessümü dudaklarımı kaplarken Tanem bu muhabbetten sıkılmış gibi ayaklandı ve elbisesini çıkarıverdi. “Siz bu bayık muhabbeti sürdürürken biz karnımızı doyurduk bile. Artık yüzme zamanı!”
Arkasına bakmadan kumların üstünde koşarak denize ilerledi ve biraz derine gittikten sonra hiç beklemeden kendini suya bıraktı. Ece’yle Zeynep de aynı anda ayaklandı, elbiselerini çıkarttı ve beraber koşup suya atladı.
Tolga, sanki kızların davranışlarını çocukça buluyormuş ama kendine engel de olamıyormuş gibi bir edayla ağır ağır ayaklandı. Bana ve çocuklara baktı. “Beyler,” dedi alaycı bir edayla. “Sanırım sıra bizde.”
Hiç beklemeden suya koştu ve girer girmez Tanem’i yakalayıp havaya fırlattı, Tanem çığlıklarla suya düştü. Çınar hiç beklemeden suya koştu, o da Ece’yi tutup kaldırmak istedi ama Ece, çevikliği sayesinde ondan kolayca kurtuldu.
Geriye bir tek ikimiz kaldığımızda Rüzgâr, bana beklenti dolu gözlerle bakıyordu. Ben gözlerimi kaçırdığımda ondan kaçmama izin vermek istemiyormuşçasına, “Sen girmeyecek misin?” diye sordu.
Denize girmeyeceğimi söylersem ısrar edeceğini hissettiğim için, “Sen önden gir,” dedim. “Ben de hemen arkandan geliyorum.”
Bana genişçe gülümsedi. Dudakları dünyanın en sıcak mevsimi gibi iki yana genişledi ve hızla doğruldu, tıpkı diğerleri gibi koşarak denize girdi. Onun arkasından ağır adımlarla ilerledim ve dalgaların bittiği yerde durdum. Suya değmeden önce bir saniyeye daha ihtiyacım vardı.
Denizi hep çok merak etmiştim. Suda olmayı sever miydim bilmiyordum ama bir gün bir deniz kenarında durmayı çok arzulamıştım. Şimdi buradaydım belki ama bu suya girmeye cesaretim yoktu. Olsun, diye düşündüm. Belki bir gün ben de kendimi denizin dalgalarına bırakabilirim.
Bir adım attım. İncecik dalganın ayak tabanımı okşamasına izin verdim. İçim gıdıklanırken güldüm, aynı anda Rüzgâr suyun üzerine çıktı. Fazla uzaklaşmamıştı.
“Hadisene!” derken sesi aceleciydi.
Ne garip çocuktu; soğuk muydu sıcak mıydı, anlayamıyordum. Ve bu, onu merak etmeme neden oluyordu. Hayatımda ilk kez biriyle ilgili daha çok şey öğrenmek istediğimi fark ettim. Bana neden soğuk davranıyordu? Bana neden sıcak davranıyordu?
Gülüşüne karşılık verdim. “Seni kandırdım,” dedim cesurca. “Aslında denize girmeyeceğim. Kıyafetlerimi bile çıkarmadım.”
Birkaç adım daha attım denize doğru. Siyah eteğimin uçlarını topladım hafifçe, bir kısmı ıslansa da önemsemedim. Su, şimdi bileklerimin hafifçe yukarısındaydı.
“Sudan korkuyor musun?” diye sordu. Elini saçlarının arasından geçirdi, böylece kahverengi saçları düzelerek dimdik hale geldi. Güneşin altın hareleri altında parlayan esmer teni bir çikolatayı andırıyordu.
Ona doğruyu söyleyerek, “Emin değilim,” dedim. “Daha önce hiç yüzmedim. Ama bugünlük bu kadar gireceğim.”
Karar verdiği anı gördüm. Gözlerinin aklına gelen fikirle ışıldadığı o anı gördüm ama öyle hızlı davrandı ki ona engel olamadım. Sudan çıktı, tüm vücudundan sular damlarken çevik bir hamleyle, tek adımda yanıma ulaştı ve beni kucağına aldı, ardından suyun içine doğru birkaç adım koşturdu.
Ne yapacağını anladığımda, bir refleksle boynuna sarıldım. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Vücudum suya değmiyordu ama dalgaların belimin hemen altında gelip geçtiğini hissedebiliyordum.
“Rüzgâr, sakın!” dedim tek nefeste. “Sakın, sakın beni suya atma! Ben hayatımda hiç yüzmedim!”
Kısacık bir an, beni dinleyeceğini zannettim. Gözlerine şefkatli bir bakış yerleşti. Fakat hemen ardından o şefkatli bakışların yanına küçük bir muzırlık eklendi.
“Merak etme,” diye fısıldadı net bir sesle. “Sana bir şey olmasına asla izin vermem.”
Ona cevap veremedim, itiraz edemedim. Tek yapabildiğim çığlık atmak oldu. Ve ardından her tarafım mavilik, her tarafım su, her tarafım bambaşka bir dünya oldu.
*
