Burada beni bulmayı beklemiyormuş gibi gözlerini kocaman açmış, garip garip kırpıştırıyordu. Masmavi gözleri cam gibi aydınlıktı, gecenin karanlığına bahşedilmiş bir ışık kaynağı gibiydi. Bana saniyelerce, hatta belki dakikalarca hiç kıpırdamadan, dünyanın en garip varlığını görmüş gibi bakakaldı.
İşin kötüsü, ben de hareket edemiyordum. Hem bu iki kolonun arasına sıkışmıştım hem de onun hareketsizliği beni de transa geçirmişti sanki. Hareket edecek bir alanım olmadığı gibi kaçacak bir yerim de yoktu. En azından kadın, diye düşündüm. Bir erkek beni bir başıma burada bulsaydı evden kaçmak, başıma gelecekleri yalnızca yirmi dört saat geciktirmeme yaramış olurdu.
Gözlerimi kısarak yüzünü seçmeye ve bana zarar vermeye niyetli olup olmadığını anlamaya çalıştım ama bu karanlıkta yalnızca mavi, badem gözlerini iyi seçebiliyordum. Bakışlarında kötülük yoktu, sanki yalnızca şaşkındı. Yüz hatlarını seçemiyordum ama boyu benden epeyce uzundu, incecik bir fiziği vardı. Bir kavgaya girsek kazanmam imkansızdı ama duruşu sanki… Tedirgindi.
İlk hareket eden o oldu. Beni sürükleyecek, oturduğum yerden kaldıracak sanıyordum ama o sakinleşmek ister gibi derin bir nefes aldı ve bana biraz daha yaklaşıp hemen yanıma dizlerinin üstüne çöktü.
“Selam,” dedi, sesi bir fısıltıdan ibaretti.
Kaşlarımı çattım. Boğazım kurumuştu, yutkunmaya çalıştım. Onun bu sakinliği beni daha da tedirgin etti. Başka nasıl bir cevap vereceğimi bilemeden, oldukça garip de gelse, “Selam,” dedim.
“Sen de kimsin?” Fısıltısı meraklı, aceleci ama içtendi.
Kim olduğumu nasıl anlatabilirdim, bilmiyordum. Selam. Ben evden kaçtım. Babamlar peşimde olabilir. Ödüm kopuyor ama gidecek başka bir yer de bulamadım. İşte bu yüzden bu kuytuya sığındım.
Elbette böyle söyleyemezdim.
Ben cevap vermeyince, “Reşit misin peki?” diye sordu.
Sanırım benim için sahiden endişeleniyordu. Benimle yaşıt gibi görünüyordu, belki aramızda 1-2 yaş vardı ama sanki bana kendisinden küçükmüşüm gibi davranıyordu. Belki de gecenin karanlığında ona olduğumdan daha küçük görünmüştüm.
“Evet,” dedim sonunda, sesimi bularak. “Başımın çaresine bakıyorum. Merak etme.”
Kaşlarını çattı. “Olmaz. Buradan gitmek zorundasın.” Sesi telaşlıydı.
Ne demek istediğini anlamadığım için ona boş boş baktım. Benim alık bakışlarımdan sıkılmış gibi kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. Ona direnmek yerine ayağa kalktım ve üstümü silkeledim ama sorgulayan bakışlarımı yüzünden çekmedim.
Boğazını temizledi. “Kimsin bilmiyorum. Ama bir şeylerden kaçtığın belli. Cem abi her gece dükkânı kapattıktan sonra buraları kolaçan eder. Geçen sene kasası soyulduğundan beri çok tedirgin. Seni burada bulur. Hemen gitmelisin.”
Hareket etmedim. Alışık olmadığım bu tavır karşısında ne yapacağımı şaşırmıştım. “Beni neden koruyorsun ki?” diye sordum açıkça.
O, sanki bu soruyu sormuş olmam daha da merak uyandırıcıymış gibi gözlerini kırpıştırdı, ardından omzunu silkti. “Zararsız biri olduğun belli. Zarar verecek olsaydın anlardım.”
“Bu bana yardım etmen için bir sebep değil.”
“Bir başınasın, korktuğun ve saklanmaya çalıştığın belli, zararsız olduğun aşikâr ama Cem abi seni burada bulursa yanlış anlayacak. Bunlar yardım etmem için yeterli sebepler.”
Kollarımı bağlayarak çenemi yukarı kaldırdım. “İyi ama beni tanımıyorsun. Belki de sahiden zarar verecektim.”
Ağzımdan çıkanı duyduğumda dudaklarımı kapatıp kendimi susturdum. Kız bana yardım etmeye çalışıyordu, bense onu resmen vazgeçirmeye çalışıyordum. Neden inatlaştığım hakkında hiçbir fikrim yoktu bile.
Dudaklarını bana cevap vermek için araladı ama aynı anda binanın yan tarafından gelen adım seslerini duyduk. Hiçbir şey söylemeden, sanki öncesinde anlaşmışız gibi kolumdan tuttu. Beraber koşmaya başlamadan önce çantama uzanıp sırtıma attım ve kızın adımlarını takip ettim. Apartmanın diğer yanındaki boşluğa girdik. Burası, diğer taraf gibi değildi, çok daha dardı ama ikimiz de incecik olduğumuz için duvarlara sürtünerek de olsa ilerlemeye devam edebiliyorduk.
Yalnızca birkaç saniye sonra binanın ön tarafındaydık. Cem dediği adam adım seslerimizi duymuş muydu, bizi arıyor muydu bilmiyordum ama genç kız durmadı. Beni çekiştirmeye devam ederek koşmaya zorladı. Ona ayak uydurdum, yakalanmaktan daha iyiydi.
Beraber karşıdan karşıya geçip sokaklardan birine daldık. Onun liderliğini kabul ederek gösterdiği yerlere sapmaya ve koşmaya devam ettim. Ana caddeye paralel arka bir caddeye geçtiğimizde biraz daha koştuk ama bir dakika içinde nefes nefese kalmaya başlamıştım bile. Ben ciğerlerimi zorlayarak koşmaya devam ederken yanımdaki kız sanki nefes almak kadar doğal bir şey yapıyormuş gibi iyiydi.
Ancak birkaç metre daha dayanabildim. Sonunda durdum ve ellerimi bacaklarıma dayadım. Kalbim boğazımda atıyordu sanki. “Bittim,” diye fısıldadım nefes nefese. “Bittim, bittim.”
Durduğumu görünce durdu ama hiç yorgun görünmüyordu. Nefes alış verişleri biraz hızlanmıştı yalnızca, o kadar. Ona çatık kaşlarla baktığımı görünce genişçe gülümsedi. “Ne? Her sabah koşuyorum. Ama sen belli ki evden pek çıkmıyorsun.”
Dalga geçercesine söylediği, doğru olduğunu pek düşünmediği bu cümle benim gerçeğimdi. Bunu ona elbette söylemedim.
Biraz soluklanmak için sırtımı, yanımdaki apartmanın duvarına yasladım. Karşıma geçip beni kısaca süzdü. Bakışlarında yargılamadan ziyade beni anlamaya çalışır gibi bir hal vardı. Biraz düşündükten sonra, “Kalacak yerin yok, değil mi?” diye sordu.
Bakışlarımı kaçırdım. Bu, onun için yeterli bir cevap oldu.
“Gel,” dedi kolumdan tekrar çekiştirerek. “Bizde kal.”
Bu kez onu durdurdum, elimi elinden çektim. “Sana güvenemem.”
Dudaklarında alaycı bir gülüş dolaştı. “Asıl ben sana güvenemem. Yüzün yara bere içinde, hiç tekin görünmüyorsun. Hırsızlık yapıp gitmeyeceğin ne malum? Ama içimden bir ses kötü biri olmadığını söylüyor. Belli, kalacak yerin yok. Gece gece sokakta ya başına bir iş gelirse?”
Kararsız adımlarla sokağın ortasında bir süre onu süzdüm. O kuytunun aksine burada bir sokak lambasının altındaydık, ışık vuruyordu yüzüne. Uzun, hafifçe dalgalı siyah saçlarının çevrelediği küçük, yuvarlak yüzünde kötücül bir şey göremiyordum. Mavi gözleri beni ikna etme çabasıyla kısılmıştı. Kararımı beklerken benim için sahiden büyük bir endişe duyuyormuşçasına alt dudağını dişliyordu. Yine de ona nasıl güvenebilirdim ki? İnsan sarrafı olduğum söylenemezdi.
“Bu kadar abartma,” dedi umursamaz bir ses tonuyla. “Zaten dört kız yaşıyoruz. Fikrimi değiştirmeden gel hadi.” İçimden bir ses, bu umursamazlığını bile beni ikna etmek için takındığını söylüyordu.
Hiç kıpırdamamış olmamı önemsemeden birkaç adım attı ve biraz metre ötedeki mavi apartmanın demir kapısına ulaştı. Cebinden anahtar çıkardı, kapıyı açtı ve önünde durarak kapanmasına engel oldu. “Hadi,” dedi tekrar. “Yemeyiz, korkma.”
Korkmak için öyle çok sebebim vardı ki. Her şeyden önce sebepsiz iyiliklere inanmıyordum. Sokakta gördüğü bir kızdım yalnızca, bana kalacak bir yer vermek için hiçbir sebebi yoktu ne de olsa. Bu işten bir çıkarı olmalıydı, kötülük olmasa bile başka bir şey olmalıydı.
Öte yandan, sokakta kalmamın kime ne faydası olacaktı? Tüm gece sokaklarda böyle dolaşırsam başıma bu gece bir şey gelmese bile yarın gelmeyeceğinin garantisi yoktu. Bu, en azından bir geçiş olabilirdi. Kendime iş bulmam için bana gereken süreyi sağlayabilirdi.
Tabii yukarıda organ mafyası yoksa.
Zihnimdeki korku dolu fısıltıları duymazdan geldim. Yukarıda söylediği gibi dört kız yaşamıyorlarsa o zaman hemen kaçardım. Elimden geleni yapardım. Elimdeki en iyi seçenek buydu.
Bir bakıp çıkacaktım.
Ona doğru kararsız bir adım attığım anda yüzü aydınlandı. Adını bile bilmediğim bu kıza doğru yürürken kalbimin bir köşesi tedirgindi, içim korkudan bulanıyordu. Fakat bir yanımla her nasılsa ona doğru yürümenin doğru olduğunu hissediyordum. Nasıl ki o benden bir zarar gelmeyeceğine inanıyorsa ben de ondan bir zarar gelmeyeceğine inanıyordum.
O önden ben arkasından merdivenleri tırmanmaya başladığımızda, “Ben Tanem,” dedi. “Üniversitede okuyorum, ev arkadaşlarım da öyle… Birazdan tanışırsın, tatlı kızlar. Başta biraz ürkütücü olabilirler… Korkma sakın… İşte geldik.”
İkinci kata geldiğimizde durdu ve karşılıklı iki kapıdan sağdakine yöneldi. Kapıyı gördüğümde son basamakta duraksadım ve bakakaldım. Kapının sağ alt köşesinden sol üst köşesine doğru rengarenk küçücük kelebekler, bir dalgayı anımsatacak şekilde yapıştırılmıştı. Sanırım keçedendi. Deliğin hemen üstünde yine rengarenk harflerle Hoş Geldiniz yazıyordu. Buranın bir organ mafyasına ait olmadığı aşikardı veyahut dünyanın en iyi kamuflajıydı.
Şaşkın bakışlarla kalakaldığımı gören Tanem güldü ve, “Gel,” dedi. “Ece biraz… Kendini el işleriyle ifade etmeyi seven bir arkadaşımız.”
Küçük, çekingen adımlarla açtığı kapıya ilerledim. Karanlık hole adım attığımda bizi kimse karşılamadığı için rahatladığımı hissettim ancak bu sadece birkaç saniye sürdü. Çünkü Tanem kapıyı kapadığı anda içeriden bir haykırış duyuldu.
“Tanem!”
Tanem’in arkamdan, “Eyvah,” diye fısıldadığını işittim. “Yine ne…”
“Tanem, senin şımarıklıklarından bık-tım!” Ses yükselerek bize doğru yaklaşırken Tanem beni kolumdan tutup hemen soldaki salonda çekiştirdi ve koltuğun birine oturttu. Sonra da sanki ben işlediği bir suçmuşum gibi önüme geçerek kollarını kavuşturdu. Aynı anda salonun kapısından içeri sarışın bir fırtına girdi.
Şok içinde bir kapıya, bir Tanem’e bakıyordum. Bu kız, Tanem’den çok daha kısaydı ama yine de benden uzundu. Sarı, dağınık saçları karman çorman görünüyordu. Kahverengi gözleri alevler saçıyordu. Onun öfkesinin hedefi olmak, isteyeceğim son şey bile olmazdı. Salona girip Tanem’e doğru uzattığı işaret parmağını birkaç kez salladı, diğer elini beline attı.
“Sana kaç kere mutfağı o halde bırakma dedim? Kaç kere kızım? BU EVDE BERABER YAŞIYORUZ!”
“Özür dilerim!” Tanem, kendini savunmak ister gibi ellerini kaldırıp kızı durdurmaya çalıştı. “Evden aceleyle çıktım, tamam mı?”
“Bak, zaten derslerim çok yoğun! Bir de senin dağınıklıklarınla uğraşamam!”
“Evet! Biliyorum. Hemen toplarım. Neden canını sıkıyorsun ki?”
“Çünkü gördüğüm zaman dayanamayıp topluyorum! Biliyorsun! Hem…”
Tartışmaya devam edecek gibi görünüyorlardı ama kız, sonunda beni fark etti. Başını hafifçe sağa doğru eğerek Tanem’in arkasına baktığında göz göze geldik. Kötü bir izlenim edinmemesi için gülümsemeye çalıştım ama o, yüzünü buruşturdu.
“Bu da kim?” diye sordu sanki ben hiç orada değilmişim gibi.
Tanem, sakince saçını kulağının arkasına attı. Hemen ardından sanki az önce ağır ağır hareket eden ve özür dileyen kendisi değilmiş gibi beni yerimden hoplatan bir sesle bağırmaya başladı. “Bir dur, tamam mı! Bir dur!” Kızı karşıdaki koltuğa oturttu, ardından elini beline koyup sakin bir sesle devam etti. “Yine kasırga gibi esmeye başladın. Bir sakin ol.”
“Ne oluyor burada?”
Kapıdan giren iki kızı, içlerinden biri konuştuğunda ancak fark ettim. Yan yana komik görünüyorlardı çünkü birbirlerine taban tabana zıtlardı. Soldaki kız kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Açık kahverengi saçlarının aralarında parlak lacivert tutamlar vardı. Çenesi dik, omzu geride, duruşu sağlamdı. Giydiği kısa tişörtün altından karnındaki kasları belli oluyordu. Belki de sporcuydu.
Hemen yanındaki kız ise ondan belki de yirmi santim kısaydı. Oldukça esmerdi, saçları simsiyahtı. Üzerine bol bir eşofmanla hırka geçirmişti. Yuvarlak Harry Potter gözlükleri burnundan aşağı kaymak üzereymiş gibi bir görüntü çiziyordu. “Bu karmaşa da ne?” diye sorduğunda az önce konuşanın o olmadığını anladım.
Tanem, bunalmış gibi derin bir nefes aldı. “Herkes bir durabilir mi? Kızlar, geçin oturun. Sizi tanıştırayım…”
Sesi, cümlenin sonuna doğru azalarak yok oldu. Adımı bilmediğini kendisi de yeni fark etmiş olmalıydı. Rezil olmasına engel olmak için araya girerek, “Ben Nefes,” dedim tek solukta.
Bana döndü, bir teşekkür tebessümü gönderdi. Tekrar kızlara dönerken, “Evet,” dedi, “Bu Nefes. Yardıma ihtiyacı olduğu için bu gece bizde kalacak.”
Söylediği cümle bir süre havada asılı kaldı. Ancak birkaç saniye sonra ilk konuşan, Sarı Fırtına oldu. “Ne tür… bir yardıma?”
Tanem, bunu başka nasıl ifade edeceğini bilmiyormuş gibi ellerini iki yana açtı. “Kalacak yeri yoktu, tamam mı? Yarın bir çözüm bulana dek bu gece burada kalsın.”
“Tanem…” Bu, Harry Potter gözlüklü kızdı. Sesi bıkmış gibi çıkıyordu. Sanki Tanem her gece bir yabancıyı eve alıyormuş gibi.
Mavi saçlı kız kollarını göğsünde bağladı. Gözlerinde kimsenin cesaret edip söyleyemediğini söyleyecek olmanın alevi vardı. “Tanem, sokaktan geçen bir kızı köpek sahiplenir gibi kolayca eve alamazsın. Nereden bilelim, hırlı mı hırsız mı?” Bir es verip bana döndü, samimi bir şekilde genişçe gülümsedi. “Üzerine alınma tatlım.” Cümlesi biter bitmez tekrar Tanem’e döndüğünde yüzünde yine o agresif tavır vardı.
Karşımda olanları şaşkınlıkla izliyordum. Kızların haklılık payı olduğunu biliyordum. Tanem’in beni eve davet etmesi en başından beri saçmaydı, bana bile garip gelmişti. Fakat kalacak yerim olmadığı da su götürmez bir gerçekti. Bu yüzden burada kalmak istiyorsam Tanem’e yardım etmeliydim.
“Evden kaçtım,” dedim bir çırpıda. Ne dediğimi fark etmemle halıya diktiğim gözlerim hafifçe açıldı. Kendime ben bile şaşırıyordum ama kızlara, Tanem’e bile bakmadan ve gözlerimi halıdan ayırmadan devam ettim. “Beni… Bana zarar vereceklerdi. Ben de kaçtım. Gidecek bir yerim yok. Bulduğum ilk şehirlerarası otobüse atladım yalnızca. Uzaktan geliyorum ve… burayı da hiç bilmiyorum.”
Bana acımalarını istemiyordum ama yüzümün bu halde olmasından ilk kez mutluydum. Acımalarını sağlayacağı için değil, anlattığım hikayeyle örtüştüğü için. Bana bir saniye bile bakan biri, zor şeyler yaşadığımı anlayabilirdi.
Aramıza düşen sessizlik uzadıkça uzarken gözlerim halının garip desenlerindeydi. Midem bulanıyordu gerginlikten. Daha az önce bu eve girmemek için inat ettiğimi biliyordum ama şimdi, en azından bu gece için umutlanmışken buradan kovulursam nereye gideceğimi bilmiyordum.
Kimseden ses çıkmayınca çekinerek de olsa başımı hafifçe kaldırdım. Hepsinin de bakışları benim üzerimdeydi. Sarı Fırtına’nın bakışları hala şüpheci olsa da yumuşamıştı. Harry Potter Kız ve Mavi Saçlı’ysa bana tamamen acıyarak bakıyordu. Hayatımda ilk kez biri bana böyle bakıyordu ve ben bu bakıştan daha şimdiden nefret etmiştim.
“Bana acımanıza gerek yok,” dedim. “Yalnızca… aniden ve plansız kaçtım. Bu gece izin verirseniz kalır, yarın giderim.”
Tanem boğazını temizledi, ona döndüm. Bir tek onun gözlerinde diğerlerinde olan acıma ifadesi yoktu. Daha çok, doğru olanı yaptığı için kendisiyle gurur duyar gibi bir hali vardı. Elini beline atıp kızlara döndü. “Gördünüz mü? Yardıma ihtiyacı olan bir kız kardeşimize yardım etmeyeceksek de kendimizden utanalım! Yok olalım! Ölelim hatta!”
Mavi Saçlı Kız ayaklandı, “Abartma Tanem,” dedi gözlerini devirirken. “Benim için sorun yok. Ama artık yatıyorum. Sabah antrenmanım var. İyi geceler.”
Peşinden Harry Potter da kalktı. “Bana zaten bulaşmayın, bugün de sabahlıyorum. Bay!”
İkisi birbirine bağlıymış gibi aralarına belli bir mesafeden daha fazlasını koymuyorlardı sanki. İçimden gülmek geldi ama yalnızca Tanem, Sarı Fırtına ve benim kaldığımız salon öyle sessizleşmişti ki kendimi tuttum.
En sonunda Sarışın, derin bir nefes aldı. “Ben Duru,” dedi. “Memnun oldum. Kişisel algılama, adına gerçekten çok üzgünüm. Ama bu devirde insan kime güveneceğini de bilemiyor… bu yüzden hala tedirginim ama seni sokağa atalım diyecek halim de yok. O yüzden lütfen, yarın bu durumun bir çaresine bak ve gözümüz arkada kalmasın. Siz de çok geç olmadan yatın. İyi geceler…”
Anlaşılan Duru’nun öfkesi, saman alevine benziyordu, tıpkı saçları gibi… O odadan çıkar çıkmaz Tanem bana dönüp gülmeye başladı ve ben de kendimi tutamayıp sessizce güldüm.
Böyle bir günün ardından gülebileceğim kimin aklına gelirdi ki?
Ama Tanem, bunu başarmıştı işte.
Ona, bir mucizeye bakar gibi baktım. “Beni evine davet ettiğin için teşekkür ederim,” dedim. “Bunu hayatım boyunca unutmayacağım.”
Tanem içtenlikle gülümsedi. “Sana çarşaf getireyim.”
Ayaklandı ve birkaç dakika sonra bu yaptığı sanki hayatımı kurtarmak değil de her gün yaptığı sıradan bir eylemmiş gibi kucağında yastık ve yorganla geri döndü.
