10

Gözlerimi yeniden Rüzgar’a çevirdim. Bakışlarını benden hiç ayırmamıştı, gözlerimde bir şeyler arar gibi bir hali vardı. Kara gözleri bana bakmaya devam ettiği her an daha da kararıyordu sanki. Çenemi hafifçe havaya kaldırdım ve gözümü bile kırpmadan bakışlarına karşılık verdim. Kafede attığı lafı unutmamıştım ve Tanem’in kardeşi olması hiçbir şeyi değiştirmezdi. Kimsenin kimseyi ezmeye hakkı yoktu, kaldı ki o kafeye varana dek yaşadıklarımın yarısını bile yaşasa kaldırabilir miydi, merak ediyordum.

Bir tür inat oyununa döndü sanki bakışmamız. Gözlerimi kaçırdığım anda yenik düşeceğime inandığım bir oyundu bu. Bir yanıma saçma gelse de pes etmedim, derin bir nefes alıp kollarımı göğsümde bağladım. Kimseyle böyle inatlaştığımı, kimseye karşı korkusuzca böyle kafa tuttuğumu hatırlamıyordum ama onun… beni buna davet eden bir havası vardı.

Bu garip yarışı bozan, Tanem oldu. Bir adım atıp aramıza girdi ve birbirimizi görmemize engel oldu. Ellerini beline attı, “İki garip birbirini buldu, şunlara bakın!” diye söylendi huysuz bir sesle.

Bana arkasını döndü, elini beline atıp Rüzgar’a diklendi. “Ne var, neden geliyorsun habersiz, öyle çat diye?”

Rüzgar’ın sabırsız bir şekilde bir nefes alıp verdiğini işittim. “Kardeşimin evine gelmek için ne zamandır izin alıyorum ki ben?”

“Burada benden başka insanlar da yaşıyor ya hani?” dedi Tanem, gittikçe agresifleşen bir ses tonuyla. “Belki kızlar müsait değil, belki varoluşsal sancılar çekiyoruz, belki evde değiliz!”

“Kapıdan döndüğüm de oldu, gocunmam biliyorsun.” Onun sesi, Tanem’inkinin aksine tekdüzeydi. Sanki ortada bir kriz vardı ve o da tıpkı Tanem gibi sinirlenirse bu krizin daha da büyüyeceğinin farkında bir yetişkin gibi davranıyordu. Tek sorun, krizin ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.

Rüzgâr Tanem’in solundan geçerek bize doğru yürüdü ve gözleri kızların üstünde dolaştı tek tek. “Siz benden ne saklıyorsunuz da bu kız ben geldim diye zıvanadan çıktı?”

Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissettim. Tam olarak emin olamıyordum ama sanırım gizlediği şey bendim. Fakat ne kadar gizleyebilirdi ki? Ne de olsa salonun ortasında oturuyordum.

Uzayıp giden sessizlikte Tanem gözlerini devirdi ve hemen yanıma, üçlü koltuğa oturup kollarını bağladı. İçimden bir ses bu umursamazlığının bir rol olduğunu söylüyordu; Rüzgar’ı kandırmak için yaptığı bir oyundu. Öte yandan Rüzgâr onu umursamıyor, beni tamamen görmezden geliyor ve bakışlarını Ece’nin, Duru’nun ve Zeynep’in üstünden çekmiyordu. Kızların üstünde bir tür psikolojik baskı kurmaya çalışıyordu sanki.

Başımı hafifçe çevirip Ece’ye baktım; o ise oralı bile değildi, telefonuna bakıyor, sakince mesajlaşmaya devam ediyordu. Duru telefonunu açmış, mesajlaşmıyor ancak her zamanki gibi ezber kartlarına bakıyordu. Zeynep gözlerini halıya dikmiş, Rüzgar’la göz göze gelmemek için elinden geleni yapıyordu.

Bakışlarımı yeniden Rüzgar’a çevirdim. Bana kim olduğumu, nereden geldiğimi ve kardeşinin evinde ne işim olduğunu sorarsa verecek tek bir cevabım yoktu. Buna rağmen cesurdum gözlerine bakarken. Benim yüzümden kızları rahatsız edip sıkıştıracağına benimle uğraşmasını tercih ederdim. Fakat kara gözleri beni görmezden geliyordu. Garip bir gizem vardı o koyulukta ama bunu görmezden gelmeye çalıştım. Zaten ince olan yüzü, çenesini kastığı için iyice ince ve sivri görünüyordu. Kirli sakalı, çıkık elmacık kemikleri, çatılı kalın kaşları ve uzun boyuyla korkutucu bir deve benziyordu. Biçimli ama ince dudaklarını burada neler olduğunu anlamadan hareket ettirmemeye yemin etmiş gibi birbirine bastırmıştı.

Tanem bu gergin sessizlikten bıkmış gibi derin bir of çekti ve yeniden ayaklanarak Rüzgar’ın karşısına dikildi. “Tamam be! Öncelikle benim bir yetişkin olduğumu ve senin benim kararlarıma asla karışamayacağını söylemek istiyorum.”

İşte bu, Rüzgar’ın dikkatini çekmişti. Hafifçe öne eğildi ve kaşlarını çatarak Tanem’e odaklandı. Gözlerinde, acaba bu kez ne yaptın der gibi alaycı bir bakış vardı.

“Nefes bizimle kalıyor artık!” diye bir çırpıda söyledi Tanem. “Bizim ev arkadaşımız. Tamam mı?”

Rüzgâr, bir sonraki sözlerini dikkatle seçiyormuş gibi ağır ağır konuştu. “Peki… nereden tanıyorsunuz Nefes’i?”

Tanem gözlerini kırpıştırdı, dudaklarını araladı, geri kapattı, tekrar araladı… Onun yalan söyleyemeyeceğini ve her şeyin birazdan karışacağını düşündüğüm esnada Zeynep hafifçe hareketlendi ve oldukça sakin, hatta profesyonel bir sesle araya girdi. “Benim arkadaşım,” dedi. “Dershaneden. O da mezuna kalmış.”

Kızların üçünün de başları bir çark gibi aynı hızda ve garip bir aynılıkla Zeynep’e döndü. Onun gibi sessiz birinin olaya müdahale etmesi beni bile şoka sokmuştu. Bütün bunlara neden gerek vardı, ondan da emin değildim ama kızların arasında sessiz bir anlaşma olduğunu seziyordum.

Zeynep’in bu açıklaması Rüzgar’ın duruşunu biraz gevşetti. Sanki ona tam olarak inanmamış gibi bir süre duraksadı, Zeynep’in gözlerinin içine keskince baktı ama bir an sonra, şimdilik gözlemlemeye karar vermiş gibi yüz kasları tamamen gevşedi, gözleri tekrar bana döndü.

“Memnun oldum, Nefes,” dedi. Ses az öncekine nazaran çok daha yumuşak, biraz da şüpheciydi.

Ona benim de memnun olduğumu söylemek istedim ama sesimi bir yerlerde kaybetmiş gibiydim. Kulağımda onun beni karşı masadan kınadığı cümle yankılanıp duruyordu. Boğazımdan uzun ve çaresiz bir “Iıı…” sesi çıkınca Ece koluma girdi ve bu garip havayı dağıtmak ister gibi elini salladı.

“Tanışma faslını geçtiysek pastayı keselim artık,” dedi sabırsızca. “Bugün Nefes’in doğum gününü kutluyoruz.”

Rüzgar’ın kaşları tekrar çatıldı. Kaşları çatılmak üzere programlanmış gibiydi. “Bugün doğum günün mü?”

“Hayır,” dedim. “Bugün Dünya Hayvanları Koruma Günü. Doğum günümü kutlamıyorum.”

Sanki bu söylediğim dünyanın en garip şeyiymiş gibi dudaklarını büzdü. Ama Ece ona aldırmadı, bıçağı elime tutuşturdu. Ona gülümsedim ve pastayı kesmeye başladım.

Rüzgar tekli koltuklardan birine otururken Tanem ellerini çırptı ve yere, hemen yanıma diz çöktü, ben dilimleri kestikçe tabakları uzattı. Pastanın yanına biraz kuruyemiş, bisküvi ve cips koyduktan sonra önce kızlara dağıttı. Ardından koşturarak mutfaktan bir tabak daha getirdi ve son tabağı da Rüzgar’a hazırladı.

“Ona kocaman bir dilim kes,” dedi Tanem. “Ayı gibi yer kendisi.”

Rüzgâr ona gözlerini devirdi ve uzattığım tabağı elime dokunmadan aldı.

“İyi ki doğdun,” diye mırıldandı Tanem sessizce. Normalde coşkuyla konuştuğu için onun böyle sakin bir cümle kurması bir garip hissettirdi. “Sen doğum gününü kutlamıyor olabilirsin ama ben kutluyorum.”

Onun tatlılığına gülümsedim ve pastamdan bir dilim aldım.

Pasta dilimi ağzımda dağılırken meyveler, çikolata ve kek ağzımda bir havai fişek misali patladı sanki. Çocukluğumdan beri ilk kez bir başkasının benim için yaptığı bir şeyi yiyordum. Pasta ağzımda dağılırken Ece’nin ne demek istediğini anladım. Değer görmek.

Benim için bir şeyler yapılması.

Onlara zahmet verirsem beni başlarından atmaları korkusunun ötesinde, içeride bir yerde, çok derinde küçücük bir kız çocuğu bunun için mutluydu.

Dolan gözlerimi kırpıştırarak gözyaşlarını geri gönderdim ve gülümsediğimi görmesinler diye başımı eğip pastama baktım.

Yüzümdeki tebessüm genişledi, içimde bir bahçe yeşerdi.

Başımı pastamdan kaldırdığımda Rüzgar’la göz göze geldik.

Beni ne kadardır izlediğini merak ederek gözlerimi kaçırdım.

*

Rüzgâr çok oturmadı. Pastasını yedikten sonra teşekkür etti ve bizi daha fazla rahatsız etmek istemediğini söyleyerek gitti. Onu yolcu ettikten sonra Tanem rahatlamış gibi derin bir nefes vererek salona girdi. “Sonunda gitti ya!”

“Sen bir gerizekalısın,” derken Duru’nun ses tonu agresif değildi, daha çok objektif bir tespiti söyler gibi rahattı. “Ona Nefes’in bizle yaşadığını söylemek zorunda değildin. Nereden bilecekti ki? Arka odaya gidip acaba Nefes’in burada eşyası var mı diye mi bakacaktı? Velev ki gördü? Ee? Bir günlüğüne bizde kalıyor, arkadaşımız derdik…”

“Bir saniye,” diye araya girdim. “Burada kalmam bir sorun mu? Bunu bana söyleseydiniz…”

“Düşündüğün gibi değil,” diye araya girdi Tanem. “Geri zekalı falan da değilim. Yalan söyleseydim Nefes kendini aynen şimdi hissettiği gibi kötü hisseder diye arada kaldım. Sayende şimdi de kötü hissediyor.”

Duru gözlerini devirdi. “Rüzgar’ı şüphelendirmektense durumu Nefes’e açıklaman sence de daha mantıklı değil mi?”

Tanem ofladı ve salonun ortasına, halının üstüne bağdaş kurdu. “Bu ev Rüzgar’la benim,” diye kısaca açıkladı. “Normalde babam, bu evi ikimiz kullanalım diye satın aldı. Babam burada bizim oturduğumuzu zannediyor ama biz kızlarla oturuyoruz, ben de Rüzgar’a kendi arkadaşlarıyla oturması için kira parasını veriyorum. Aramızda anlaştık.”

“Rüzgar’ın kirası, dördümüzün kira parası gibi yani. Bölüşüp veriyoruz.”

“Kızları eskiden beri tanıyor,” diye devam etti Tanem. “Ama benden bir yaş küçük olmasına rağmen salak bir ‘erkek’ olduğu için beni korumaya falan çalışıyor…”

Ece gözlerini devirdi. “Kardeşini yanlış tanıtma. Babana yalan söylediğiniz için kendisini sorumlu hissediyor. Yani bu yüzden eğer hiç tanımadığın birini eve aldığını duysaydı zıvanadan çıkardı, doğru.”

Tanem, Ece’nin haklı olduğunu biliyormuş gibi sessiz kaldı ve ofladı. “Tamam işte, her neyse.”

Tanem’in geçiştirmek istercesine oflaması üzerine aramızda uzun, garip bir sessizlik oldu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Tanem’in beni eve kabul ederken babasına yalan söylediğini hiç düşünmemiştim, aklıma bile gelmemişti ama mantıklıydı, elbette. Kim, ailesine yabancı birini evine aldığını rahatça söyleyebilirdi ki? Muhtemelen kızların hiçbiri ailesine benden bahsetmeyecekti.

Teşekkür mü etmeliydim, bir an önce bu evden çıkmanın bir yolunu mu bulmalıydım…

“Nefes, yine gözlerinde o bakış var,” derken Duru agresifçe kaşlarını çatmıştı. Gözlerimdeki bakışı nereden gördüğünü merak ediyordum çünkü gözleri telefonunda, muhtemelen ezber kartlarındaydı. Nasıl oluyordu da deli gibi ders çalışırken aynı zamanda her şeyden haberdar oluyordu?

“Hangi bakış?” diye mırıldandım.

“Ben gideyim, size çok zahmet verdim, teşekkür ederim tiradını atmak üzere olduğunda attığın bakış.”

“Ben…”

Tanem konuşmama bile izin vermedi. “Lütfen yine başlama,” dedi somurtarak. “Zaten Rüzgâr başımı şişirdi. Biz senle iyiyiz, tamam mı? Sorun yok.”

“Tamam…” diye mırıldandım ve başka ne diyeceğimi bilemediğim için konuyu değiştirmek için, “Peki Rüzgar’la aranızda kaç yaş var?”

“Yalnızca bir,” dedi Tanem. Yüzü hala asıktı, gergin bir şekilde tırnaklarındaki ojelerle oynuyordu. “Babam annemi ölmeden önce aldattı. Annem öldükten sonra da o kadınla evlendi.” Şaşkınlıkla dudaklarımın aralandığını hissettim. Araya girmeme hiç müsaade etmeden, “Evet, çok üzücü, çok dramatik, nasıl olur, vah vah vah… falan filan. Aynen.  O konuya girmeyelim. O kadından da babamdan da nefret ediyorum.” İç geçirdi. “Ama Rüzgâr… O iyi bir çocuk. Onun bir suçu yok.”

İçim ısındı. Yaşadığı onca şeyin içinde en azından bir kardeşi olmuştu. Bunun için mutluydum.

“Drama saatiniz bittiyse doğum günümüze devam edebilir miyiz?” Ece’nin söylediklerini duyunca onu uyarmak ister gibi boğazımı temizledim. Alayla güldü. “Tamam be, Hayvanları Kurtarma Günü’ne. Her neyse. Ben boğazımdan aşağı cips dökmek istiyorum.”

“Ben de,” derken Duru bıkkın bir şekilde telefonu koltuğa fırlattı. “Kızlar, ben beyinsiz olabilir miyim?”

“Beyinsizler tıp okumaz, geri zekalı,” dedi Ece.

“Bak, sen bile geri zekalı diyorsun. Yani belki de beynimde bir sorun vardır. Vallahi benim beynim yetmiyor kızlar bu derslere.”

Tanem halının ortasından -en sonunda- kalktı ve Duru’nun yanına, koltuğa oturup ona sarıldı, Duru’nun başını kendi göğsüne yasladı. “Hayır bir tanem, sen çok akıllısın, onlar geri zekalı.”

Tanem, Duru’nun başını okşarken belki alaycıydı ama Duru, sanki onun göğsünü dinlenmek için bir liman olarak kullandı. O esnada Ece içeceklerimizi tazeledi, Zeynep kıyafetlerinden bunaldığını ilan edip pijamalarını giydi ve ben de üçlü koltuğun köşesinden üçünü izledim yalnızca… Bir köşede oturmak ama insanlarla çevrili olmak. Bana saldırmayan, alanıma girmeyen insanlarla sarılı olmak. Burada oturuyordum, tamamen yabancı insanların salonunda, tamamen saldırıya açık bir halde. Onların bana saldırmayacağını biliyordum belki, anlıyordum elbette, her şeyden önce kurtarmışlardı beni ama vücudumun bunu anladığını sanmıyordum. Bu şekilde gizlenmiyorken vücudumdaki her bir zerreyle tetikteydim sanki.

Zeynep pijamalarını giymiş, televizyondan film bulmaya çalışıyordu. Tanem, Duru’yu akıllı olduğuna ikna etmeye uğraşıyor, tıp fakültesini gömüyordu. Ece, Zeynep’e yeni flörtünü anlatıyordu. Korkacak bir şey yoktu. Ne garipti. Bu yeni bir yaşamdı ve ben bu yaşamın her bir zerresini içime çekmek istiyordum.

Gecenin geri kalanında abur cuburlardan yedik, favorimi bulmaya çalıştık, biraz TABU oynadık ki ben bu oyunda oldukça başarısızdım… Mutfak duvarındaki FRIENDS tablosunu merak ettiğimi söyleyince birkaç bölüm FRIENDS izledik ve koltukta sanırım birkaç dakika sızdık. Uyandığımda duvardaki saat gece iki buçuğu gösteriyordu.

“Kızlar,” diye seslendim. “Uyuyakalmışız.”

Birkaç dakika sonra herkes aylak adımlar ve görmeyen gözlerle odasına geçerken ben salondaki çekyatı açıyordum. Gözlerimden uyku akıyordu.

Ama pikenin altına girip sağ yanıma kıvrıldığımda ve uykulu gözlerimi yumduğumda bile içim şükran ve huzurla doluydu.

Onları bana gönderdiği için anneme teşekkür ettim ve gözlerimi huzurlu, kabussuz bir uykuya yumdum.