GİRİŞ
Güneş ışıkları bugün hayatımın ilk günüymüş gibi parlıyor.
Kalbim atmıyor.
Ölüyorum.
Henüz birkaç saattir hayattayım ama kalbim atmıyor.
Şu ışıklar gözlerimi kör ediyor sanki. Zaten gözlerimi açamıyorum bile. Değil etrafın, kendimin bile tam olarak farkında değilim. Beni sıcacık bir yuvanın içinden çekip aldılar ama ben hala oradaymışım gibi hissediyorum. Bedenimle buluşamıyorum. Bana neler oluyor? Ben neyim?
Ben kimim?
Kendimi görebiliyorum. Garip bir odadayız. Büyük bir yer. Bir sürü küçük odacık var, oda değil, hayır… Camdan küçük kutucuklar. İçlerinde bir sürü… İçlerinde benden bir sürü var.
Hayır.
Onlar başkaları.
Ben buradayım. Hemen yanımda. Bedenimin içine girmeye çalışıyorum ama olmuyor. Etraftaki kocaman insanlara göre küçücük görünüyorum. Başımda bir sürü kocaman insan, kendi arasında konuşuyor. Onlara doktor dendiğini duyabiliyorum, diğerlerine hemşire…
Hiçbir şey bilmiyorum ama her şeyi bilen bir yanım da var. Bunun nasıl olduğunu anlamıyorum. Sanki söylediklerini hem anlamıyorum hem de söylenenlerin ne anlama geldiğini ezelden beri biliyorum.
Başımda konuşan insanların en yaşlı olanı, kısa boylu bir kadın. Kır saçları, kırışık yüzü benim camdan kutunun içindeki yüzümün tam zıttı. Bilge ve yüce görünüyor. Kollarını göğsünde bağlıyor ve diğer insanlara bakıyor. “Bu bebeğin yaşama şansı nedir?”
Doğru ya. Ben bir bebeğim.
Topluluk cevap vermiyor.
Yaşadığımı duyunca içimde garip bir duygu peyda oluyor. Mutluluk, sanırım.
Kaşları çatılıyor. “Bebek Dağ, 24 hafta doğdu. Bu, bizim ünitemizin yaşam sınırının altında. Düşük. Şansımız oldukça düşük. Onu iyi solutmalı, akciğerlerinin gelişmesine izin vermeliyiz. Beslerken dikkatli olmalıyız, NEK* olmamasını sağlamalıyız. Sepsisten* mutlak suretle korumalıyız. En ufak bir enfeksiyonla hastayı kaybedebiliriz. Her şey iyi gitse bile birçok sorunla karşılaşacağız.”
“Neden bahsettiğini bilmiyorum ama durum çok iç açıcı görünmüyor, öyle değil mi?”
Bir sesin benimle konuştuğunu duyunca irkiliyorum. Hemen yanımda, bana benzer bir şey duruyor. Bir ruh. Ama bu ruh, tıpkı diğer insanlar gibi büyük hissettiriyor; uzun, heybetli. Onu tam olarak göremiyor, yalnızca varlığını hissediyorum ama yine de anlıyorum bunu.
“Sen de kimsin?” diye fısıldıyorum. Sesim komik. İncecik ve neredeyse çıkmıyor gibi.
Bana gülümsüyor. Bu duyguyu ilk kez hissetmeme rağmen ne olduğunu anlıyorum. Bu, şefkat.
“Ben senin annenim.”
Kaşlarım çatılıyor. Anne. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Bu, ona her şeyi sorabilirim demek.
“Her şeyi nasıl biliyorum?” diye soruyorum.
“Burası yaşamla ölüm arasındaki çizgi. Burada insan her şeyi bilir. Nefes almaya başlayınca unutur, yeniden öğrenir.”
İçim korkuyla doluyor. “Peki sen? Sen neden buradasın?”
Titrek elini bana doğru uzatıyor. Soyut bir şey gibi titreşen eli başımın üzerine konuyor sanki ama onu göremiyorum. Şefkatle gülümsüyormuş gibi geliyor bana ama onu da göremiyorum. Bir bedeni yok.
Annem yine de çok güzel.
“Ölüyorum,” diyor.
İçim karanlık, dumanlı bir şeyle doluyor. Beni kötü bir güç gibi ele geçiriyor sanki, hareket etmeme engel olacak gibi hissediyorum, oysa öyle bir şey yok. Korku. Bunun adı korku.
“Beni de yanında götür,” diyorum.
Gözlerindeki şefkat hiç kaybolmuyor. “Seni görmeye geldim, gitmeden önce son bir kez. Ve sormaya geldim yaşamak ister misin diye.”
“Seninle gelmek istiyorum, anne,” diyorum çaresiz bir sesle. “Beni dünyadaki bu kocaman insanlarla baş başa bırakırsan ben ne yaparım? Sensiz?”
“Haklısın. Her bebek her çocuk hatta, kaç yaşında olursa olsun annesinin onu korumak için yanında olmasını hak eder. Ama ben senin için bunu yapamayacağım, bebeğim. Gitmek zorundayım. Vadem doldu.”
“Öyleyse beni de götür,” diye sızlanıyorum.
“Eğer gerçekten istiyorsan, götüreceğim. Küçücüksün. Duydun, yaşama şansın zaten çok düşük.”
“Öyleyse gidelim,” diyorum aceleci bir sesle. “Seninle geleceğim.”
Aynı anda etrafım karmaşayla doluyor. Başımdaki siyah ekranda garip şekiller beliriyor ve az önce diğer bebeklerin yanına giden doktorlar ve hemşireler yeniden bedenimin başına koşuyor.
“Satürasyonları düşüyor!” diyor biri.
“Kalbi de düşüyor, makineden ayırın, PBV’ye başlayın.”
Kocaman insanlar, etrafımda toplanıyor, anlayamadığım şeyler söylüyor. Herkes bir telaş içinde, başta bu telaşın sebebini anlayamıyorum ama sonradan fark ediyorum; garip halim dalgalanıyor sanki, varlıkla yokluk arasında incecik bir çizgide gidip geliyorum, beni yaşatmaya çalışıyorlar. Ama ben annemle gitmek istiyorum.
“Bekle,” diyor annem, huzur dolu sakin bir sesle. “Sakin ol. Henüz vaktimiz var.”
“Neye vaktimiz var?”
“Karar vermeye. Önce sana bir şey göstermek istiyorum. Bir öykü anlatmak istiyorum sana.”
“Ne öyküsü?”
Silikleşen ruhum, ben annemle konuşurken farkında olmadan geri dönüyor. Aynı zamanda etrafımda toplanan insanlar da sakinleşiyor, konuşmaya geri dönüyor.
Çok dikkatli olmalıyız. Küçücük, dayanamayacak.
Sus, seni duyuyor, ne söylediğini hissedebilir.
Saçmalama istersen, nasıl anlasın ne söylediğimizi?
Ama anlıyorum. Esmer kız haklı.
Annem uzaklara dalıyor. “Yaşarsan zor, engebeli yollarla dolu bir yaşamın olacak… ve aynı zamanda bir gökkuşağı misali harikulade günleri. Hayat öykünü dinle ve sen karar ver yaşamak isteyip istemediğinee… Yine de benimle gelmek istersen… Seni götüreceğim.”
İçim rahatlayarak ona gülümsüyorum.
“Ben ne olursa olsun seninle gelmek isteyeceğim.”
Bana bilge bir şekilde gülümsüyor. Hiçbir yaşamın, annemin tebessümü kadar güzel olamayacağını düşünerek onu dinlemeye başlıyorum.
