Sesi kulaklarında çınlıyordu. Seni seviyorum, seni seviyorum.
Öylesine halsiz hissederek uyandı ki gözlerini bile açamadı bir süre, uyanıktı ama dünyaya basamıyordu ayakları. Sonunda gözlerini açtığındaysa alarmının çalmasına bir iki dakika olduğunu fark etti. Kalkası yoktu hiç, ömrü boyunca burada kalmak, yorganı kafasına dek çekmek ve rüyadayken akan gözyaşlarının ıslattığı yastığına gömülüp uyumak, uyumak, bir daha asla uyanmamak istiyordu.
Sonra, son günlerde yaşadıkları bir bir ona geri döndü. Artık, o yatağından çıkmasa da hayatında bir fark olmayacak olan genç kadın değildi. Bir işi vardı, onu bekleyen insanlar vardı. Sahneye çıkacaktı. Bu, biraz olsun dumanların dağılmasına yardımcı oldu. Güneş Atay, artık kendisini o eskimiş kedere bırakamayacağına ikna edip doğruldu yataktan. Sahi, ne görmüştü rüyasında hatırlamıyordu ama belli ki Yağız yine çok yakmıştı canını.
Kalkıp yüzünü yıkadı, sonra dolabından rahat bir şeyler seçip hızlıca geçirdi üstüne. Şişmiş yüzünü normale çevirebilmek için biraz makyaj yapıverdi hızlıca. Dicle burada olsa saçlarını güzelce yapar, makyajını da daha adamakıllı bir hale getirirdi, hatta kıyafetlerini bile beğenmezdi büyük ihtimalle. Çıkar şunları, oyunculuğunu konuşturmaya gidiyorsun sen!
Güldü kendi kendine. Dicle burada değil. Dicle kendi evinde.
Birkaç gündür böyleydi. Yağız’ı görmenin etkisi miydi bilmiyordu ama çarşamba gününden beri rüyaları daha da kötü bir hal almıştı.
Başını iki yana salladı, kendini bu kedere gerçekten bırakamazdı, artık sorumlulukları vardı. Çantasını hazırlayıp kahvaltısını etmeden yola koyuldu ama tüm çabalarına rağmen otobüse binip başını cama yasladığında zihni yaramaz bir çocuk gibi bağlarından kurtuldu, o güne gitti.
O ilk güne.
Eylül, 2013
Aslında her yönüyle sıradan bir güne benziyordu. Sabah annesinin seslenmesiyle uyandı, yine annesinin hazırladığı tostu bir süt eşliğinde hızlıca yedi ve geç kalmamak uğruna evden apar topar çıktı. Hep bindiği otobüse bindi, durakta indikten sonra hep geçtiği o ağaçlı uzun sokakta düşüncelere dalarak yürüdü. Köşeyi dönüp okulu görünce gayriihtiyari somurttu, yine de adımlarını hızlandırdı.
Güneşli bir gündü ve mevsim gereği son sıcak günlerdi bunlar. Belki de yarın yağmur yağardı bu yüzden içeri girmek daha bile zordu. İnsan kaçıp bir ormana, bir deniz kenarına gitmek istiyordu.
Sınıfa girip her zamanki yerine, en arka sıraya çoktan yerleşmiş olan Dicle’nin yanına geçti. Onunla lise birin ikinci günü tanışmışlardı, Dicle Güneş’in çekingen duruşunu fark etmeyecek kadar enerjik ve sıcakkanlıydı; öğle arası aşağı inerken sınıfta tek başına kalan Güneş’e dönmüş, aşağıdan bir şey isteyip istemediğini sormuştu. Güneş hayır demişti ama yine de bir arkadaş kazanmıştı. O günden sonra Dicle hep Güneş’in yanına oturmuştu.
“Hoş geldin,” derken sözcükler Dicle’nin ağzından zorlukla çıktı çünkü esnemeden duramıyordu. Güneş bu manzaraya karşı gülmeden edemedi.
“Günaydın uykucu.”
“Aydı mı? Ne zaman?”
Garip bir şekilde Dicle en çok sabahları şaka yapardı, sonradan da çoğunu hatırlamazdı.
Önce kalem eteği, gözlükleri, kısa boyu ve ciddi duruşuyla sınıfa hızlı hızlı giren fizik hocasına, sonra dönüp birbirlerine bakan Güneş ve Dicle el mahkûm, ders için gereken her şeyi masaya serdiler. İkisi dersler konusunda epey benzerdi; notları hiçbir zaman iyi olmamıştı. Haylaz öğrenciler olduklarından değil ama çoğu zaman dikkatlerini konuya vermek onlar için çok zordu. Bazen birlikte, çoğunlukla ayrı ayrı düşüncelere dalarlardı. Dicle daha çok hayal kurardı; geleceğe dair umutlu şeyler. Güneş’se daha çok ne zaman bir boşluğa düşse kendisini rahatsız eden o amaçsızlık hissini duyumsardı içinde. Bu hayatta ne yapmak istediğini, nasıl yaşamak istediğini bilememenin verdiği garip bir rahatsızlık vardı içinde. İnsanlarlayken, bir işle uğraşırken belki aklına gelmeyen ama böyle kendi zihniyle baş başa kaldığında onu huzursuz eden düşünceler. Yalnızca üniversitede hangi bölümü okumak istediğini ya da hangi mesleği yapmak istediğini bilmeyişi değildi sorun. Bu hayatı nasıl yaşamak istediğini bilemiyordu. En basit sorulara dahi cevabı yoktu. Aslında hangi soruları sorması gerektiğini de bilmiyordu.
Başını iki yana sallayıp dikkatini tahtadaki kadına vermeye çalıştı. Çoktan derse başlamış, tahtanın yarısını doldurmuştu bile. Kaşlarını çatarak tahtada yazılanları anlamaya çalıştı. Kadın tiz sesiyle durmaksızın devam ediyordu ama Güneş söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Kuvvetten, kütleden ve ivmeden bahsediyordu.
F= m.a
Tahtada yazan yazıya bakarken hocanın söyledikleri kulağına çalındı. “Simgeleri zaten biliyorsunuz, çocuklar. F kuvvet. M kütle ve a da ivme. Yani Kuvvet, kütleyle ivmenin çarpımına eşit. Anlaştık mı?”
Güneş, başı dönüyormuş gibi hissetti. Ne zaman fizik dinlese böyle olurdu. Tamam ama, bu kuvveti hesaplayınca ne olacak şimdi, diye sormak istediyse de sustu. Değil sınıfta konuşmak, insanlarla ikili konuşmaları yürütmek bile zordu. Kuvvet eşittir kütle çarpı ivme. Kütle çarpı ivme. Bu, ona belki sınavda bir soru kazandırırdı da bu kez hocanın kanaat kullanması gerekmezdi.
Düşüncelerinden sıyrılıp hocanın tahtaya yazmayı yeni bitirdiği soruya odaklandı. Aslında gayet basitti. Kadın sınıfın seviyesini bildiğinden, hatta muhtemelen kimsenin onu dinlemediğinin farkında olduğundan, verilen iki değer formüle yerleştirildiğinde cevabın kolayca çıktığı basit bir soru yazmıştı tahtaya. Sayılar bile öyle küçüktü ki Güneş işlemi kafasından yapıverdi ve ardından gayriihtiyari mırıldandı. “On altı.”
Defterine bakıyordu, sınıftan çıt çıkmıyordu. Sınıfın çoğu tıpkı Güneş’in yanında oturan Dicle gibi hayallere dalmıştı. Bir kısmı sabahın ilk dersi olduğu için uyuyordu, bir kısmıysa kendi arasında fısıldaşıyordu.
“Güneş ‘on altı’ dedi hocam, duymadınız mı?” Güneş, bu kelimelerle birlikte başını hızla sınıfın diğer ucuna çevirdi, tıpkı onun gibi en arka sırada oturan Yağız’a.
Yağız, ona bakmıyordu, kolları göğsünde bağlı, gözleri tahtadaki kadındaydı. Sınıfın ve hatta okulun popüler çocuklarındandı ki olmaması da imkânsızdı. Hangi lisede olursa olsun olay yaratacak yakışıklılığı ve hali vakti fazlasıyla yerinde ailesiyle herkesin onun adını bilmemesi olası bile değildi.
“Sahi mi? Güneş?” Güneş, Yağız’a bakakalmışken tahtadaki kadının sesiyle tekrar ondan yana döndü. Dicle de şaşkınlıkla Güneş’e dönmüştü, belli ki Güneş’in bir soruyu cevaplandırıp üzerine bir de dillendirmesi hayallerinden bile daha ilgi çekiciydi.
Güneş ne yapacağını bilemeyerek başıyla onayladı. Lütfen tahtaya çıkıp çözmemi istemeyin. Lütfen. Lütfen. Muhtemelen tahtada bayılırdı. Buna o kadar emindi ki. Bayılır hatta kalp krizinden ölebilirdi, böylece Yağız Güneş’in ailesine büyük bir tazminat ödemek zorunda kalabilirdi ve Güneş’in ailesi ve belki birkaç akrabası ömür boyu rahat içinde yaşardı.
“Tahtaya gelip çözmek ister misin Güneş?”
Hayır, istemem?
Yerinde ona senelermiş gibi gelen bir süre boyunca yerinden kalkmadı ama sonunda Dicle’nin ittirmesiyle ayağa kalkmak zorunda kaldı. Bu işten bir an önce kurtulmak isteyerek kıpkırmızı yanakları ve hafifçe titreyen elleriyle tahtaya ilerledi. Kalbi ne kadar hızlı atıyordu öyle? Üstelik nefes de alamıyordu.
Hocanın uzattığı tebeşiri alıp basit işlemi tahtaya titrek ve terli ellerle yazdı. Belki sayılar Güneş’in titrek elleri yüzünden okunmuyordu. Belki kimisi Dicle gibi şaşkındı. Belki de insanların içinde ona gülenler vardı. Ama bunların hiçbiri önemli değildi.
Sonuçta Güneş o tahtaya çıkmıştı. Yerine dönerken yanakları alev alevdi belki, üstelik dizleri titriyor da olabilirdi ama kalp krizi geçirmemişti. Kimse kimseye tazminat ödemek zorunda kalmayacaktı.
Kalbi göğsünü zorlarken sırasına oturup derin bir nefes aldı. Bir tane daha. Sakinleşmeye çalıştı.
Sonra başını Yağız’a çevirdi, şaşkınlıkla ve anlamayan gözlerle. Yağız’ın az öncesine kadar onu izlediğinden bihaber, onun Güneş’e karşı tamamen ilgisiz ve derse odaklanmış görünen yüzüne dikti gözlerini.
Az önce ne olmuştu?
Yaşanan onca şeye rağmen bu anıyı düşünmek onda tebessüm etme isteği uyandırıyordu.
Yağız.
Onu sınıfın öteki ucundan duyan çocuk.
*
Eylül, 2018
İrem’in en sevdiği gün cumaydı çünkü o da yaşıtları gibi okuldan nefret ediyordu. Bu yüzden mutlu olması gerekirdi ama aksine, içinde nasıl da büyük bir sıkıntı vardı. Yağan yağmuru yeşil şapkasının koruması altında izlerken dudaklarını büküşü bu yüzdendi. Yağmuru görür görmez okuduğu romanlarından birini, kulaklığını ve telefonunu çantasına atmış, üzerine annesinin zorlamasıyla kapüşonlu bir hırkayı almış, çıkarmayacağına da söz vermişti. Söz verdi mi tutardı İrem, hırka bu yüzden hala sırtındaydı ama başındaki şapkayı yağmur sağanağa çevirince çıkarıp eline aldı, özgürce gülümsedi gökyüzüne, birkaç yağmur damlası gözlerini rahatsız edince başını indirdi. Aldığı toprak kokusuyla gülümsedi genişçe. Özgürlük onun için bu kadar basitti işte.
Yağmur hızını azaltınca şapkayı yeniden kafasına geçirdi, saçlarının ıslanmasından şikâyeti yoktu ama yanakları soğuktan kıpkırmızı kesilmiş, burnunun ucu donmuştu. Kulaklıklarını takmak için büyük bir istek duyuyordu fakat bu, yağmura ihanet etmek gibi olacaktı. Günlerce yağmuru bekledikten sonra yağmurun sesi yerine onlarca kez dinlediği şarkılardan birini açmak hiç de adil olmazdı.
Eylül için soğuk bir havaydı belki ama soğuk havaları hep çok sevmişti. Yağmur hepten hızını kesince ısınmak için en sevdiği kitap kafeye girmeye karar verdi. Yürümek daha güzel olabilirdi ama annesine hasta olmayacağına dair de söz vermişti.
Şapkasını çıkartıp bir süre kitaplıkların önünde gezindi. Sonunda gözüne bir kitap kestirince koltuklardan birine yöneldi.
Buranın en sevdiği kitap kafe olmasının bir sebebi vardı elbette. Burası, hayatında gördüğü en sıcak yerdi. Koltukları çok rahattı, ışıkları rahatsız etmeyecek kadar loş ama okumaya engel olmayacak kadar aydınlıktı. Kaç kitabı beş dakika oturayım diye başladıktan sonra bu koltukta bitirdiğini bilmiyordu.
Biraz okuduktan sonra saatini yokladı, Ömür’ün eve gelme saati yaklaşıyordu. Karnı da acıkmaya başladığı için ayaklandı, kitabı yerine bırakacaktı. Belki daha sonra devam edebilirdi, okuduğu kadarı hoşuna gitmişti gitmesine ama elinde zaten bir kitap vardı. Burası da bir yere kaçmıyordu.
Ne yazık ki daha kitaplıklara ulaşamadan bir engele çarptı.
Hayır, bir engele değil, birine.
İlk tepkisi oflayarak anlını tutmak oldu, karşısındaki ona kıyasla oldukça uzun olduğu için çocuğa resmen kafayla girişmişti. Sonra korkuyla gözlerini kaldırdığında, özür dilemek için, onu gördü, Miraç’ı.
Miraç.
“Özür dilerim.” Yere eğilip kitabını aldı, Miraç’ın olduğunu tahmin ettiği iki kitabı da ona uzattı. Aklı başında olsaydı ilgiyle kitapların adına bakardı ama aklı pek de başında değildi.
“Ben de önüme bakmıyordum.” Miraç, sorun olmadığını göstermek istercesine gülümsedi. “Teşekkürler.” Kitapları gösteriyordu.
Omzunu silkip gülümsedi, yanından geçip gitmek için hareket ettiğinde Miraç da bir adım kenara kaydı ve yeniden kızın önüne geçti. Sonra elindeki kitabı işaret etti. “Ne okuyorsun?”
Bir adım geri çekilip Miraç’ın yüzüne baktı. Ama gözlerine değil. Miraç’ın bir cevap beklediğinin farkındaydı ama o bir sohbet açmak, o sohbeti ilerletmek istemiyordu.
“Aynı Yıldızın Altında.” Aslında okumak istediğimden değil. Bir ara popülerdi ama artık herkes unuttu sanırım. Miraç’a ulaştırmadığı cümleleri bir gülücüğe sığdırdı, böylece sohbetin ilerlemeyeceğini umuyordu.
“Bir ara herkesin elindeydi. Okuduktan sonra bana verirsin, değil mi?”
“Benim değil ki. Şimdi yerine koyacaktım. Belki daha sonra alırım.”
Miraç hayal kırıklığıyla başını salladı, İrem de bu sessizliği fırsat bilip birkaç veda sözcüğünün ardından onu geride bırakarak dükkândan çıktı.
Ve ondan sonraki günlerde İrem hiçbir zaman Miraç’ın dükkânın içinde kendisini gördüğü için içeri girdiğini bilemedi. Hatta aslında önüne baktığını. İşin aslını isterseniz genç adamın pek bir suçu yoktu.
Çünkü bazı insanların size gerçekten bakmaları için onlara sertçe çarpmanız yahut omuzlarından tutup sarsmanız gerekirdi.
