Yediğim en kötü dayaklardan biriydi.
Odamda tek başımaydım. Hava tamamen kararmıştı ama saat mevhumumu kaybetmiştim, bu yüzden kaç saattir burada olduğumu bilmiyordum. Işıkları açmaya cüret edemediğim için karanlıkta oturuyordum. Tek ışık kaynağı, sokaktaki lambadan gelen loş, sarı bir ışıktı. O da odadaki eşyaları azıcık seçebilmemi sağlıyor, başka bir işe yaramıyordu.
Burnuma tuttuğum peçeteyi çekip şöyle bir baktım. Hala kanıyordu. Normalde burun kanamalarım hızla dururdu ama bu sefer birkaç sert darbe almıştım. Kırılmış bile olabilirdi. Bilmiyordum. Kanaması durmuyordu.
Evdeki tek ayna tuvaletteydi ve ben yediğim dayaktan beri bu odadan çıkmamıştım. Bu yüzden nasıl göründüğümü bilmiyordum, bilmek istediğimi de zannetmiyordum. Her yerim çürük içinde, mosmor olmalıydı. Belki kanayan ve benim görmediğim başka yerlerim de vardı. Omzum saatlerdir ağrıyordu çünkü ilk darbede savrulup omzumun üstüne sertçe düşmüştüm. Sonrasını hatırlamıyordum. Ya da hatırlamak istemiyordum.
Burnumu gayriihtiyari çektiğimde canım yandığı için yüzümü buruştum. Bu, yüzümün ve burnumun daha da acımasına neden oldu. Gözyaşları gözlerimden saatlerdir dökülüyordu. Bunlar hüznün yahut öfkenin gözyaşları değildi; acıya aitti ve onları durdurmak mümkün değildi. Bana sormayan, benden bağımsız bir vücuda aitti bunlar.
Onları önemsemiyordum.
Göl gibi sakin gözleri gözümün önüne geldi. Biraz olsun kalbimin sancısı hafifledi.
Ellerim Kürk Mantolu Madonna’ya uzandı. Parmaklarımı sarı-kahverengi kapağının üzerinde ağır ağır gezdirdim. Kapakta bir trenin içinde kadın silüeti görünüyordu. O kadın olmak istedim. Giden, kaçan, bambaşka biri olabilen o kadın olmak…
Kaçmayı defalarca düşünmüştüm. Ama dışarıda ne kadar dayanabilirdim ki? Param yoktu, telefonum yoktu, yol bilgim yoktu… En fazla nereye kadar gidebilirdim? Gidebileceğim bir yer yoktu, mahalleli beni zaten ele verirdi. Daha uzağa ise ben gidemezdim… Beceremezdim…
Ölürdüm belki de. Belki açlıktan, belki de ipsiz sapsızın eline düşerek…
Gidemezdim. Bugüne dek.
Zaten öleceksem nerede öldüğümün ne anlamı vardı ki? En azından erteleyebilirdim bu ölümü.
Belki dakikalar, belki saatler önce babam beni bu odanın zemininde bir çöp gibi bırakmıştı. Her yerim sızlıyordu, burnum kanadığı için yüzüm kana bulanıyordu. Hareket etmekten öyle acizdim ki kıpırdayıp doğrulamıyordum bile.
Halam o esnada yanıma geldi. Babamın nöbetini o devralacak, biraz da o vuracak zannettim ama sessizce diz çöktü yanıma. Beni hiç ellemedi. Kupkuru bir sesle, “Sabaha dek toparlan,” diye fısıldadı yalnızca. “Amcan tekrar gelecek. Yine kaçarsan vurur seni.”
Bu an zihnimde tekrar tekrar dönüp duruyordu.
Kaçmayı bir kez bile düşünmemiştim. Bu geceye dek.
Her şartta öleceksem anlamlı bir ölümü tercih edecektim. Savaşırken ölecektim, beklerken değil.
Bedenim yaşasın diye ruhumu öldürmeyi ise bütünüyle reddedecektim.
Bana sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca bekledim. Burun kanamam dursun, vücudumun sızısı az da olsa azalsın, vücuduma güç gelsin diye… Fakat çok da beklememeliydim. Babaannem kendini bildiği günlerde namaza kalkardı, ondan önce davranmalıydım.
Kendimi birazcık da olsa iyi hissettiğimde zeminden doğrulmaya çalıştım. Burnumdan saatlerdir akan kanlar zeminde bir göl olmuş, kıyafetlerimi bile ıslatmıştı. Kendimden tiksinerek kalktım ve o tarafa bakmamaya çalıştım, bir fare kadar sessiz adımlar atmaya özen göstererek odamdan çıktım. Hepsi domuz gibi uyurdu, uykuları ağırdı, bunu biliyordum. Yine de en sessiz halime büründüm. Bir hayalet olmaya, göze batmamaya öyle alışmıştım ki bu benim için çocuk oyuncağıydı. Gecenin sonsuz dinginliğinde bile varlığımla yokluğum birdi.
Tuvalete gidip kapıyı sessizce kapattım. Aynaya bakmamaya özen göstererek yüzümü temizledim. Üstümdeki kan olmuş kıyafetleri çıkardım, kirliye attım. Tamamen soyundum ve vücudumdaki lekeleri akan suyla temizledim. Duş almaya vaktim ya da cesaretim yoktu. Kaldı ki banyo yapmak gündüz bile bir lükstü. Gecenin bir vakti bir de bunun için dayak yersem ayağa kalkacak gücüm kalmazdı.
Havluma sarınıp odama geri döndüm ve aynı minik hareketlerle en sade ama en rahat kıyafetlerimi giydim. Basma eteksiz dolaşmak adetim değildi ama etek ayağıma dolanabilirdi. Bu yüzden siyah eşofmanımı ve üstüne siyah, kısa kollu tişörtümü geçirdim. Köşede kullanılmayan, eski bir sırt çantası vardı. Dibine hırkalarımdan birini ve gereksiz yer kaplayacağını umursamadan Kürk Mantolu Madonna’yı yerleştirdim.
O esnada fark ettim. Ona bir şekilde haber bırakmalıydım. Pencereme kitap bırakırsa ben o kitabı almadığımda endişelenebilirdi. Daha da kötüsü o kitabı babamlar görürse Aras’ın başı belaya girebilirdi. Buna izin veremezdim.
Odamdan çıktım ve dün amcamlar için yaptığım poğaçalardan kalanları peçeteye sararak çantama attım. Salona ilerledim, babaannemin orta sehpanın üstünde bıraktığı eski model tuşlu telefonundan saate baktım. 02.48.
Güzel. İyi bir saatti. Herkes derin uykudaydı. Uyanmalarına daha saatler vardı. Onlar gittiğimi fark ettiğinde umuyordum ki ben çok uzaklarda olacaktım.
Paraya ihtiyacım vardı. Yatak odalarına girip cüzdanlarına bakmaya cüret edemezdim ama dış kapının hemen yanındaki portmantoda az da olsa bir şeyler bulacağımı ümit ediyordum. Babamın asılı olan gri ceketinden başladım. Cebinden çıkan bir iki yüzlüğü çantama attım. Kredi kartı da oradaydı, ne kadar dikkatsiz bir adamdı, ama beni kredi kartıyla kolayca takip edebilir, nerelerde harcama yaptığımı öğrenebilirdi. Aras’ın bana getirdiği tüm polisiye kitaplara en çok da şimdi minnettardım.
Babaannem kirli çıkıydı ama genellikle servetini üstünde taşırdı. Uyuduğu için koynunda saklıyor bile olabilirdi. Yine de onun pardösüsüne de göz attım. Cebinde bir yüzlükten başka bir şey yoktu. Hemen yanında halamın ceketi asılıydı, cepleri bomboştu. Ondan hayır beklemek en başta hataydı zaten.
Sessizce ve son bir ümitle portmantonun tek çekmecesini açtım ve açtığım anda yüzümde hain bir tebessüm canlandı. Bir alyans. Bir kutunun üstüne bırakılmış tek bir alyans vardı ve boyutuna bakılırsa babamın eski alyansıydı. Altın olduğunu ümit ederek onu da çantama attım ama içimden bir ses, onun altındaki kutuya da bakmamı fısıldadı kulağıma.
Küçük, ince, kare bir kutuydu. Altın renkli kapağını açtım, gördüğüm ilk şey ince bir bilezik oldu. Hemen yanında babamınkine benzer bir alyans vardı. İçimden bir heyecan dalgası yükseldi, bunlarla bir süre idare edebilirdim. Bozdurmayı başarırsam…
Hemen sonra bileziğin altındaki fotoğrafı gördüm.
Kapı tanıdıktı, bu evin kapısının önündeki birkaç basamakta çekilmiş bir fotoğraftı bu. Bir kadın, kameraya utangaç bir gülüşle bakıyordu. Gözlerinin rengi anlaşılmıyordu ama kahverengi dalgalı saçları omzunun biraz aşağısında bitiyordu. Yüzü… Annemdi. Annemdi.
Elimdeki bileziğe baktım. Ona ait olmalıydı.
Bunlar sanki ben bulayım diye bu çekmeceye bırakılmıştı. Kapının hemen yanındaki çekmecede bu kadar değerli şeylerin bulunmasının başka bir anlamı yoktu. Annem miydi bana yardım eden?
Gözlerimi yumdum. Teşekkür ederim anne.
Elimle çekmecenin ilerisini yokladım, birkaç kalem ve biraz daha para bulduğumda şaşırmadım. Beş tane 200’lük Türk lirası ellerimdeydi. Büyü gibiydi. Babam ortalıkta para bırakmazdı, babaannem de öyle.
Ama işte, buradaydı.
Bulduğum paraları, altınları ve bir de kalemi çantamın sağlam bir gözüne tepiştirdikten sonra çantayı sırtıma aldım. Derin bir nefes eşliğinde son kez bu lanetli evin holüne dönüp baktım. Dövülmediğim, hor görülmediğim hiçbir köşesi olmamıştı bu dört duvarın. Annesi olmayan her evladın kaderi bu muydu? Beni koruyacak bir annem olsa daha iyi bir hayatım olur muydu? Yoksa onunla aynı kaderi paylaşmaktan başka bir çaresi olmaz mıydı?
Gözlerimi yumdum kısa bir süre.
Tatlı, neşeli bir çocukluğun hayalini kurdum. Aynı koridorlarda koşup oynadığım, hırpalanmak yerine sevildiğim oçocukluğun yasını tuttum.
Ardından sessiz, sakin adımlarla döndüm, dış kapıyı elimden geldiğince sessiz bir şekilde açtım ve kendimi gecenin ıssızlığına bıraktım.
İhtimaller sonsuzdu. Ama tüm ihtimallerden önce yapmam gereken son bir şey vardı.
Kürk mantolu Madonna’nın son sayfasını nazikçe kopardım. Binalarımızın arkasına geçtim ve onun tarifine göre odası olduğuna inandığım pencerenin denizliğine yerleştirdim. Yanımdaki kalemi çıkardım ve boş olan arka sayfaya şöyle yazdım.
İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü var.*
Fakat gitmek zorundayım.
Umarım beni affedersin. Kitaplar eminim evinde daha mutludur.
Ben de kendi evimi bulmaya gidiyorum.
Her şey için teşekkür ederim.
Sonuna isim yazmamamın daha iyi olacağına karar verdim. Ondan başkasının eline geçebilirdi. Eğer bu kâğıdı o bulursa anlayacağına emindim. Notu ikiye katlayıp üstüne birkaç taş koyarak gizledim ve aceleci adımlarla evden uzağa, çok uzağa yürümeye başladım.
Otogara ulaşırsam bir otobüse binebilirdim. Elimde nakit olması iyi olmuştu. Bir şehir merkezine ulaşırsam da altınları bozdurabilirdim. Sonra da belki… Bir işe girerdim. Ben ne iş yapacaktım ki? Hayatım boyunca hiç çalışmamıştım. İnsanlar işe nasıl giriyordu, ondan bile emin değildim. Ama kapı kapı dolaşıp çalışana ihtiyacınız var mı diye sormam gerekse bile bunu yapacaktım. Bu küçük ilçeden çıkmayı başardığım anda iş bitmişti.
Otogarın nerede olduğunu biliyordum. Yıllar önce babaannemi kardeşini ziyarete gideceği zaman yolcu etmek için beraber gitmiştik. Uzak değildi, arabayla beş dakika sürmüştü. Yürüyerek de çok fazla sürmeyeceğini ümit ediyordum.
Yarım saat, belki kırk beş dakika boyunca doğru gittiğimi, otogara ulaşacağımı ümit ederek yürüdüm durdum. Seneler önce gittiğimiz için yoldan da emin değildim ama birkaç tabela bana yardımcı oluyordu. Güneş aydınlanmadan önce bunu başarmam gerektiğini kendime söyleyip duruyordum. Ev halkı uyanır ve yokluğumu fark ederse hemen beni aramaya başlarlardı. Ne kadar süre saklanabilirdim, bilmiyordum. Bu gerginlikle sanki yürümem bile zorlaşıyordu ama durmadım. Otogarı bulacaktım.
Defolup gidecektim.
Derme çatma, eski yapıyı gördüğümde gökyüzü hala karanlıktı. İçim öyle tarifsiz bir umutla doldu ki yere çöküp ağlamak istedim. Ama bu isteği görmezden gelerek yürümeye devam ettim, hatta dayanamayıp koşmaya başladım. Otogarın içine girdiğimde nefes nefeseydim.
Etrafa, kocaman firma isimlerine, yer isimlerine göz attım. İhtimaller sonsuzdu. Her yere gidebilirdim. Buraya en uzak şehri seçip oraya bile gidebilirdim. Sahiden sonsuza dek bulunamazdım.
Okulda bir kız vardı. Her yaz dönüşü Aydın’daki yazlıklarını anlatırdı.
Aras’a söylediklerim aklıma geldiğinde umutla gülümsedim. Ne kadar uzaklıktaydı ondan bile emin değildim ama Aydın’a gitmek istiyordum. Deniz kenarıydı. Hakkında bildiğim tek şey buydu ama içimde umudu uyandıran, o kızı dinlerken hayallerimde bir peri masalı gibi canlanan o yeri görmek istiyordum.
Üzerinde aydın tabelası olan firmalardan birine hızla yürüdüm. Yaşlıca bir adam bankın arkasında oturuyor, önündeki evraklarla ilgileniyordu.
“Pardon,” dedim titrediğini fark ettiğim sesimle. “Aydın’a arabanız var mı?”
Adam beni yeni fark etmiş gibi başını kaldırıp gözlerini kırpıştırdı. “On dakika içinde kalkıyor,” dedi. “Yer kaldı mı bakayım.”
O, önündeki ekrandan bir şeylere bakarken gergin gergin etrafa bakındım. Otogar pek kalabalık değildi, belki de gece olduğu içindi. Kasvetli, sönük bir havası vardı. İnsanlar oradan oraya birbirinden oldukça farklı adımlarla yürüyordu. Sanki bazısı gideceği yere varmak için sabırsızlanırken bazısının adımları geri geri gidiyordu. Bu da etrafta insana kendini huzursuz hissettiren bir uyumsuzluk yaratıyordu.
“Şanslı günündesin bacım,” diyen adamın sesini duyduğumda tekrar ona döndüm. “Normalde gece seferi bile olsa öyle son dakika boşluk bulamazsın. Ama tek kişilik yer kalmış.”
“Ne kadar?”
“Sekiz yüz lira.”
Elimdeki nakit paranın çoğu olan meblağı sorgulamadan çantamdan alelacele çıkardım ve adam uzattım. Kestiği bileti de aynı aceleyle aldım.
“18. Peron,” derken sağ tarafımı gösterdi.
Buradan hemen uzaklaşmak istediğim için koşar adım söylediği tarafa doğru gittim. Tekrar dışarı çıktığımda karşımda birkaç tane otobüs vardı. Az önce bilet aldığım firmanın adı bir otobüsün üstünde kocaman harflerle yazıyordu. Yanında duran adama, “Aydın otobüsü mü?” diye sordum.
Genç adam geç dercesine elini salladı. İçimde büyük bir rahatlama hissiyle kendimi otobüse attım ve elimdeki numaraya bakarak en arkanın bir önündeki koltuğa kadar ilerledim.
Araba hareket edene dek içim rahat etmedi. Yanıma, cam kenarındaki koltuğa bir hanımefendi oturduğunda ona gülümsedim ve yeniden önüme döndüm. Ama o kadından bile tedirgin oldum. Yokluğum ben gidene dek fark edilecek, biri gelip beni bulacak, yaka paça buradan indirecek diye ödüm kopuyordu.
Ama bunların hiçbiri olmadı. Otobüs en sonunda geri geri hareket etmeye başladığında içimden aynı anda hem gülmek hem ağlamak geliyordu.
Tek başıma nasıl hayatta kalacağıma dair hiçbir fikrim yoktu.
Ama burada, o evde hayatta kalma ihtimalim zaten yoktu. Ruhumu öldüren şehirden gitgide uzaklaşırken günün ilk ışıkları göğü aydınlatmaya başladı, ve ben, annem yolumu aydınlatıyormuş gibi hissettim.
