4

Vücudumdaki her bir zerreyle öylesine gergindim ki tüm yolculuk boyunca sırt çantama var gücümle sarıldım ve olabildiğince tetikte oturdum. Uyursam birinin çantamı benden çalmasından, küçücük mal varlığımı kaybetmekten ve elimde hiçbir şey olmadan kalakalmaktan ödüm kopuyordu. Bu yüzden yol akıp giderken otobüsün rahatsız edici koltuğunda saatlerce gözümü bile kırpmadan oturdum. Yanımdaki kadın başını cama yaslamış rahatça uyuklarken onu kıskandım ama azıcık rahatlayıp koltukta aşağı kaymaya dahi cesaret edemedim.

Saati otobüsün dijital saatinden takip edebiliyordum. Aydın’a vardığımızda saat on biri biraz geçiyordu. Sabahın etkisiyle artık sokaklar ve uğradığımız otogarlar çok daha kalabalıktı. Bu kalabalık beni korkutsa da içimdeki ses başka bir şey söylüyordu: Ne kadar kalabalık, o kadar iyi. Seni bu kalabalıkta kimse bulamaz.

Otobüs sola döndü ve ben tünelin ucundaki ışık gibi parlayan kocaman binayı ve üzerindeki Aydın Şehirlerarası Otobüs Terminali yazısını gördüm.

Burası, hareket ettiğimiz terminale hiç benzemiyordu. Çok daha büyük, çok daha kalabalık ve karmaşıktı. Genç muavin, “Aydın otogar,” diye bağırırken herkesten önce ayaklandım. Muavinin arkasından kendimi otobüsten dışarı attım.

Saatlerdir otobüsten hiç inmemiş olmamın etkisiyle bacaklarım tutulmuştu. Çantamı sırtıma taktıktan sonra otobüslerin arasından kenara geçtim ve bacaklarımı açmak için dizlerimden kırıp açarken etrafa bakındım.

Sonsuz ihtimaller.

Ama aynı zamanda koca bir hiçlik.

Şimdi ne yapacaktım? Bilmiyordum.

Otogarın içi ne kadar kalabalıksa çevresi o kadar ıssız görünüyordu. Alabildiğine yeşillik ve orman görüyordum.

Karnım öyle gurulduyordu ki binanın içine girip kalan paramın bir kısmıyla kendime bir simit aldım. Poğaçalar gece bitmişti. Paranın üstünü alırken aklıma gelen bir fikirle adama “Şehir merkezine nasıl giderim?” diye sordum.

“Abla şu kapıdan çık, durağı göreceksin, 401 ya da 403’e bin gidersin.”

Başımı salladım, teşekkür ettim ve acele adımlarla yönergelerini takip ettim.

Acaba babamlar ne yapıyordu? Çoktan beni aramaya başlamış olmalılardı. İçlerinde biraz olsun endişe, merak var mıydı? Babam doğduğu günden bu yana bir kez olsun gözlerine sevgiyle bakmadığı kızı için biraz olsun endişelenmiş miydi? Yoksa hissettiği büsbütün öfke miydi? Ona ait bir malı kaybetmiş gibi mi saldırıyordu etrafa yoksa değer verdiği çiçeğini kaybetmiş gibi mi?

Sanırım asla öğrenemeyecektim.

Öğrenmemeyi tercih ederdim.

Durak tam olarak adamın tarif ettiği yerdeydi ve tıpkı otogar gibi oldukça kalabalıktı. Otobüslerden inen herkes buraya doluşuyor olmalıydı. Kalabalık iyiydi, kalabalık güvenliydi. Aralarına karışıp elimden geldiğince görünmez olmaya çalıştım.

Otobüs yalnızca birkaç dakika sonra geldi. Kalabalığın büyük çoğunluğu otobüse doluşurken orta kapıdan binenlerin arasına karıştım ve kart okutmamın imkânsız olduğunu o esnada fark ettim. Fark edilmemeyi ummaktan başka çarem yoktu. Herkesin bastığı o karttan nasıl çıkaracağımı merkeze gittiğimde öğrenirdim.

Tüm yolu kart basmadığım anlaşılmasın diye göze batmamaya çalışarak geçirdim. Mümkün olduğunca köşelere geçtim, başımı yere eğdim ve pencereden kısa kısa nerede olduğuma bakmak dışında kaldırmadım.

Çok değil, en fazla beş-on dakika sonra şehrin içine girdiğimizi fark ettim. Otobüs bir iki durakta durdu ama inmeye cesaret edemedim. Ancak Adnan Menderes Bulvarı isimli bir durağa yanaştığında inmeye karar verdim çünkü ismi, bana buranın üniversiteye yakın olduğunu düşündürmüştü. Yani sokaklarda daha çok gençler olurdu. En azından öyle umuyordum.

İndiğim cadde işlek bir caddeydi. Gözüme ilk çarpanlar dönerci, bir kafe, bir çiçekçi ve yolun ilerisine doğru gördüğüm birkaç oteldi. Bu gece nerede kalacaktım? Otelde kalamazdım, azıcık paramı birkaç günde hiç ederdi.

Akşama daha vardı. Buna bir çözüm yolu düşünmek zorundaydım.

Derin bir nefes alıp caddeye doğru gözlerimi kısarak baktım. Ne sırt çantam bir ağırlık yapıyordu üstümde ne de sahipsizlik. Özgürdüm. Özgür hissediyordum ilk kez. Caddenin ilerisine doğru yürüyebilir, burayı keşfe çıkabilirdim ya da tam tersi istikamete gidebilirdim. İlk kez, birinin bana vereceği talimatları beklemiyordum ve ilk kez etrafımdan ürkerek, her an bana kalkacak olan bir elden çekinerek hareket etmiyordum.

On sekiz yaşındaydım ve on sekiz yıldır hiç, böyle kocaman bir caddede ağır adımlarla yürümemiştim. Çok küçükken market alışverişlerine götürülürdüm nadiren ama onlarda bile hep bir yerlere çekiştirilirdim. Bir şeylere dokunmama izin verilmezdi. Çoğu zaman yetişkinlerin peşinden koşar adım ilerlemek zorunda kalırdım.

İşte bu yüzden tadını çıkardım. İçinde takı toka olduğunu gördüğüm bir dükkâna çekimser adımlarla girdim ve hoşuma giden birkaç kolyeye, bilekliğe onları alamayacağımı bilerek dokundum. Dükkânın sahiplerinin bana gözlerini dikerek, yüzlerinde nahoş bir tiksintiyle baktıklarını görünce dükkândan hemen çıkmak zorunda kaldım ama umursamadım. Bir markete girdim ve marketteki reyonların arasında ağır ağır dolaştım. Caddenin birkaç adım ilerisindeki kafenin dışında, kaldırımda durup içeride sohbet eden, kahkahalar atan yaşıtlarıma imrenen gözlerle baktım. Onların arasında olduğum başka bir hayat var mıydı?

Nasıl oluyordu da bu dünyada herkes birbirinden bu denli farklı hayatlar sürdürüyordu? Belki de benimle benzer zamanlarda doğan bu gençler yaşıtlarıyla gülüp eğlenirken ben neden beni koruyup kollaması gereken insanlardan kaçmak zorunda kalıyordum?

Acımasız bir dünyaydı. Adaletsiz bir dünyaydı.

Fakat bunları düşünerek kendimi kaybedersem hayatta kalmam çok daha zor olurdu. Yapabileceklerime odaklanacak, elimde olmayan şeyleri yitip gitmiş bir mazi gibi arkamda bırakacaktım.

Her şeyden önce altınları bozdurmaya karar verdim. Annemin yüzüğünden vazgeçmek istemiyordum ama para olmadan hayatta kalamayacağım acımasız bir gerçekti. Birkaç gün bile olsa beni idare edecek bir dayanağım olmalıydı. Annemin alyansını parmağıma taktım, ardından gördüğüm ilk kuyumcuya girdim ve babamın alyansı ile annemin bileziğini genç satıcının önüne bıraktım.

“Merhaba,” dedim çekinerek. “Bunlar ne kadar eder?”

Adam alyansları eline alıp şöyle bir inceledi. Yavaş hareketlerle işlemesiz, klasik görünümlü alyansları tartısına koydu ve hesap makinesinde bir şeyler çarpıp böldü.

“Abla ikisine kırk beş bin lira veririm.”

“Olur.”

Bileziğe son kez baktım, içimden annemin takısına el salladım. Belki onun bana bıraktığı bir hatıraydı ama bunları çekmecede bulmamın tesadüf olmadığını biliyordum. Bu annemden gelen bir yardımdı ve ben onun uzattığı eli her zaman kabul ederdim.

Adamın saydıktan sonra elime verdiği parayı çantamın fermuarlı gözüne güçlükle sığdırıp kapattıktan sonra nazikçe teşekkür ettim ve dükkândan ayrıldım. Başıma bir şey gelirse ya da en azından bir süre otelde kalmam gerekirse param vardı en azından. Hazıra dağ dayanmazdı ama hiç yoktan iyiydi.

Kira ödeyebilecek kadar param olması için en azından bir süre çalışmış olmam gerekirdi. Ve bu sürede evsiz kalmam hiç mantıklı değildi. Önceliğim kalacak bir yer bulmak olmalıydı. Başıma gelmesin diye evden kaçtığım şeyin burada, sokaklarda başıma gelmesine izin veremezdim. Yoksa sokakta kalmak bile çok dert değildi. Bana kalsa tenha bir yerdeki bir banka kıvrılıp rahatça uyuyabilirdim.

Fakat dünyanın beni rahat bırakacağına ummak aptallıktan başka bir şey olmazdı.

Hayat erkeklere de bu kadar zor muydu? Her an bedenine ya da canına saldırmasından korkarak mı yaşıyordu onlar da?

Sanmıyordum.

İlgilenmiyordum da. Ben kendimi kurtarmalıydım.

Acaba orada kalmamı gerektirecek bir iş bulabilir miydim? Evsiz olduğumu hiç çaktırmadan sanki orada kalmak benim yaptığım bir fedakârlıklıkmış gibi davranabileceğim bir iş? İçimde bu soruyla ana caddede yürüyüp durdum. Aklıma gelen ilk şey bir kafede ya da restoranda işe girmekti. Çünkü hiç iş deneyimim olmasa bile servis yapmakta da mutfakta çalışmakta da hiç zorlanmayacağıma emindim. Ama elbette bu kalacak yer sorunumu çözmezdi.

Acaba oteller beni işe alır mıydı? Otellerin yatılı personeli bulunuyor muydu? Emin değildim ama sormama engel değildi.

Akşama dek cadde boyu yürüdüm ve iş ihtimali olabilecek her yere girerek çalışana ihtiyaçları olup olmadığını sordum. Birkaç otel, birkaç kafe, dönerci, restoran… Kimse yüzüme bile bakmadı. Kimsenin çalışana ihtiyacı yok muydu gerçekten?

Caddeyi üçüncü kere yürürken otobüsten ilk indiğimde gördüğüm kafenin önünde durdum. Burası bahçesinde birkaç palmiye ağacı bulunan, ön duvarları tamamen camekan olduğu için içeriyi rahatça görebildiğim tatlı bir yerdi. Palmiye ağaçlarının arasında benimle yaşıt insanların oturduğu dört beş tane piknik banklarından vardı. İçerisi ise biraz daha sakin ama aynı zamanda serin görünüyordu. Güneşin alnında yürümekten yüzümde terler birikmişti. Üstelik karnımın gurultusu iyice duyulur hale gelmişti. Açlığa alışıktım ama bu uzun bir maraton olacaktı. Güçten düşmek istemiyordum.

İçeriye dikkatle baktığım esnada gördüm onları. Aradan saatler geçmesine rağmen hala aynı yerde, aynı masada oturan bir arkadaş grubu… Kaşlarımı çattım. Demek ki burası göze batmadan saatlerce oturabileceğim bir yerdi.

Elimi yüzümü yıkamaya, biraz soluklanmaya ve en azından bir bardak su içmeye ihtiyacım vardı. Bu yüzden daha fazla düşünmeden kafenin içine girdim.

Fark ettiğim ilk şey buranın klimalı olduğuydu. Serin hava yüzüme çarptı, tüm hücrelerimin dayanılmaz bir rahatlamaya kavuştuğunu hissettim. Sıcağın altında çok fazla yürümüştüm. En köşedeki, cam kenarındaki masaya ilerleyip çantamı yanıma bıraktım.

Çok büyük bir yer değildi. Var olan on, on beş masanın dördü doluydu. Birinde gözlüklü, otuzlarında bir adam önündeki tablete bakıyor, kalemiyle bir şeyler not alıyordu. Diğerinde çift gibi görünen bir genç kız ve adam karşılıklı oturmuş, makarnalarını yerken öne eğilmiş, gülerek konuşuyordu. Tatlı görünüyorlardı. Üçüncü masada bir anne oğul vardı, küçük oğlan en fazla yedi-sekiz yaşlarında olmalıydı.

Dördüncü masadaysa en başta gördüğüm arkadaş grubu oturuyordu. Dört kız, iki erkekten oluşan masanın etrafına fazladan sandalye çekmiş, sıkış tepiş oturuyorlardı. Oğlanlardan biri, kolunu siyah saçlı kızın arkasına atmıştı. Belki de sevgililerdi.

Masa şen şakrak, gürültülü bir masaydı. Bazen bağırarak şakalaşıyor, bazen yüksek tonda kahkahalar atıyorlardı.

Keşke hayatım baştan yazılsaydı ve ben bir anda onların arasında barınan, hepsiyle arkadaş olan, hayatta kalmak gibi dertleri olmayan bir kız olsaydım. Kendimi aralarında gülerken hayal edemiyordum bile.

Hayallerimi, yanıma yaklaşan garson böldü. Hafifçe kalıplı, keçi sakallı esmer adam yanıma geldiğinde durdu ve gülümsedi. “Ne istediğinize karar verdiniz mi?”

Ona gülümsedim. “Menüye henüz bakamadım ama öncesinde su alabilir miyim?”

Birkaç dakika sonra suyum masamdaydı. Tehlikeli, psikopat bir tip gibi görünmek istemediğim için diğer masaya dik dik bakmayı kesmiştim. Menüde her şey vardı; kahvaltı, tost, menemen, atıştırmalıklar, makarna, pizza, hamburger…

Daha önce pizza ve hamburger yememiştim ama bugün yemek için iyi bir gün değildi, fiyatları makarnanın neredeyse iki katıydı. Bu yüzden yaklaşan adama, menüde yazdığı gibi salçalı anne makarnası istediğimi söyledim ve kendi kendime gülümsedim.

Bakalım anne makarnası nasıl oluyormuş?

Makarnam gelene dek tuvalete gitmeye karar verdim ve hırkamı masada bırakıp çantamı yanıma alarak tuvalet tabelasının olduğu yöne yürüdüm. İçeri girdiğimde aynada gördüğüm yüz, bir yabancıdan farksızdı. Yorgun, soluk ve dağınıktım. Saçlarım tokamdan tel tel fırlamış, başımın üstünde garip bir şekilde elektriklenmişti. Vücudumda kan lekesi kalmamıştı ama burnum şişmiş ve morarmıştı. Sol gözümün altında kocaman bir şişlik vardı, dokunduğumda sızısı canımı yaktı. Dudaklarım kuruyup çatlamıştı. Sokaktaki, mağazadaki insanlar bana boşu boşuna öyle çekinerek bakmıyor olmalıydı.

Aynadaki bu korkunç görüntüden gözlerimi ayırdım, elimi yüzümü yıkadım, ensemi ıslattım. Kendime acımak fayda sağlamazdı. Masaya döndüğümde çantamı camekanla kendi arama koyup hırkamı üstüne yerleştirdim. Bu kadar parayı yanımda taşıdığım için ödüm kopuyordu ama buna mecburdum. Derin bir nefes aldım ve değiştiremeyeceğim şeyleri çok fazla düşünmemeye çalıştım. Bunun yerine kafedeki serinliğe, otururken dinlenen bacaklarıma ve etraftaki neşeli seslere odaklandım.

Ne istediğimi soran garson, bu kez elinde makarnamla bana doğru yaklaşırken gün yavaş yavaş batmaya dönüyordu. Dibine oturduğum camekandan, güneşin kızıllığına boyanan sokakları, binaları izliyordum. Garson kocaman, seramik bir tabağın içinde bol salça soslu spagettiyi önüme bıraktığında genişçe gülümsemekten alamadım kendimi. Makarnayla birleşen salça sos, muhteşem kokuyordu. Belki de ben çok açtım, bilmiyordum ama daha fazla düşünmeden adama teşekkür ettim ve o gider gitmez yemeye başladım.

Hızlı yemek istemiyordum ama kendimi durduramıyordum. Aç olduğumun farkındaydım ama ne kadar aç olduğumu, makarnadan bir lokma alana dek fark etmemiştim sanki. Birkaç dakika boyunca makarnayı öyle hızlı yedim ki karnıma oturduğunu hissettim ama buna rağmen kendimi durduramadım. Karnım kazınıyordu.

“Ne biçim yiyor kanka, kıtlıktan mı çıkmış?”

Beni durduran, bir erkeğin o belli belirsiz sesiydi. Onu duyduğum anda içimde bir şeyler sıkıştı. Korkuyla başımı kaldırıp sesin geldiği yöne baktım, imrenerek izlediğim o arkadaş grubundaki oğlanlardan biriydi. Benden yana bakmıyordu ama her nasılsa konuşanın, kolunu kızlardan birinin omzuna atmış olan o esmer çocuk olduğunu anladım.

Hemen yanındaki kızlardan biri bana bir saniyeliğine göz attı ve bakışlarını hemen kaçırdı. “Garip görünüyor ama sessiz olsana, salak!”

Beni savunan kıza uzun uzun baktım. Kollarını göğsünde bağlamış, dik bakışlarını birer silah gibi o oğlana yöneltmişti. Tam bir isyankâr gibi görünüyordu bu haliyle. Beni neden savunuyordu ki? Her ikisi de kendi işine bakmalıydı.

Başımı iki yana sallayarak onları duymazdan geldim ve yeniden makarnama gömüldüm. Bu kez daha sessiz ve yavaş olmaya çalışarak yemeye devam ettim. Onların da bu kadar açlığa dayandığını fakat adabı muaşeret kurallarını bir kenara bırakmadıklarını görmeyi çok isterdim doğrusu. Şehrin yahut ülkenin başka köşelerinde insanlar açken, kendi ailesinden kaçıp bir başına bir kafeye sığınmak zorunda kalırken böyle rahatça kahkahalar atabiliyor olmak güzel olmalıydı. Madem bu kadar harika bir gerçeklikleri vardı, öyleyse herkes kendi işine bakmalıydı, öyle değil mi? Üstelik tek yaptığım makarnayı biraz hızlı çiğnemekti. Elimle yemiyordum ya!

Makarnam bitti, tabağın dibinde bir yemek kırıntısı dahi kalmadı, garson tabağımı alıp götürdü ama ben o kafeden kalkıp gidemedim. Ben otururken insanlar değişti, gün karardı, ben olduğum yerde kalırken bir tek o arkadaş grubu değişmedi. Nereye gidecektim ki? Camdan dışarı bakıp, sokaktan geçen arabaları izlerken tek düşünebildiğim buydu.

Garson ikinci kez gelip başka bir şey isteyip istemediğimi sorduğunda ucuz olacağını düşünerek çay söyledim. Başka bir şey sipariş vermeden burada daha fazla oturursam bana kızmalarından ya da kovmalarından korkuyordum ve ne yapacağıma karar vermeden bu masadan kalkarsam mahvolabilirdim. Gecenin korkunç karanlığı çökmüştü. Benim için ürkütücü, suçlar için örtücüydü.

Kafenin kaçta kapandığını bilmiyordum ama er ya da geç kapanacaktı. En kötü ihtimalle bir otele gidip kalabilirdim ama çok pahalı olacağını tahmin ediyordum. Bundan da öte babamlar polise gittiyse belki kaldığım otelden beni bulabilirlerdi. Böyle bir sistem var mıydı bilmiyordum ama temkini elden bırakamazdım. Sonuçta reşittim. Belki de babamlar polise gitse bile polis, onlara kendi hür irademle her şeyi yapabileceğimi söyleyecekti. Ama babamlar polisi de pekâlâ kandırabilirdi. Zorla kaçırıldığımdan şüphelendiklerini söyleyebilirdi.

Kaydı olan hiçbir şeye güvenmemeliydim.

Yani oteller, söz konusu bile olmamalıydı. Ancak sokakta kalacağım kesinleşirse, belki, o zaman.

İnsanlar birbirinden ne farklıydı ve ne farklı dünyaları vardı. Ben ne yaparsam hayatta kalma şansımı arttıracağıma kafa yorarken o kalabalık arkadaş grubu birkaç el okey oynadı, duyduğum kadarıyla biraz daha dedikodu yaptı, sınavlardan konuştu ve şakalaşıp durdu. Onlara dik dik bakmak istemiyordum fakat hayal ettiğim ve asla sahip olamayacağımı bildiğim bir gençliği yaşıyorlardı. Nasıl bakmayacaktım?

Camilere gidebilir miydim? Camiler yirmi dört saat açık oluyor muydu? Uyumaya cesaret edemezdim belki ama bir köşede sessizce oturabilirdim. Kimsenin beni bir ibadet kapısından kovacağını sanmıyordum. Peki ama gecenin ıssızlığında başıma gelmesinden korktuğum şeyler yine de başıma gelirse? Ne de olsa herkese açık bir yerdi. İçeri giren herkesin dini bütün, imanlı kişiler olacağını ümit etmek aptallıktan başka bir şey olmazdı. Hele de gecenin bu saatinde.

Bir hastane bulmalıydım belki de. Ne de olsa hastaneler yedi yirmi dört açık olurdu. Kimseye çaktırmadan, birinin yakınıymışım gibi davranarak bir köşede gizlenebilir miydim? En azından bu gece için?

Zihnimde sorularla boğuşurken zamanın nasıl bir hızla ilerlediğini ancak bana servis yapan garson iç çekip ellerini bir kez çırparak dikkatimi çektiğinde fark ettim. Hemen arkasındaki duvar saati, gece yarısının yaklaştığını gösteriyordu. Adam bir bana, bir de diğer gençlerin oturduğu masaya baktı ve, “Kasa kapanıyor,” dedi. “Hesapları alabilir miyim?”

Önce diğer masanın hesabını kapattı. Benim yanıma geldiğinde bana garip gözlerle baktığını fark ettim, sanki her an yediklerimin parasını ödemeden kaçıp gitmemden korkar gibi tetikte bir hali vardı. Bunun farkında değilmişim gibi yaparak çantama döndüm ve makarnanın, suyun ve içtiğim bir bardak çayın ücretini çıkarıp adama verdim. Rahatladığını gözlerimle gördüm ama alınmamaya çalıştım. Hapishane kaçkını gibi görünüyor olmalıydım. Belki de haklıydı. İnsanlar birbirini görünüşüne göre yargılardı ne de olsa.

Oturduğum sandalyeden kalkarken vücudumdaki her bir kas lifi buna itiraz ediyordu sanki. Bu kafeden çıktığım anda sokakta bir başıma kalacaktım. Ben ağır hareketlerle toparlanırken o arkadaş grubu bile gitmişti, içten içe en azından onların etrafta olmasını istediğimi fark ettim. Belki o oğlandan nefret etmiştim ama kalabalık iyiydi, kalabalık güvenliydi.

Bense bir başımaydım.

İnce hırkamı üstüme geçirdim, neyse ki hava çok soğuk değildi. Kafeden dışarı adım attım, kaldırımın kenarına geçtim ve garson kafeyi kapatıp kilitlerken etrafı izliyormuş, oyalanıyormuş gibi davrandım. Nereye gideceğini bilmeyen biri değildim. İstediğim an yürümeye başlayabilirdim de öylesine, akşam havası almak için duruyordum burada.

Keşke inanabilseydim buna.

Ne düşünsem aklıma yatmıyordu, öyleyse aklıma yatan bir seçenek bulana dek saklanmalıydım. Bu kadar göz önünde olmak tehlikeden başka bir şey değildi. Stres içinde, kalbim gümbür gümbür atarken sağıma soluma baktım. Korkudan mı dönüyordu başım? Umursamadım bunu, daha fazla duraksayacak zamanım yoktu. Kendime güvenli bir yer bulmalıydım.

Kafenin yan taraflarında cadde boyu uzun binalardan başka bir şey yoktu. Bazısı apartman, bazısı otel, bazısı da iş yeriydi. Uzaklarda bir cami minaresi görüyordum. Başka bir çarem yoktu, bu saatte hastane arayarak vakit kaybedemezdim. Şansımı camiden yana deneyecektim.

O tarafa doğru yürümeye başlamışken fark ettim kafenin hemen yanındaki boşluğu. Binalar arası incecik bir boşluktu, tıpkı Aras’ın beni yürütüp bambaşka bir sokağa çıkardığı o boşluk gibi. Bilinmezliğe uzanan, incecik patikaya benzer yola bakarken içimden incecik bir ümidin yükseldiğini, kalbimin teklediğini hissettim. Bu yolun ucunda saklanabileceğim bir kuytu olabilir miydi? Kimsenin öngöremeyeceği bir yerde gizlenirsem başıma bir şey gelme ihtimali çok daha az olurdu.

Şansımı deneyecektim. Bir cesaretle, bir gören var mı diye hızla etrafa baktıktan sonra kendimi binaların arasına attım. Kafenin olduğu bina boyunca arkaya doğru ilerleyen dar bir geçitti, hemen sol yanımda yürüdüğüm incecik yol bitiyor, diğer bina başlıyordu.

Birkaç metre sonra binanın arkasındaki boşluğa çıktım. İki adımlık, küçük, çimenlik bir alandı burası. Hemen ileride, yüksek betondan bir çitle arka caddeden ayrılıyordu. Arka caddeyi görebilmek için parmak ucuma kalkmam gerekirdi. Bu demek oluyordu ki caddeden geçen alelade insanlar, beni burada göremezdi. Burada bulunabilmem için birinin kasıtlı olarak bakması gerekirdi.

Çitleri arkama aldım ve nerede uyuyabileceğime bakındım. Böyle açıkta durursam pencereden bakan insanlar görebilirdi. Kafenin binasının arkasında, iki kolonun arasında küçük bir girinti vardı. Oraya girersem insanların beni görmesi zor olurdu. Süklüm püklüm oturmam gerekirdi ama daha güvende hissederdim.

Omzumu silktim, elimden gelenin en iyisi buydu.  Bir otele gidip elimdeki paranın yarısını çarçur edemez, bulunma riskini göze alamazdım. İnsanlara açık herhangi bir yerde güvende olmayacağım da aşikardı. Burası en azından… Öngörülemezdi.

Küçük girintiye girdim, dizlerimi kendime çekerek oturdum. Oldukça sıkışmıştım ama sorun değildi. Çantamı sol yanıma, binayla arama koydum ve başımı duvara yasladım. Evden çıktığım andan beri ilk kez rahat, derin bir nefes aldım. Kaçmadığım, etrafımda insanların olmadığı, görülmekten ve fark edilmekten ya da başıma bir bela gelmesinden korkmadığım o birkaç saniye… Cennet gibiydi.

Yalnızca birkaç saniye sürdü.

Sağ yanımdan gelen hışırtıyla irkilerek başımı kaldırdım.

Az önce kafede beni savunan kız şaşkın gözlerle bana bakıyordu.