7

“O zaman sana evi gezdireyim.”

Ömrüm boyunca Tanem kadar sıcakkanlı bir insanla daha tanışmamıştım. Gerçi tanıdığım çok fazla insan yoktu ama ben yine de onun sıcakkanlılık skalasında epey yukarılarda olduğuna emindim.Güleçti, sevecendi, şefkatliydi. Sürekli hareketliydi. Konuşurken bile elini kolunu sallıyor, durmadan hareket ediyordu.

Sanki biz çocukluktan beri arkadaştık da onunla yatıya kalacağım için çok mutluymuş gibi bir heyecan vardı üzerinde. Bense yalnızca… gergindim. İnsanların üzerine yüklememem gereken bir sorumluluk yüklemiştim. Buradan çıkarsam ve ailem beni bulursa suçluluk duyacaklarını söylemiş, beni evlerine kabul etmişlerdi, tamam ama… ya beni, burada yaşarken bulurlarsa? O zaman kızlara zarar verirler miydi?

Veremezlerdi. Zaten beni bulamazlardı da. Koskoca ülkede herhangi bir yere gitmiş olabilirdim, öyle değil mi? Nasıl bulacaklardı ki?

“Ben yürüyüşe çıkıyorum,” dedi Duru bizle beraber ayaklanarak. “Sonra da ders çalışmam gerek.”

Ece kalktı, elini beline koydu ve, “Sabahki antrenmanım iptal oldu,” dedi keyifsiz bir sesle. “O yüzden ben film izleyeceğim,” derken sorarcasına Zeynep’e bakıyordu. Zeynep ilerleyip koltuklardan birinde bağdaş kurunca bu ev turunda Tanem’le baş başa olduğumuzu anladım.

Dış kapıdan girer girmez sol kapı mutfağa açılıyordu, hemen yanındaki odaysa salondu. Evde bu iki oda ve banyo dışında bir yeri görmemiştim. Tanem önden liderlik ederek beni salon kapısının devamındaki ince, uzun hole soktu. Sağdaki ilk kapıyı açıp, “Banyoyu biliyorsun zaten,” dedi.

Gülümsedim, o da gülümsedi. “Fazla havlum var. Turdan sonra bir duş al, iyi gelir. Gel hadi.”

Beni holün sonuna, tam karşıdaki kapıya götürdü. Beyaz kapı, ortalama büyüklükte bir odaya açılıyordu, karşılıklı iki duvarına birer yatak, ortalarına pembe, peluş bir halı konulmuştu. Yatakların arasında iki çalışma masası yan yana duruyor, sanki aralarındaki çizgi, odayı da ikiye ayırıyordu. Sol taraf oldukça sadeydi, yalnızca gerekli eşyalar görünüyordu; çalışma masasının üstünde bir kalemlik, krem rengi yatak örtüsünün üstünde bir tane yastık ve sandalyede asılı siyah bir çanta…

Odanın diğer yanıysa sanki o tarafa tezat olsun diye var olmuştu. Mor renkli yatak örtüsünün üstünde birkaç tane farklı boylarda yastık ve peluş oyuncak vardı. Çalışma masasının üstünde kalemlik ve birkaç not defteriyle beraber onlarca makyaj malzemesi, kirli bir bardak ve birkaç roman duruyordu. Sandalyenin üstünden birkaç farklı etek ve tişört sarkıyordu.

“Şey,” dedi Tanem gülerek. “Anlayacağın üzere bu taraf benim,” derken dağınık tarafı gösteriyordu. “Diğer tarafsa Duru’nun.”

Gülüşüme engel olamadım. “Sanırım seninle biraz zorlanıyor.”

“Duru düzen aşığıdır. Ama madem düzenli olmak o kadar önemliydi, o zaman Tanem’le oda arkadaşı olacağım diye tutturmasaydı.”

Uzun ve ince hol, Tanem’in odasından sonra sola doğru kıvrılıyordu. Solda döndükten sonra hemen sağda ve tam karşıda, holün sonunda olmak üzere iki oda daha vardı. Ben, “Nereden arkadaşsınız?” diye sorarken Tanem hemen yan odanın kapısını açtı. İçeride ütü masası, iki gardırop ve dağınık kıyafetler vardı.

“Burayı giyinme odası gibi kullanıyoruz. Belki buraya senin için bir yatak alırız. Bakalım.”

“Uzun kalmayacağım,” dedim ona inandırıcı olduğum bir bakış atarken. “Üstelik salon gayet rahattı.”

Tanem gülümsedi. Diğer kapıya geçerken, “Hepimiz lisede tanıştık,” dedi. “Ben Duru’yla sıra arkadaşıydım, Ece de Zeynep’le. Arkalı önlü oturuyorduk. Liseyi de burada okuduk, Aydın’da. Evlerimiz merkeze uzak, ilçedeydi o yüzden lisede yurtta kaldık ama üniversiteye geçince eve çıktık.”

Son oda, elbette Ece ve Zeynep’e aitti. Onların odası çok daha tek ve bütün görünüyordu. Eşyaların yerleşimi, az önce gördüğüm odayla aynıydı. İki yatak da buz mavisi bir pikeyle örtülmüştü, çalışma masaları derli topluydu. Yalnız soldaki yatağın üstünde birkaç çiçekli birkaç elbise dağınık bir şekilde duruyordu. Onları görmek, Tanem’i güldürdü.

“Ece bugün bir çocukla date’e çıkacak. Bizim dolaplarımıza musallat olmasın diye dua edelim.”

Beraber salona geçtiğimizde Ece ve Zeynep’i omuz omuza televizyon izlerken bulduk. Ekranda İngilizce bir film vardı.

Bizi görünce Ece gülümsedi. “Eski filmleri sever misin, anne?”

Tanem kaşlarını çattı. “Ona anne demeyi kes, gerizekalı.”

Tanem’e “Sorun değil,” dedikten sonra kızların oturduğu üçlü koltuğun biraz çaprazında kalan tekli koltuğa kıvrıldım. “Daha önce hiçbir filmi baştan sona izlemedim,” derken gözlerimi televizyondan ayırmamaya çalışıyordum. Altyazıları takip etmek zordu.

Üçünün aynı anda, bir koro gibi “Ne!” diye bağırmasıyla irkildim ve onlara döndüm. Ece çoktan filmi durdurmuştu.

“Ne demek daha önce hiç baştan sona film izlemedim?” Bu soruyu soran Tanem’di.

“Yani…” Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. “Ben… bizim evde pek…”

Bizim evde genellikle Türk dizileri izlenirdi, halamın hem akşam hem de gündüz izlediği şeyler her gün belliydi. Televizyonda yabancı bir film izlediklerini daha önce hiç görmemiştim. Ama bundan da öte benim o Türk dizilerini izlememe bile izin olmamıştı hiç. Televizyonu nadiren, herkesin keyifli olduğu akşamlarda bir iki saat izleyebilirdim. Ya da kimsenin keyfi yerinde değilse dayak yememek için odama kaçardım, ancak çaylarını doldurduğum küçük aralıklarda kulak misafiri olduğum kadarını bilirdim.

Bunu onlara nasıl açıklayacağımı bilemedim. Evden kaçtığımı zaten biliyorlardı ama detaylar… detaylar utanç vericiydi. Sanki ben dayak yiyen değil de dövenmişim gibi utanıyordum gerçeklerden.

Tanem, bunu fark etmiş gibi duruma el koydu ve hızla ayaklandı. “Neyse ne,” dedi. “Buna müsaade edemeyiz. Ben mısır patlatmaya gidiyorum. Kızlar, siz de filmi baştan açın. Güzel bir film günü yapalım!”

Tanem uçarcasına mutfağa geçerken dönüp kızlara baktım. Ece gülerken filmi başa aldı. “Bana bakma hiç,” derken sesi keyifliydi. “Tanem haklı. Hem yeni başlamıştık zaten.”

Zeynep de başını onu onaylarcasına salladı. “Siz odadan çıkarken başlamıştık işte. İki dakika oldu yani.”

Onlara gülümsedim. Belki de tüm insanlar kötü değildi.

Ben kötülerin arasına doğmuştum yalnızca.

*

Filmin adı, You’ve Got Mail’di. Filmin en başında, altyazıdan öğrendiğim kadarıyla Mesajınız Var, anlamına geliyordu ve film, başlangıçta internet üzerinden arkadaş olan ve sonrasında gerçek hayatta da karşılaşan iki insanı anlatıyordu. Elbette birbirlerine âşık oluyorlardı.

Aşk yalnızca okuduğum kitaplarda gördüğüm bir şeydi. Bana öyle geliyordu ki sanki tek boynuzlu atlar, gökkuşağının dibindeki hazineler ya da büyülü prensesler gibi yalnızca kitaplarda vardı, gerçek hayatta karşılaşması imkansızdı. Bir zamanlar annem de babama âşık olmuş muydu mesela? Her nedense onları öyle birbirine aşık, mutlu bir çift gibi hayal edemiyordum.

Filmin bitiş yazıları geçerken iç çektim. “Sizce bu gerçekten mümkün mü?”

Zeynep kaşlarını çattı. “Ne, gerçekten mümkün mü?”

“Yani biriyle internetten tanışmak. Bu kadar yakınlaşmak…”

Üçü de söylediklerime inanamıyormuş gibi baktı, ardından gülmeye başladı. “Kızım sen mağarada mı yaşıyordun?” diye soran, Ece’ydi. “İnsanlar internetten tanışıp evleniyor artık. Bu film otuz sene öncesinin tabii ama.”

“Nasıl?” diye sordum basitçe.

“Eskiden facebook vardı,” derken Tanem’in sesinde Ece’ninkinin aksine hor görme yoktu. “Sonra onun yerini Instagram ve Twitter aldı. İnsanlar birbirlerine istek atıyor, mesajlaşıyor, bazen aylarca, yıllarca görüşmüyor… tabii bu olayların felaketle sonuçlanma ihtimali de var. Kimileri bu şekilde insanları dolandırıyor.”

Şok içinde aldığım nefesle beraber elimle ağzımı kapattım. “Ne!”

“Tabii kızım,” dedi Ece ayaklanırken. “Dünyanın çivisi çıktı artık. Benim çıkmam lazım kızlar, Çağan beni bekler.”

Zeynep Ece’ye yan bir bakış attı. “Bu çocuğun adını ikinci kere duyacak mıyız bari?”

Ece, birkaç saniye düşünür gibi gözlerini tavana dikti, ardından kıza dil çıkardı. “Sanmam.”

“Peki bu da bir tür dolandırıcılık değil mi sence de?”

Ece ona da dil çıkardı ve cevap verme gereği görmeden salonu terk etti. Odasına gittiğini ve az önce yatağın üstünde gördüğümüz çiçekli elbiselerden birini giyeceğini tahmin ettim. Nasıl bir histi acaba? Normal bir aileye doğmuş olmak, lisede böyle bir arkadaş grubunun olması ve sonra üniversiteye geçtiğinde ayrı eve çıkmak, çiçekli elbiseler almak, onları giyerken gece dışarı çıkmak…

“Dünya’dan Nefes’e!”

Dalıp gittiğimi Tanem’in sesiyle irkildiğimde fark ettim. Onu endişelendirmemek için gülümsemeye çalıştım ama bu gülüşte bir hüzün gizliydi. O da bana gülümsedi fakat sanki gülüşü benimkinin bir aksi gibiydi; bir hüzün gizliydi dudağının köşesinde. Onun beni farklı bir şekilde, ince bir yerden anladığını böylece fark ettim.

“Sana bir iş bulmalıyız,” dedi durduk yere, sanki az önceki an hiç yaşanmamış gibi. “Yaşamak için paraya ihtiyacın var.”

Dudaklarını büzdü, kısa bir süre düşündü. “Şu tanıştığımız kafe var ya. Ben orada yarı zamanlı çalışıyorum, garsonluk yapıyorum. Cem ev yapımı yiyecekler almak için bir yer arıyordu. Belki onu ikna edebiliriz.”

Ona deli görmüşüm gibi baktım. “Mutfağında profesyonel birini ister eminim.”

Tanem sırıttı. “Şu yaptığın poğaçalardan birkaç tane götürelim bakalım,” dedi hevesle ayağa kalkarken. “Her şey bakış açısı ve hikâye satmakla ilgilidir Nefes’ciğim. Gidip ona Nefes’i işe alır mısın dersem, muhtemelen hayır der. Ama önce poğaçaları yerse… o zaman şans bizden yana olabilir. Hadi, kalk. Zaten işe gitmem gerekiyor.”

 Zeynep’in şaşkın bakışları arasında beni koltuğumdan kaldırdı ve kapıya sürükledi. “Tanem, bırak! Bir kere ben kokuyorum! Bu halde kimse beni işe almaz!”

Tanem hiç çekinmeden yaklaştı ve koltuk altımı kokladı, ardından suratını buruşturdu. “Haklısın. Gel, sana havlu ve temiz kıyafetler bulalım.”

İtirazlarımı dinlemeden beni giyinme odasına sürükledi ve gardırobu açtı. Önce iki tane mavi havlu çıkarıp kucağıma koydu. “Çekinmeden duş al. Benim havlularım fazla fazla var. Bunlar senin olsun. Nasıl bir şey giymek istersin?”

Bilemediğim için omuz silktim. Kaşlarını çatıp dolaba geri döndü ve eline geçen kıyafetleri bana göstermeye başladı ama Tanem’in kıyafetleri oldukça garipti. Bir anda kendimi çıkardığı kıyafetlere yorum yaparken buldum. “Çok kısa… çok açık… askılı giymesem olur mu… kısa kollun yok mu…”

Tanem’in dolabı, benim daha önce hiç giymediğim birçok şeyden oluşuyordu; kısacık, rengarenk etekler, tatlı askılı bluzlar, sırtı açık elbiseler… Bunları giymek isterdim ama bedenimde onlarla kendimi sokakta çıplak gibi hissedeceğimden neredeyse emindim. Her ne kadar hepsi çok tatlı görünse de uzun uğraşlarımız sonucunda, “Siyah bir pantolon olmaz mı?” diye sordum. “Ve düz bir tişört?”

Evde eşofmanlarım vardı ama onlarla hiç dışarı çıkmamıştım. Üstümdeki siyah eşofman, benim evin dışında giydiğim pantolona benzeyen ilk şeydi ama basma etekten çok daha rahat olduğunu hızlıca keşfetmiştim.

Tanem’in gözleri parladı ve elini, gardırobun derinliklerine soktu. Geri çektiğinde, elinde simsiyah bir kot tutuyordu. “Bunu neredeyse hiç giymedim,” dedi. “Bunu aldıktan sonra bir anda on kilo aldım da,” dedi. “O zaman çok zayıftım, şimdi sana tam olur. Bir de tişört bulalım…”

Tişörtlerin arasından beyaz, bol bir tişört çıkardı. “Bence bunlarla rahat edersin,” dedi yaptığı işten tatmin olduğunu gösteren, sevecen bir sesle. “Rahat ol, güzel bir duş al.”

Bunları her zamanki gibi heyecanlı, hararetli haliyle söyleyip odadan çıktı ve beni tek başıma bıraktı. Kıyafetleri yanıma alıp havlularla beraber banyoya geçtim.

Duşakabinin içerisinde bir sürü şampuan ve duş jelini görünce bir an duraksadım. Bizim evde bir şampuan ve bir kalıp sabun olurdu.

Kararsız kalınca içeri doğru seslendim. “Tanem! Bunlardan hangisini kullanayım?”

“İstediğini!”

Kaşlarımı çatıp duşakabine girdim ve karar vermeye çalışırken suyun ısınmasını bekledim. Üç ayrı şampuan, iki ayrı duş jeli, iki tane yüz yıkama jeli, bir tane peeling’le bakıştıktan sonra üzerindeki resmi beğendiğim ürünleri kullanmaya karar verdim.

Duş benim için hızlı olması gereken bir şeydi. Şofben genellikle bozulurdu, su çoğunlukla ısınmazdı ya da hemen soğurdu. Bu yüzden sırtıma düzenli bir şekilde vuran ve ısısı neredeyse hiç değişmeyen sıcacık su beni bir tür şoka soktu. Suyun altında hiç utanmadan dakikalarca hareketsiz kaldım, kaslarım bir bulaşık süngeri gibi gevşedi. Saçımı yıkamaya başlayabilmek için kendimi zorlamam gerekti.

Kokusunu en beğendiğim duş jeliyle yıkandıktan sonra kendimi iyice kuruladım ve temiz kıyafetleri giydim. Sanki bir anda yüz ton hafiflemiştim.

Saçlarımdan omzumdaki havluya damlayan sularla salona girdiğimde Tanem’i üzerini değiştirmiş, telefonuyla oynarken buldum. “Hazır mısın,” diye sorarken başını çevirip bana baktı ve kaşları hemen çatıldı. “Saçlarını kurutalım da öyle çıkalım.”

Benim itirazlarıma aldırmadan, kendi odasından kurutma makinesini getirdi ve beni koltuğa oturttu.

“Ben yapabilirim,” diyerek uzattığım elime vurdu. Hiçbir şey söylemeden makineyi fişe taktı ve bir eliyle saçımı düzeltirken diğer eliyle tuttuğu kurutma makinesini bana doğrulttu.

Makinenin sıcak havası saçlarıma ve tenime değdiği anda içim de derim gibi ısındı. Tanem’in yumuşak elleri arada bir omzuma, boynuma değip geçiyordu. İçimde bir yerde acının dumanı tütüyordu. Daha önce kimse saçlarımı kurutmamıştı. “Annem beni doğururken ölmüş,” derken buldum kendimi.

Tanem bir süre cevap vermedi. Sessizliği öyle uzun sürdü ki kurutma makinesinin sesinden dolayı beni duymadı zannettim. Saçlarımı okşadı, iyice kuruyana dek düzelterek kuruttu. Omuzlarımdan aşağı dümdüz dökülen saçlarımı ıslak hiçbir yer kalmadığında bıraktı ve kurutma makinesini kapattı. Aletin gürültüsü kesilince aramızdaki sessizlik kendini gösterdi. Yerimden kıpırdamadım.

Tanem kurutma makinesini koltuğun kenarına bırakıp önüme geçti ve tam karşıma, dizlerinin üstüne oturdu. Uzanıp kucağımda duran ellerimi tuttu.

“Seni kafede gördüğümde… seni anladım. Öksüz öksüzü tanırmış. Annemi bir an olsun görebilmek, ona bir kez olsun sarılabilmek için feda edemeyeceğim hiçbir şey yok. Senin bakışlarında da aynısı var.”

Söyledikleri gözlerimi doldurdu. Annem yoksa bile en azından onun gibi bir kız kardeşim olsaydı bu hayatta, o zaman belki bu kadar yenik başlamazdım yaşama. O zaman belki bu kadar çok zarar görmezdim.

“Başın sağ olsun,” diye fısıldadım. Dolan gözlerimi görmemesi için başımı eğip ellerime baktım. Birleşen ellerimize.

“Ama bizi izliyorlar, Nefes. Bizi koruyorlar. Senin de hissettiğine eminim.”

Gülümsedim, burnumu çekerken başımı hafifçe kaldırıp gözlerine odaklandım. “Hissediyorum. Bence benim annem seni gönderdi bana. Başka kimse beni evine almazdı.”

Buruk bir tebessüm yokladı dudaklarını. “Başka kimseyi evime almazdım.”

Orada durmuş birbirimize gülümserken aramızda bir gökkuşağının, bir meleğin, bir güvercinin, bir zeytin dalının, iyi olan her şeyin filizlendiğini hayal ettim.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.

Gülümsedi, dizime pat pat vurdu ve ayaklandı. Onun annesine ne olduğuyla, babasının ve ailesinin nasıl insanlar olduğuyla ilgili sorularımı yuttum. “Hadi,” derken salondan çıktı. “Artık Cem’in Yerine gidelim.”

*

Cem’in yeri, dünküyle tamamen aynı görünüyordu ancak bir şekilde daha farklıydı. Dün burada ne yapacağımı bilemeyen bir kızdım, hayatta kalıp kalamayacağımı bile bilemiyordum. Oysa bugün, belki burada çalışırım umuduyla buradaydım. Aradan yirmi dört saat bile geçmemişti.

Tanem, planladığı gibi kalan üç poğaçayı bir kutuya doldurmuş, o kutuyu da yanına almıştı. Havada bir eylül sıcağı vardı, kafenin içi herhalde hem bu sıcağın hem de pazar gününün etkisiyle epey kalabalıktı. Cem, tıpkı dünkü gibi ara ara garsonluk yapıyor ama genellikle kasanın arkasında duruyordu.

Genç bir adamdı. Kirli sakalı onu yaşlı gösterse de otuzlarında olduğunu Tanem’den öğrenmiştim. Siyah, düz saçlarını şekillendirmişti. Esmer teni ve kahverengi gözleri uyum içindeydi. Tavırlarında ve bakışlarında garip bir acelecilik vardı.

Tanem selam verip kutuyu çantasından çıkardı ve kasanın hemen yanına koydu. “Şunun tadına baksana Cem, harika değil mi?”

Cem, onun bu ani çıkışlarına belli ki alışıktı ama buna rağmen, kaşlarını çatarak poğaçalarımdan birini aldı, evirip çevirdi. “Hangi dağda kurt öldü? Sen mi yaptın?”

Tanem güldü. “Saçmalama istersen. Benim elimden böyle işler gelmez.”

Onların biraz uzağında, kasaya en yakın masada oturuyordum. Tanem burada oturup beklememi söylemişti, bu uzaklıktan her ikisini de rahatlıkla duyabiliyordum.

Cem omzunu silkti, umursamazca poğaçadan bir ısırık aldı. Tanem’in söylediği gibi büyülenmesini, gözlerini hayretle açıp ona bakmasını ve bu poğaçayı kim yaptıysa burada derhal işe başlaması gerektiğini söylemesini bekledim ama bunların hiçbiri olmadı.

Tanem’in gözlerinde de aynı beklentili bakışlar vardı. “Ee,” diye huysuzlandı Cem’in sesi çıkmayınca. “Sevdin mi?”

Cem başını sallarken önündeki fişlere bakıyordu. “Çok güzelmiş. Kim yaptı?”

Bu, tam da Tanem’in beklediği soruydu. Ama Cem’in ses tonundaki umursamazlık bana bu planın boşa olduğunu söylüyordu sanki. Tanem’in işaretiyle onlara doğru yaklaşsam da adımlarım ağır ve hevessizdi.

“Cem, bu Nefes. Poğaçaları o yaptı.”

Bu, Cem’in dikkatini çekmiş gibi adam başını fişlerden kaldırdı ve benimle göz göze geldi. Beni görmeyi beklemiyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı ve birkaç saniye düşünür gibi yüzümü inceledi. “Sen… dün de burada değil miydin?”

Utangaç bir gülüş Tanem’in dudaklarından döküldü. “Evet, mahallemize yeni taşınmış, bizim komşumuz… Ben de yeni tanıştım, seninle de tanıştırayım dedim.”

Cem, poğaça olmayan elini uzatıp elimi sıktı ve kibarca gülümsedi. “Çok memnun oldum. Elinize sağlık.”

İçimden bir ses, Tanem’e daha sonra neden bu kadar garip bir tanışmanın içinde bulunduğuna dair hesap soracağını söylüyordu.

“Afiyet olsun,” diye mırıldandım neredeyse duyulmayan bir sesle.

Tanem boğazını temizledi. “Nefes de iş arıyormuş. Poğaçasından yiyince, mutfak tecrübesi olduğunu da öğrenince… belki değerlendirmek istersin dedim.”

Cem gözlerini devirerek Tanem’e döndü. “Şimdi anlaşıldı.”

Tanem, suçüstü yakalanmış gibi omzunu silkti ve ellerini arkadan bağlayarak alttan alttan Cem’e baktı. Şu an Cem’in kalbini kazanmak için rol yaptığına neredeyse emindim ama beni bile kandırabilirdi.

Cem, onun bu tatlı bakışları ve manipülasyonu sanki her gün başına gelen talihsiz ama alışıldık bir olaymış gibi ofladı. Ve bana döndü. “Senin dilin yok mu? Neden senin yerine o konuşuyor?”

Alt dudağımı ısırdım, derin bir nefes aldım. “Elimden her yemek gelir. Bana iş verirseniz çok çalışırım.”

Bir süre yüzümü inceledi. Sanki ne kadar dürüst olduğum ya da ne kadar iyi yemek yaptığım yüzümde bir yerde yazıyormuş gibi dikkatliydi bakışları. Sonunda, sırtını dikleştirdi. “Mutfakta çalışan bir aşçım var. Menüdeki yemekleri yapacak birine ihtiyacım yok. Ama her gün taze poğaçalar, kurabiyeler, kekler yapacak birini arıyorum. Vitrine koymak, anne kurabiyesi, ev çöreği, anne poğaçası gibi şeyler yazmak istiyorum. Poğaçan güzeldi. Yarın biraz kurabiye, börek, kek de yapıp getirebilir misin? Tatları poğaçaların kadar güzelse ücreti konuşuruz.”

Tanem çoktan ellerini çırpmaya ve yerinde hoplayıp zıplamaya başlamıştı bile. Onun benden daha heyecanlı oluşu beni gülümsetti. “Tabii,” dedim Cem’e. “Yarın kaçta getireyim?”

“Öğleden önce burada olsan yeterli olur…”

“Teşekkür…”

“Bekle.” Kasadan biraz para çıkarıp uzattı. “Çok fazla şey yapacaksın, malzemeler epey tutar. Buradan harca.”

Gülümsemem mahcup olsa da parayı aldım. Kızların mutfağından harcamak daha kötü olurdu ve benim bu parayı reddedecek lüksüm yoktu.

Tanem, iyi haberin coşkusuyla beni masalardan birine oturttu ve latte getirdi. İlk kez denediğimi duyunca daha da heyecanlandı ve ben ilk yudumumu alana dek başımdan gitmek bilmedi. Onun heyecanlı bekleyişine dayanamayıp sıcacık kahveyi üfledim ve ardından minicik bir yudum aldım.

“Tatlı,” diye mırıldandım. “Güzelmiş.”

Tanem ellerini bir kez daha çırptı, “Afiyet olsun,” dedi son heceyi uzatarak ve işine döndü.

Tatlıydı fakat bu tatlılığın kahveyle bir ilgisi olduğuna şüpheliydim.

Bu, mutluluğun tadı olmalıydı; mutluluk sesimden akan bir pamuk şeker gibiydi, sanki etrafımı kuşatıyor, herkese dokunarak beni sarıp sarmalıyor, en son yine bende son buluyordu.

Kafenin içinde dönüp duran, enerjisi hiç bitmeyen Tanem’e baktım. Onu bana annem göndermişti. Artık buna emindim.