1 – Yıkmadan toparlayamazsın

Eylül, 2018


Uyandığında terden sırılsıklam olmuş uzuvlarından ve ensesinden
rahatsız olsa da bir süre kımıldamadan yatmayı sürdürdü. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Dışarıda hava güzelse bile içerisi karanlık ve kasvetli görünüyordu. Başucundaki saatin her zamanki sesleri duyuluyordu. Tik tak. Tik tak. Tik tak. Zaman, hızını bir süredir hiç değiştirmiyordu.

Rüya görmeye alışıktı. Belki her akşam değil ama çoğu akşam
zihni ona ihanet etmeyi bir alışkanlık hâline getireli uzun zaman
olmuştu. İstese de istemese de geçmişi silip atamayacağını kabul
edeli çok olmuştu. Yaşadığı ana uymaktansa hatırladığı bölük pörçük, yarım yamalak anıları zihninde döndürüp duruyor, artık bundan şikâyetçi bile olmuyordu.

Böyle sabahlar hariç.

Göğsünün sol yanında, boşluk olarak bile tanımlayamadığı bir uçurum hissiyle uyandığı sabahlar hariç. Kalbinin attığını, ona eşlik eden koca bir ağrıyla hissedebildiği zamanlar hariç. Böyle sabahlarda, doğrulmayı reddeder ve yeniden uyumak için direnirdi.

Boş bir çabayla uzun bir süre dönüp durdu ancak sıcaktan
bunalınca bunun bir faydası olmadığına kanaat getirdi. Yataktan
kalkıp banyoya geçti, elini yüzünü yıkayıp geri döndü ve yatağın
ucuna oturdu. Bugün de diğerlerinin bir kopyası gibiydi; kimse
ona ihtiyaç duymayacaktı, hiçbir şey yapması gerekmeyecekti,
kaybolsa yeriydi. Kaybolsa kimse fark etmezdi bile.

Güneş, dış kapının çarptığını duyunca, odasından çıkıp aşağı
indi. Ev halkının tümü çalışıyordu, az önce çıkan da annesi olmalıydı. Annesi evden en son, tam da bu saatlerde çıkardı. Hazır olsa da neşesi, muhabbeti çoktan kaçmış bir sofra bulacağını bilerek mutfağa girdi ve ağzına salatalıklardan attı. İştahı olmadığını fark edince salona geçti, koltuklardan birine oturdu. Yalnızca ses olsun diye açtığı televizyondan algılamaya zahmet bile etmediği cümleler, onu zerre alakadar etmeyen sohbetler dökülürken kucağındaki yastıkta parmağıyla ritim tutmaya başladı. Her gün böyleydi, ne yapacak bir işi vardı ne de konuşacak kimsesi. Elbette, sevdiği arkadaşları ve bir ailesi vardı ama…

Hepsinin kendine ait bir yaşamı, dünyası vardı. Hepsinden soyutlanmış, ayrı bir yere bırakılmış ve onlara uzanamıyormuş gibi hissetmekten kendini alamıyordu. Gördüğü rüya yeniden düştü aklına, elinde değildi. Bu duruma alışıktı; rüya gördüğü günler, rüyasındaki görüntüler günün çeşitli zamanlarında, zihni boşaldığında kafasını meşgul eder, onu bir kere daha vururdu aynı yerden.

Bu kez gördüğü, bir rüya sayılır mıydı, onu bile bilmiyordu. Sevdiği, her şeyini paylaştığı adam, Yağız, bir zamanlar onun için
bir sınıf arkadaşından farksızdı. O güne dek hiç dikkat etmediği,
nasıl biri olduğunu merak etmediği sıradan bir öğrenci. Sınıfın
öteki köşesindeki çocuk. Fakat o sıradan öğrenci, sınıfın
öteki köşesinde oturan Güneş’in dudaklarından sessizce dökülen
doğru cevabı duymuş ve tahtanın önünde duran öğretmene
söylemişti. “Hocam. Güneş söyledi cevabı, duymadınız mı?”

Güneş’in kendi kendine konuşmasını o uzaklıktan nasıl duymuştu? Nasıl oturuyordu? Umursamazca arkasına yaslanmış,
bir kolunu sıraya uzatmış olmalıydı. Derdi yokmuş gibi tasasızca
otururdu hep. Sonradan Güneş’e söylediğine göre tahtadaki
problemi kendisi de çözmüştü. Bu yüzden, Güneş’in cevabının
doğru olduğunu biliyordu. Buna rağmen kendini değil, Güneş’i
öne çıkarmıştı. Sanki buna ihtiyacı olduğunu bilir gibi, sanki
o andan sonra Güneş’in bambaşka bir insan olma yolunda
ilerleyeceğini bilir gibi.

Güneş o çekingen, utangaç ve içine kapanık kızın hatırasını
üzerinden atmayı denedi. Tüm bunları düşünürken mutlu
olamıyordu çünkü insan zihni nankörün tekiydi. Yaşanan güzel
hatıraların çoğunu silip atarken, kalmasına izin verdiklerinin
üzerini de kalın toz bulutlarıyla kaplarken can yakan tüm anıları,
son teknolojiyle hazırlanmış kaliteli bir film kadar canlı hatırlayabiliyordu.

Ne demişti?

“Güneş… Yapamam. Yapamayız. Gerçekten, sahiden çok
özür dilerim ama…”

Alışkın olduğu gibi silip attı her şeyi kafasından. Düşünmemesi
gereken şeyleri öylece yarıda bırakıp başka şeylere yönelmek
başta çok zor olsa da artık bu işte bir usta sayılırdı. Telefonunu çıkarıp e-postalarını kontrol etti; belki öz geçmişini
yolladığı herhangi bir dergi, kenarda köşede kalmış, çok
bilinmeyen de olsa herhangi bir yer ona iş vermeye karar verirdi.

Artık kalbi ümitlenmeye tenezzül etmese dahi sayfayı açtı, alışıldık görüntünün ardından ekranı kapadı. Hiçbirinden haber
yoktu. Fotoğrafçılığı eskiden beri seviyordu, üstelik ona göre bir meslekti.

Yine de insanın kalbi başka bir şey için tutku duyduğunda
kalan her şeye karşı bir isteksizlik duyuyordu. Güneş için de
böyleydi, fotoğrafçılığı seviyordu sevmesine, bir iş kapsa mutlu
da olurdu ama… O kadar değil, o zamanki kadar değil.

Gözlerini kıstı içinde büyüyen istekle. Madem artık sahneler
onun için pek mümkün görünmüyordu, en azından izleyici
kısmında olabilirdi. Tiyatroya gideli belki bir ay olmuştu ki bir
ay onun için çok uzun bir süreydi. Telefonunu çıkarıp, küçük
ağabeyine tiyatroya gidip gidemeyeceklerini soran kısa bir mesaj
yolladı. Cevap hemen geldi.

Hafta sonu planım yok.

Gülümsedi, Dünya onu kolay kolay kırmazdı zaten. Günlerdir düşünmemeye çalıştığı fikir yeniden aklına gelince gözlerini yumup bunu yapmayacağını söyledi kendisine. Bunu yapmayacağım. Yapmayacağım. Gururumu ayaklar altına almayacağım.

Yağız’la ayrıldıkları günden sonra hiç konuşmamış değillerdi.
Aradan zaman geçtikten sonra Yağız onunla görüşmek istemiş,
Güneş isteksiz olsa da adamın ısrarları sonucu, söylediği kafeye gitmişti.

Sohbetin tahmin edilemeyecek bir konusu da yoktu aslında, Yağız yalnızca özür dilemişti. Uzun uzun… Bir kere bile sebebini açıklamaya yeltenmemiş, yalnızca özür dilemişti. Güneş de sebebini soramamıştı. Belki kendisi bile bihaberdi sebebinden. Ya da belki söyleyemeyeceği bir şey vardı, mesela annesinin üç aylık ömrü kalmıştı ve Güneş’i gelini olarak istemiyordu. Yoksa sevdiğini söylediği bir kadını düğününde neden terk eder, sonra da özür dilerdi ki?

Terk edildiği düğünden yalnızca bir yıl önce, en sevdiği tiyatro
grubu Çimen’in seçmelerine katılmış ve işi kapmıştı. Aslında
herkes onu çok sevmiş gibiydi. Güneş de o grubu hep sevmişti,
tiyatroya olan tutkusu onlar sayesinde, onların oyunlarıyla başlamışken nasıl olur da sevmezdi? Ve işi Yağız yüzünden bırakmıştı. Onlarla olmak demek, yılın bir bölümünü turnelerde, bir bölümünü ise Ankara’da geçirmek demekti. Yağız ona gitme dememişti ama…

İçine sinmediğini de gizlememişti. Yine de o zaman bu durum
Güneş’i rahatsız etmemişti. Yağız her şeyiydi. Hayatının her zerresi onunla dolu gibiydi. Sevdiği adam onu yanında istiyor, onunla birlikte olmak istiyordu. Uzaktan bakınca kulağa bencilce geliyordu ama o zamanlar her şey o kadar büyülü ve güzeldi ki Güneş, Yağız’ın yanında kalmaya karar verirken tereddüt bile etmemişti.

Şayet düğünde onu terk etmemiş olsaydı… Tüm bunlar kulağa
mantıklı gelebilirdi tabii. Şimdi yalnızca acınası hissettiriyordu.
İşin ironik yanı, Güneş’in tiyatro, oyunculuk ve Çimen tutkusu
da Yağız yüzünden başlamıştı. Birlikte çıktıkları ilk gece,
Çimen’in oyununu izlemeye gitmişler ve Güneş, hoşlandığı çocukla bir randevuda olmasına rağmen kendini tutamayıp birkaç
damla gözyaşı dökmüştü. Kayıp. O oyunu hâlâ oynuyorlardı ama
Güneş artık izleyemiyordu. Ne yazık ki en sevdiği oyunu izlerken aklına gelen tek şey onu düğün günü terk eden eski sevgilisiydi.

Öte yandan, Yağız’la konuşursa Çimen’e yeniden ulaşabilirdi.
Keşke zamanında Mert’in numarasını almış olsaydım, diye düşünürken kapının zil sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Bu saatte
evlerine pek kimse uğramazdı. Şaşırarak kapıya koştu, delikten
bakmadan açtı ve dakikalardır zihninden atmaya çalıştığı adamı
orada, karşısında gördü.

Yağız.

Kumral saçları alnına dökülüyordu. Aynı renk kaşları, alnının
ortasında gerginlikle buluşmuştu. İki eli cebinde, süklüm püklüm
bir duruşu vardı; çekinmişti gelmeye elbette. Güneş onu
kovsa yeriydi.

Onu, üzerinde siyah takım elbisesi, elinde çiçek
ve çikolatalarla geldiği gün görür gibi oldu bir an; fazlasıyla heyecanlıydı. Annesi, babası ve ablası hemen yanındaydı. Oysa bugün, üzerinde sıradan kıyafetler vardı. Güneş ise güzel, tozpembe bir elbise yerine eşofmanlarıyla açmıştı kapıyı. Bu kadar hızlı nasıl değişebilmişlerdi?

Başka bir zaman olsa, evden içeri adım atmasına izin vermezdi. Abisi Cihan bu yaptığını duysa beş saat boyunca bağırıp
çağırırdı. Ama belki de Güneş, cesaretini toplayabileceğini düşünüyordu.

Belki de ayağına kadar gelen bu adama Mert’i sorardı,
Çimen’i ve onun yüzünden vazgeçtiği hayallerini. Bu yüzden suratından hüznü ve şaşkınlığı silip attı, bunun yerine mesafeli bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına. Samimi değil, affetmiş asla değil. İçinin soğukluğuyla birlikte nezaketini yansıtabilecek minik bir tebessüm.

İşin aslı, Yağız’ın önce yüzünü yumruklamak, sonra mümkünse
onu bir uçurumdan aşağı atmak istiyordu; aynı zamanda tüm
bunları bir yana bırakmak ve kapıyı onun suratına çarpıp sonsuza
dek yorganın altına saklanmak istiyordu. Onunla konuşmak, bu
hayatta yapmak istediği son şey bile değildi ama Güneş, iyi bir
yalancıdan öte çok iyi bir oyuncuydu.

Bu yüzden tüm duygularını yüzeyde hiçbir şey kalmayıncaya
dek bastırdı ve Yağız’ı salona buyur etti. Yağız’ın ne yapacağını bilemeyerek ayakta dikildiğini görünce, “Otursana,” diye mırıldandı sakin, duru bir sesle. Her şeyiniz olan insanın, bir zamanlar her şeyinizmiş gibi hissettiren insanın
bir şimşeğin çakışı gibi, küçük bir çocuğun aniden yere kapaklanışı gibi hayatınızın başka bir noktasına öyle hızlıca göçmesi ne garipti. Artık Yağız, Güneş’in her şeyi değildi.
Güneş, belki Yağız sessizliği uzatmaz da ne söyleyecekse bir
an evvel söyler diye bir süre bekledi fakat Yağız kıpırdamadan
halıya bakmaya ve öylece beklemeye devam etti. Birkaç dakika
sonra sabrı taşan genç kadın, hafif aksi bir sesle, “Neden geldin?”
diye sordu. Özür dilemeye gelmediğini biliyordu, bunu önceleri
çok defa yapmış, her seferinde aynı cevabı almıştı: Güneş’in boş
bakan, cevapsız gözleri ve uzun bir sessizlik.

Yağız başını kaldırıp Güneş’in ifadesiz yüzüne baktı. Ellerini
birleştirip öne eğildi. “Nereden başlasam diye düşünüyordum.” Burukça gülümsedi.

Güneş’in bu cümleye cevap vermeyeceğini biliyor gibiydi,
yine de bir an nefeslenmeyi ihmal etmemişti. “Ne kadar özür
dilersem dileyeyim yeterli olmuyor. Olmasını beklediğimden de
değil. Ama… Geldiğimiz durumu telafi edemesem de herhangi
bir şeyler yapmak istedim.”

Güneş, Yağız’ın gözlerine artık bakamadığını keşfettiğinde,
bir kafede karşılıklı oturuyorlardı. Gerçekleşmeyen düğünlerinden yalnızca birkaç hafta sonraydı, Yağız sessizce özür diliyordu.

Güneş ne kadar çabalarsa çabalasın, ezberlediği mavi gözlerine
bir türlü bakamamıştı. Nasıl ki küçük çocuklar, korktukları yetişkinlerin gözlerine başlarını kaldırıp bir türlü bakamazdı, işte
öyle dolanmıştı gözleri adamın çenesinde, burnunda, alnında.

Oysa şimdi anlıyordu; bazı anlar, bazı insanların kalbimizdeki
hâlini nasıl da bir çırpıda mahvedebiliyordu. Yıllarını
geçirdiği adama baktığında hatırlayabileceği yüzlerce anısı
olmalıydı. Rüyasındaki gibi onu ilk kez fark ettiği gün, belki ilk
kez sinemaya gittikleri gün, ona ilk kez çiçek aldığı gün, doğum
gününü ilk kez kutladığı gün, ilk kez el ele tutuştukları gün…
İlişkilerinin bir ritim kazandığı zamanlar, ikisinin de büyüdüğü
zamanlar, buna rağmen yan yana kaldıkları onca vakit… Oysa
şimdi ona bakıyor ve kulaklarında bir kapının tıklanma sesini
işitiyordu. Ona bakıyor, odanın kapısından içeri süklüm püklüm
giren, düşük kollarıyla tamamen tezat takım elbisesinin
içindeki yakışıklı adamı görüyordu. “Güneş… Yapamam.”

Yağız yeniden konuşmaya başlayınca , Güneş anılardan sıyrıldı.
“Bu yüzden…” diyordu adam. “Bu yüzden, Mert’le konuştum.
Sana sormadan yaptığım için üzgünüm ama sorarsam
yardımımı istemezsin diye korktum. Seni zaten çok sevmişlerdi,
o zaman da söylemiştim. Ona, Çimen’e katılmak isteyebileceğini
söyledim. Epey şaşırdı ama böyle bir şeyin ihtimali dahi
varsa çok mutlu olacaklarını söyledi. Tabii, aradan epey zaman
geçti, yeniden oturup konuşmanız gerekecektir. Ama oyunculuğunu zaten biliyorlar. O konuda şüpheleri yok.”

Güneş bir süre ağzı açık, hafifçe öne eğilmiş gövdesiyle kıpırdamadan ve cevap veremeden öylece oturdu. Yağız, yaptıklarına ve olanlara rağmen onu en iyi tanıyan kişiydi hâlâ. Bu yüzden, Güneş’in toparlanmak ve yeni bir hayat kurmak için tiyatroya, oyunlara ve tutunmayı çoktan bıraktığı eski bir hayale ihtiyaç duyacağını bilmişti elbette. Gözlerine baksa anısı kalmış bir sevgi görür müydü?

Öyleyse neden, Güneş’in mutlu olmasını hâlâ istiyorsa neden…
Dilinin ucuna gelen soruyu yutup boğazını temizledi. “Ne
diyeceğimi bilemiyorum.”

Yağız, ayaklanmak için ondan bir tepki bekliyormuş gibi
aniden oturduğu yerden kalktı ve cebinden bir kart çıkarıp koltuğun hemen yanında duran sehpanın üzerine bıraktı. “Bir şey
söylemene gerek yok. Bir şey söylemen için yapmadım.” Sonra
küçük bir çocuk gibi omuz silkti, ne diyeceğini bilemediği zamanlarda hep böyle yapardı.

Yağız kapıya yöneldiğinde, Güneş de hızla ayaklanıp onu
geçirdi. Yağız, hafifçe gülümseyerek, “Kendine iyi bak,” dedi. Güneş de hafifçe gülümsedi, ardından başını kapıya dayayarak, adamın merdivenlerden inmesini izledi. İndikçe uzaklaşan adım seslerini ve dış kapıya ulaşıp kapıyı hafifçe kapatmasını dinledi.
Nihayet bir fısıltı gibi mırıldandı. “Sen de kendine iyi bak.”

Böylece en sevdiği tiyatro grubunun, onlarla çalışabilmek için
dünyaları feda edebileceği grubun iletişim numaralarının olduğu
bir kartla baş başa kaldı.