13

Sahilde geçirdiğimiz gün bir rüya gibiydi. Bana kalsa, oraya geri dönebileceğimiz her an geri dönmeyi isterdim ama insanların rutinleri vardı. Ekim ayının son haftaları yaklaşırken kızların her biri odasından çok daha az çıkar olmuştu çünkü vize dedikleri sınavlara çalışmaları gerekiyordu.

Onların ait olduğu bir hayatın bütünüyle dışında hissediyordum kendimi. Her biri bir amaç uğruna çalışıyor, çabalıyordu. Sabah uyanıyor, kahvaltıyı belki ediyor belki pas geçiyor, aceleyle evden çıkıp okula gidiyor, gelecekleri için çalışıp çabalıyordu dördü de. Duru okulu bitirdiğinde asistan olmak için bir sınava daha girecek, uzman olmak için çabalayacaktı. Ece spor okulundan mezun olduktan sonra pilates hocası olmak istiyordu ve bunun için türlü türlü eğitimlere katılıyordu. Tanem, babasının şirketinde çalışmak için işletme okuyordu. Ne okumak istediğini bilmeyen Zeynep bile sınava çok sıkı hazırlanıyordu çünkü onun da bir hedefi vardı, ailesini mutlu etmek.

Ben… bense her gün kafeye gidip geliyor, elimden geldiğince güzel yemekler hazırlamaya çalışıyordum. Cem bazen yemekleri çeşitlendirmek istiyordu, ona uyum sağlıyordum. Yeni tarifler bulabilmem için kızlar bilgisayarlarını kullanmama izin veriyordu. Teknolojiden pek anlamıyordum ama google’ı kullanmayı öğrenmiştim ve sürekli yeni tarifler araştırıyor, hepsini bir deftere not ediyordum. Yine de tüm bunları neden yaptığımı bilmiyordum. Hayattaydım, hayatta kalmıştım ama hayatı yaşıyor muydum? Sahiden yaşıyor muydum? Yaşamı damarlarımda, hücrelerimde, parmak uçlarımda hissediyor muydum?

Bir amacın, geleceğe dönük bir hayalin eksikliğini hissediyordum. Bu hayatta hiç hayal kurmama izin verilmemişti ki benim. Nasıl hayal kurulurdu? Yarın uyanabilmeyi hayal ediyordum. Babamın beni asla bulamamasını hayal ediyordum. Parasız kalmamayı ve Cem’in beni işten çıkarmamasını hayal ediyordum.

Ama bunlar hayal değildi. Bunlar… bunlar hayatımı kurtarmam için gereken şeylerdi. Hayatı yaşamak için değil.

Nasıl hayal kurulur, bilmiyordum. Hiçbir fikrim yoktu. Ama hayatımın sonuna dek poğaça börek yapıp Tanem’in yanına sığınamazdım. Kendime bir hayat kurmak zorundaydım.

Sakin başlayan bir cumartesi günüydü. Ekim ayının son günleriydi ve hava artık serinlemişti. Dışarıda sağanak bir yağmur yağıyordu, camın hemen önündeki masada oturmuş, Tanem’in bilgisayarından tatlı tariflerine bakıyordum. Kahvaltımızı her zamanki gibi hafta sonu neşesi içinde yapamamıştık, kızlar önümüzdeki hafta yapılacak sınavlar için çok endişeliydi. Sabahtan beri Duru’yu görmemiştim. Yüzünü bile yıkamamış olabilirdi.

Salona birinin girdiğini hissedince arkamı dönüp gelene baktım. Ece aheste adımlarla salona girdi, kendini üçlü koltuklardan birine bıraktı. Bıkkın gözlerini bana dikti. “Ne yapıyorsun tek başına?”

Sandalyeden kalkmadan ona döndüm. Sorusunu es geçerek, “Neyin var senin?” diye sordum.

“Sınavlar, stres, erkekler… klasik bir cumartesi günü.” Hemen yanındaki yastıklardan birini kucağına aldı. “Soruma neden cevap vermedin?”

Omuz silktim. “Bir şey yapmıyorum. Yemek tariflerine bakıyorum. Kendimi geliştirmek için…”

Kaşlarını çattı. “Google’dan mı?”

Başımı sallayarak onayladım. Bana alaycı bir tebessüm gönderdi. “Saçmalama Nefes! Oradaki tarifler kırk yıl öncesinden kalmadır! Şu an asıl trend Instagram ve Tik Tok. İnsanlar bir sürü değişik şey yapıp atıyorlar, çok daha farklı şeyler bulabilirsin oralarda.”

Kafa karışıklığıyla kaşlarımı çattım. Sosyal medyadan haberdardım elbette ama hiç telefon kullanmamıştım. Üstelik telefon kullanmamam daha güvenliydi. Ya izimi bu sayede sürerlerse diye endişe etmek zorunda kalmıyordum böylece.

Ece sanki içimi okumuş gibi, “Hat almazsın kendine,” dedi Ece. “İstemiyorsan yani. Sadece Wi-fi ile bağlanırsın, senin kontrolünde olur… Resmiyette adına bir şey olmadığı için kimse de takip edemezdi. Yani öyle, aklıma geldi.”

İçimden kısa, hızlı bir hesap yaptım. Tanem gerek olmadığını söylese de ben kazandığım parayla elimden geldiğince market alışverişleri yapıyor, eve bir şeyler alıyordum ama buna rağmen kenara para atabilmiştim. “Yani,” dedim düşünceli bir sesle. “Telefona param istesem bile yetmez.”

Ece de kısa bir süre düşündü. “İkinci el alırız biz de. Belki taksit de yaparlar. Aydan aya ödersin. İstersen ben seninle gelirim alışverişe. Ama güvenli olmayacağını düşünüyorsan hiç girmeyelim bu işe tabii ki.”

Adımı sanımı kullanmadığım sürece beni internette bulamazlardı. Zaten bir paylaşım yapacak değildim. Sadece Ece’nin söylediği videolara bakardım. Hem gerektiğinde o uygulamalardan kızlarla mesajlaşabilirdim de.

“Ben bunu bir düşüneyim,” dedim. “Ama teşekkür ederim.”

Ece hülyalı hülyalı başını eline yasladı. “Hem artık insanlar instagram’dan flört ediyor. Bakarsın sana birilerini buluruz…”

Sesi oyuncuydu, benimle şakalaştığını biliyordum. Ama biriyle flört etme düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Erkekleri sıradan bir insan gibi göremiyordum, sanki kiminle konuşsam bir anda amcam gibi…

Zarar görmemek imkansızmış gibi geliyordu. Belki onun şiddet göstermezdi bana ama belki güzellikle, belki başka bir şekilde…

Başımı iki yana sallayarak aklımı dağıtmaya çalıştım. “Teşekkürler ama sanırım ben yalnız öleceğim.”

Cevap vermek yerine telefonunu çıkardı, biraz oynadıktan sonra elime tutuşturdu. “Bak mesela,” dedi. “Bu tarifi klasik bir sitede göremezsin. Sosyal medya daha çeşitli bir yer. Sana farklı bakış açıları sunar.”

Haklıydı. Adamın biri limonla garip bir tatlı yapıyordu. Hayatımda hiç görmediğim ya da düşünmediğim bir şeydi.

Videoyu aşağı kaydırdım ve başka bir tarif videosu daha önüme düşünce onu da izledim. Bir kadın, basit bir mercimek çorbası yapıyor ancak püf noktalarını söylüyordu. Elbette mercimek çorbasıyla ilgili öğrenmek istediğim bir şey yoktu ama bu şekilde kim bilir daha kaç video vardı?

Belki bilgisayarlarını kullandığım gibi ara ara telefonlarını da kullanabilirdim ama hem telefonları her daim yanlarındaydı hem de daha kişisel bir şeydi. Bu yüzden ikinci el bakmak belki de çok kötü bir fikir değildi.

Ona telefon almak istersem nereden bulacağımı sormak üzereyken Duru, salona bir fırtına gibi girdi. “Kalkın, mahvolduk!”

İçlerinde en az konuşma fırsatı yakaladığım kişi Duru olduğu için aynı zamanda en korktuğum da oydu. Üstelik böyle garip inişleri çıkışları öyle çok oluyordu ki bence diğer kızlar da ondan biraz da olsa korkuyordu.

Duru hala pijamalarıylaydı. Altıda beyaz mavi çizgili bir pijama altı, üstünde ona uyumlu mavi bir tişört vardı. Tişörtün bir ucu pijama altının içinde, diğer ucu dışarıdaydı. Genellikle dalgaları özenle şekillendirilmiş olan sarı saçları şu an başının tepesinde bir kuş yuvasını andırıyordu. Zeynep’inkilere benzeyen yuvarlak gözlükler takmıştı, onu ilk kez gözlükleriyle görüyordum.

Ece onun telaşını gördüğü anda ayağa fırladı. “Ne!” diye bağırdı. “Ne oluyor söylesene!”

Duru, Ece’ye çaresiz gözlerle bakarken ağlamaklıydı. “Annem geliyor!”

Aramızda kısa bir anlığına sessizlik oldu. Ben, bunu neden bu kadar sorun olduğunu anlayamadığım için tepki vermek yerine ikisine bakmaya devam ettim. Ama Ece’nin sessizliği yalnızca iki saniye sürdü, ardından kulaklarıma kadar kızarmama neden olan bir küfür savurdu. Bir an için salonumuz huzurluydu, diğer andaysa…

“Bittik biz,” derken Duru dört dönüyordu.

“Ne zaman geliyormuş?”

“Bu akşam!”

“Sıçtık biz, sıçtık!”

“Mahvolduk!”

“Elim ayağım tutmuyor, ne yapacağımızı bilmiyorum!”

“Sen de abartma kanka, annen o senin!”

“Annem, annem de…”

“Ne oluyor yahu!” Tanem’in sesi salonu doldurduğunda üçümüz de ona döndük. Sabah dışarı çıkmıştı, az önce de dönmüş olmalıydı ama kızların gürültüsünden dış kapının sesini bile duymamıştık.

“Annem geliyor!” dedi Duru bir kez daha.

Ece’nin mimiklerinin neredeyse aynı şekilde Tanem’de yankılanmasını izledim. Önce kalakaldı. Sonra gözleri şokla açılıp bir an benimkilere kenetlendi. Hemen ardından, sanki Duru’nun mantıklı düşünemeyeceğini biliyormuş gibi direkt olarak Ece’ye döndü. “Ne bok yiyeceğiz?” derken sesi fısıltı halindeydi.

Ece iki elini herkesi durdurmak ister gibi kaldırdı. “Durun. Önce bir sakin olun.”

Tanem, bir elini alnına vurdu. “Sakin olamıyorum. Ne zaman gelecekmiş?”

Sesindeki korku inanılmazdı. Ben de onlar gibi gerilmeye başlıyordum. Duru’nun annesi sahiden korkunç biri miydi? Halam gibi biri olabilir miydi, geldiğinde kızlara ya da bana zarar verir miydi?

Duru, “Bu akşam!” diye inledi.

Tanem yere çökerken, “Biz bittik…” diye sızlanıyordu.

Ece korku dolu gözlerini halıya dikmişti. Üçü de kendini tamamen kaybetmiş gibi görünüyordu. Bir şey yapmam gerektiğini hissederek, “Ondan… ondan neden korkuyorsunuz?” diye sordum.

Üçü de sanki benim burada olduğumu yeni hatırlamış gibi bana gözlerini kırpıştırarak baktı. Aslında birbirine benzeyen mağdur ama şaşkın surat ifadeleri öyle tatlıydı ki gülesim gelmişti ama kendimi tuttum.

Duru yutkundu. “Titizdir. Ev çok pis. Evi temizlememiz lazım.”

“Temiz olmazsa ne olur?” diye sordum korkarak.

“Şey… yani bir şey olmaz aslında. Ama durumun çok vahim olduğunu düşünürse beni yurda falan vermek isteyebilir.”

Yüreğimin rahatladığını, daralan göğüs kafesimin hafifçe genişlediğini hissettim. Bu kızların korkunç terimin yeniden değerlendirmeleri gerekiyordu. Belki de bu halleri iyi bir şeydi. Hayatları boyunca öyle az gerçekten korkunç şeyle karşılaşmışlardı ki böyle şeylerden korkuyorlardı.

İçim rahatladığı için kendime engel olamayarak bir anlığına güldüm. “Şaka gibisiniz,” dedim. “Evi temizleriz, onda ne var?”

Tanem dudağını dişledi. “Asıl sorun…” Beklentiyle ona bakarken bana çözebileceğimiz başka bir sorunla geleceğini düşünüyordum. Ama o, hiç beklemediğim bir şey söyledi. “Asıl sorun sensin, Nefes.”

Ona bakakaldım. Gözlerimdeki dehşeti görünce hızla açıklamaya çalıştı. “Yani hiçbirimiz ailelerimize seninle yaşadığımızı söylemedik. Dördümüz de liseden arkadaşız, ailelerimiz birbirini tanıyor, bu sayede eve çıkacağımızı söylediğimizde sorun olmadı. Biz yakın arkadaş olduğumuzda annelerimiz de yakın arkadaş olmuştu… ama elbette hiçbiri babamla konuşmuyor çünkü annemi aldattığını biliyorlar. Bu evin Rüzgar’la bana ait olduğunu onlardan kolayca gizledik. Dördümüz eve çıkıyoruz dedik. Ama bu konuda hep çok katılardı, çok zor izin almıştık. Ayten teyzeye seni nasıl açıklayabiliriz… emin değilim. Yine Zeynep’in arkadaşı olduğunu söylesek bile Ayten teyze çıldırır. Onlardan izin almadan böyle bir şeyi nasıl yaptığımızı sorar, hepimizin ailesinin haberi olur…”

“Üzgünüm…” derken Duru’nun fısıltısı belli belirsizdi. “Gelmemesi için ısrar ettim. Ama sınav haftalarında kendime bakamadığım için gelmek istiyor. Bir iki hafta kalacakmış.”

Boğazımın kuruduğunun hissederek yutkundum. İşte buna çözümüm yoktu ama kimseyi zor durumda bırakamazdım. Ben bu evde her ne olursa olsun misafirdim.

“Ben…” derken sesim istediğim gibi güçlü çıkmamıştı. “Ben otele giderim,” dedim titreyen sesimle. “Yani yapacak bir şey yok, öyle değil mi? Siz bana zaten yeterince yardımcı oldunuz.”

“Saçmalama,” derken Tanem’in zihnindeki çarkların döndüğünü gözlerinden görebiliyordum. “Otele para mı yetişir? Hem ya başına bir şey gelirse? Bir arada olmamız her şeyden önemli. Birbirimizi koruyup kolluyoruz.”

Onun kastettiğinin beni koruyup kollamak olduğunun farkındaydım. Yine de başımı iki yana salladım. “Hızlıca evi temizleyelim. En fazla birkaç saat sürer. Sonra ben toparlanırım. Merak etmeyin, başımın çaresine bakabilirim. Evden kaçarken, Aydın’da Tanemler var, beni eve alırlar diyerek kaçmadım sonuçta.”

“Evet, evet,” diyen bu kez Duru’ydu. O, itiraz etmesini beklediğim son kişi olmasına rağmen ellerini iki yana açarak, “Ama tanıştık,” dedi. “Artık biz senin hikayeni biliyoruz, sen de bizi tanıyorsun. Bize güvenerek kaçmamıştın ama artık birbirimize güveniyoruz. Ve birbirimizi yüz üstü bırakmayacağız.”

Kaşlarını çatıp Tanem’e döndü. “Ona kalacak bir yer bulmalıyız. Annem geldiğinde burada olursa çok kötü olur. En azından şu anda kontrol hala bizim elimizde. Bunu kullanalım.”

“Rüzgarları düşünüyorum,” diyen Tanem’in sesi düşünceliydi.

“Hayatta olmaz!” Kendi sesimi duyduğumda ben bile şaşırdım, hiç düşünmeden konuşmuştum. Ama başka bir evde, hele de birden fazla erkeğin olduğu bir evde kalmak beni dehşete düşürüyordu. Çocuklarla tanışmıştım, hepsinin de iyi insanlar olduğunu düşünüyordum ama…

Ama aynı evde kalmak…

Gözümün önüne amcamın bakışları geldiğinde unutmama faydası olurmuş gibi başımı iki yana salladım. “Hayatta olmaz Tanem.”

Tanem, hızlıca ayaklandı. Sanki ben itiraz ettikçe ona mantıklı gelmişti bu fikir.

“Bak,” derken bana doğru birkaç adım attı. “Hemen itiraz etme. Nefes, sana kalacak bir yer bulmamız gerek. Sokağa atacak değiliz seni.”

“Ben…” Ellerimi birbirine sürtüp ovuşturdum, alt dudağımı ısırdım, önüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve onu ikna edebileceğimi ümit ederek Tanem’in gözlerinin içine baktım. “Ben bir yer bulurum. Lütfen.”

“Nefes, bizim çocuklardan zarar gelmez.” Duru da ayaklanmıştı. Hatta Tanem’in aklına gelen çözüm ona da mantıklı gelmiş olmalıydı ki biraz da olsa kendine gelmiş, bize dönmüş, ciddi gözlerle bakıyordu. “Hepsiyle tanıştın zaten. Çekinmene gerek yok.”

Ece’yle göz göze geldim. Koltuğun önünde ayaktaydı, bana dikkatlice bakıyordu. Tanem’in fikrinin üstüne atlamadığı için bir ümit ona baktım, beni anlaması için yalvardım. Lütfen, dedim gözlerimle. Lütfen anla beni.

“Kızlar,” dedi Ece sakin bir sesle. “Nefes’in… Yani Nefes’i buna zorlayamayız. Bunu istememek için bir sebebi olabilir.”

Her daim hepsinden uçarı olan Ece’nin itirazı, kızları durdurdu. Tanem sanki bu, onun aklını başına getirmiş gibi duraksadı. Zihninde durumu biraz daha tarttığını görebiliyordum.

Duru’ya kısa bir bakış attı, ardından uzunca ofladı. Elini alnına koyup gözlerini bir an için kapadı. “Kızlar, burada bir orta yol mümkün değil. Ayten teyze geldiğinde Nefes burada olursa hepinizin annesine haber verir. Herkes Nefes’in kim olduğunu sormaya başlar. Açıklayamayız. Nefes’i biz tanıyoruz, güveniyoruz ama onlar tanımıyorlar.”

Ece başını usulca salladı. “Bazen yetişkinlere bir şey anlatmak gerçekten çok zor oluyor.”

“Eh, eğer Ayten teyze kesin geliyorsa, o geldiğinde de Nefes burada olmayacaksa geriye oldukça az seçeneğimiz kalıyor. Benim Nefes’i emanet edebileceğim kardeşimden başka kimsem yok. Sizin var mı?”

Ece de Duru da başını ağır ağır iki yana salladı.

“Tamam o zaman,” dedi Tanem, tane tane. Bir çocuğa anlatır gibi anlatırsa itiraz etmeyeceğimi zannediyor gibiydi. “Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rüzgar’ı arayacağım. Ona… senin Zeynep’in arkadaşı olmadığını…”

“Hayır!” diye böldüm lafını. “Orada kalacaksam bile Zeynep’in arkadaşı olmadığımı söylemene gerek yok ki! Bari kaçtığımı söylemeyelim.”

“Tamam da o zaman… yani seni ailelerimizden neden sakladığımızı sorgular. Zaten bir şeylerden işkilleniyor gibi hissediyorum. Rüzgâr uyanıktır. Sana zarar vermez, merak etme ama her şeye körü körüne inanmaz da.”

“Kızlar…” derken sesim ağlamaklıydı. “Ben… ben sizinle mutluyum. Hiçbir yere gitmek istemiyorum.”

O esnada hiç beklemediğim bir şey oldu. Duru tek bir adımda yanıma geldi ve kollarını boynuma doladı. “Merak etme,” dedi titreyen sesiyle. “Annem en fazla iki hafta kalır. Sonra hemen geri gelirsin. Sen bizim ev arkadaşımızsın artık. Öyle kolay kurtulamazsın.”

Ağlayacağımı anlayamadan bir gözyaşı damlası sol yanağımdan süzüldü. Hareketsiz kaldığını fark ettiğim ellerimi Duru’nun bedenine sardım. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.

“Ya siz salak mısınız…” diye ciyaklayan Tanem, ikimizden de beter bir şekilde ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağlarken ikimize bakıyor, Ece’ye bizi işaret ediyordu. “Bir de Duru salağı bu kıza ilk gördüğünde neler demişti…” Kelimelerin arasında hıçkırıklar duyuluyor, Tanem içini çekerek çocuk gibi ağlıyordu.

Duru ve ben ayrılırken başka bir hıçkırık sesi daha duyduğumda Ece’ye döndüm. “Ne ağlak karılarsınız…”

Ece burnunu çekti, birkaç hızlı nefes aldı ve tiz bir sesle ağlamaya başladı.

Salon dördümüzün de hıçkırıklarıyla inliyordu. Birbirimize bakıp salya sümük içinde hıçkırıyorduk ve kimse kendini durduramıyordu. Sanki senelerdir bu şekilde ağlamaya ihtiyacım varmış da onların yanında ağlamaya güç bulmuşum, içimdeki tüm hıncı döküyormuşum gibi hissediyordum.

Tam duracağımızı düşündüğüm esnada dış kapı açılıp kapandı, hemen ardından telaşlı adım sesleri duyuldu. “Kızlar?”

Zeynep salonun kapısına geldiğinde sırılsıklamdı. Dışarıda yağan yağmurun damlaları yağmurluğundan akıyordu, saçları da bir o kadar ıslanmıştı. Yuvarlak gözlüklerinin camlarından bile küçük su damlaları akıyordu.

Hıçkırıklarımız hala devam ederken o, gözlüklerini sakince ve usulca çıkardı, üstüne silip damlaları temizledi ve yeniden taktı. Görüşü şimdi netleşmiş olmalıydı ki önce gözlerini şaşkınca kırpıştırdı, ardından dudakları büzüldü.

“Neden…” Sesi inceldi, kısıldı ve gözlerinden ardı ardına yaşlar akmaya başladı. “Ağlıyorsunuz…”

O da ağlamaya başlayınca Tanem iyice içlenerek hıçkırdı. Kendini durdurmak istiyormuş gibi derin bir nefes aldı, burnunu koluna sildi ve gözyaşlarının arasında bana dönüp, “Birimiz ağlamaya başladığı zaman duramıyoruz…” diye açıkladı. Ama cümlenin sonunu bile getiremeden sözcükleri mırıltılara dönüştü.

“Sizi çok seviyorum şapşallar,” Ece birkaç adım attıktan sonra Duru’yu ve Tanem’i kollarından çekiştirip kendine sarılmaları için zorladı. Kızlar ona sarılırken Duru, diğer koluyla beni çekiştirdi ve bu garip kucaklaşmanın arasında buldum kendimi. Kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmadan Zeynep koşar adım yanımıza geldi ve kendini Ece’yle Tanem’in arasına attı.

Kurduğumuz çemberin ortasında mızırdanmalar, hıçkırıklar, inlemeler yankılanıyordu.

“Salak mısın, beni ıslattın…” derken Tanem’in sesi incecikti.

“Ne yapsaydım, sarılmasa mıydım…” Zeynep, neler olduğunu bilmemesine rağmen hüngür hüngür ağlıyordu.

“Tabii ki sarılacaksın sersem…”

“Zeynep, bu akşam annem geliyor…” Son kelimeyi söylerken sesi titreyen Duru, bağıra çağıra ağlamaya başladığında sol elimle sırtını sıvazladım.

“Ben gideceğim o yüzden!” derken sesim isyankardı. “Ama sizi çok seviyorum…”

Herkes bir yandan oflarken, sızlanırken hıçkırıklar yavaş yavaş azaldı. Burnumuzu çekerken gözyaşlarımız ağır ağır kurudu. Sakinleştikten sonra bile bu beş kişilik garip kucaklaşmayı dakikalarca bozmadık.

Ancak Ece, “Ne drama queen kızlarız ya!” diye isyan ettiğinde hafifçe geri çekildik. Kısa kısa birbirimizle bakıştık ve aniden, sanki sözleşmiş gibi kahkahalarla gülmeye başladık.

Kucaklaşmanın anlamını o gün öğrendim. Kucaklaşmak, bir öteki gülebilene dek onu sıkı sıkı tutmak demekti.