6 – Teselli

Bodrum kat o gün sakin ve fısıltılarla doluydu. Çoğunluk dosyayı inceliyor, gelecek turne programı için program yapmaya ve fikir üretmeye çalışıyordu. Can Güneş’e, en yoğun dönemde bu evde kaldıklarını, yukarıdaki odalarda yataklar olduğunu anlatırken Güneş, o sabah yine nasıl ter ve gözyaşı içinde uyandığını düşünüyordu. İnsanların onu o şekilde görmesinden nefret ediyordu, birinin onu uyurken izlemesinin düşüncesi bile genç kadını rahatsız ediyordu. Güneş kendinde değilken dış dünyada, tamamen kendinde olan birinin ağlayan, terleyen, bilmediği bir şeylerle boğuşan genç kadını izleyebildiğini düşünmek ona kendini güçsüz ve savunmasız hissettiriyordu.

Başını iki yana sallayarak dikkatini toplamaya çalıştı. “Ev o kadar büyük mü ki?”

“Herkesin bir odası yok tabii ama ev epey büyük. Benle Ömür, Anıl’la da Mert bir odada kalıyor. İpek ve Yağmur birlikte kalıyor, Destan’sa tek. Aslında şu ana dek hep bundan şikâyet edip duruyordu. Başka boş oda yok, o yüzden sana bir yatak bulup Destan’ın odasına koyarız. Olur mu?”

“Tabii ki. Ankara’da nerede kalıyorsunuz?”

Can cevaplamak için ağzını açtı ama bir an duraksadı. Kadının bal rengi gözlerine özür dilercesine baktı. “Aslında Yağız ayarlıyor.”

Güneş bir an bunu unuttuğu için kendine hayret etti. Elbette Yağız ayarlıyordu. Mezun olduğu günden beri babasının yanında çalışıyordu ama aynı zamanda menajerlik de yapıyordu. Elindeki en büyük iş ise her zaman Çimen olmuştu. Onların oyunlarını, sahnelerini, kalacakları yerleri hep Yağız ayarlardı.

Kendine olan hayretinin dışarı az da olsa yansıdığını fark edince kendini toparladı ama aynı zamanda Can’ın ona hissettiklerini toparlaması için zaman verdiğini fark ederek daha da şaşırdı. Adamın içini rahatlatmak için hafifçe gülümsedi, böylece Can devam etti. “Orada böyle bir ev yok. Yani aslında var ama böyle büyük değil, sadece çalıştığımız bir sahnesi var. Kalacak yer olarak Yağız genelde bir otelle anlaşıyor.”

Doğru ya, diye düşündü Güneş. Çimen uzun yıllardır, bir zamanlar Yağız’ın küçük bir sahne, dediği o sahneyle anlaşırdı. Birbirlerini benimsemiş sayılırlardı, Yağız’ın babası Ali Bey Çimen’i çok severdi, bu bir nevi tutku meselesiydi. Yağız içinse yalnızca bir işti.

Aniden grubun düğünde olup olmadığını merak etti, bu ihtimal daha önce aklına hiç gelmemişti. Yağız’la çok uzun zamandır tanışıyorlardı. Yağız için değilse bile babasına olan saygılarından, hepsi değilse bile birkaçı gelmiş olmalıydı. Bu düşünce Güneş’in canını öyle sıktı ki Can’ın onu izlediğini fark etmeden kaşlarını çattı.

Bu eve adım attığından beri Yağız’ın olmadığı, Yağız ve Güneş’in bir felakete dönüşen düğünlerinden bihaber insanların arasındaymış gibi hissetmişti. Şimdi fark ediyordu ki bu ona bir parça özgürlük de sağlamıştı. Hiç kimse ona öcü gibi bakmıyor, hareketlerini yadırgamıyor, her beş dakikada bir iyi olup olmadığını sormuyordu. Düğününü ve damadını terk eden o kadın gibi hissetmekten kısa bir süre de olsa kurtulmuştu. Oysa şimdi fark ediyordu ki bunu düşünmüş olması bile aptallıktı. Her şeyden önce Çimen’in Güneş’in hayatına girmesini sağlayan kişi Yağız’dı. Elbette o ve izleri her yerde olacaktı.

Can, onu daldığı düşüncelerden çıkarmak için boğazını temizleyip hafifçe ellerini çırptı. Kardeşini kaybetmiş olmanın verdiği o acıyla hayatı bir ucundan tutamamış, üniversite dahi okumamış olabilirdi, birçok şeyden de anlamazdı ama hayatı boyunca insanları gözlemlemişti. İnsanları anlardı.

“Sana evi gezdirelim madem öyle.” Aniden ayağa kalkınca bodrumdaki tüm gözler ona döndü. Mert ve Destan bir köşede Elma Şekeri’nin tekstine bakıyordu, İpek yeni yazmaya başladığı bir oyun konusunda Anıl ve Yağmur’la konuşuyordu. Ömür, sahnenin kenarına oturup ayaklarını sallandırmış, Kaçak’ı okuyordu.

Can, kaşlarını çattı. “Ne yapıyorsun sen?”

“Madem Kaçak hakkında bir karar vereceğiz, şöyle bir göz atayım dedim.”

“Çok profesyonelce.” Sesindeki alay Güneş’i eğlendirdi. “Madem boş duruyorsun, Güneş’e evi gezdirir misin, lütfen?”

“Doğru!” Destan’ın aniden sesini yükseltmesiyle herkes ona döndü. “Güneş’e evi neden gezdirmedik ki?” Saatini kontrol etti. “Ömür, sen Güneş’e evi gezdir. Ben de dışarıdan yiyecek bir şeyler söyleyeyim. Bugün daha çok işimiz var.”

Güneş, istemeyebileceğini düşünerek içinde bir korkuyla ama tamamen ifadesiz bir yüzle Ömür’e döndü. Grubun belki de en sessiz sakin insanı Ömür olabilirdi, en azından Güneş’in şimdiye dek gördüğü kadarıyla. Güneş’le o kadar nadir doğrudan konuşuyordu ki Güneş, adamın bu işi geçiştireceğinden bir şekilde emindi.

Fakat Ömür, bunun Güneş’i ilk şaşırtışı olmayacağını hiç bilmeden ayaklandı, bu her gün yaptıkları bir şeymiş gibi ağır ve rahat hareketlerle merdivene yürüdü. Kısa bir an için Güneş’in önden geçmesini yemyeşil gözlerini kızın şaşkın gözlerine sabırla ve beklentiyle dikerek bekledi.

Güneş, vücudundaki tüm kaslar gerilirken Ömür’ün önüne geçti ve merdiveni tırmanmaya başladı. Büsbütün garipti bu adam. Soğuk denemezdi, öyle etrafına bir buz dağını andıran insanlara benzemiyordu. Belki bir vadiye benzetilebilirdi daha çok. Issız, sessiz, dağların arasında, gizlenmiş. Bakmadan görmek mümkün değildi. Bazen bakarak dahi çözmek mümkün olmayabilirdi.

Merdiveni bitirip salona girince Ömür, “Burayı biliyorsun zaten.” Diye mırıldandı sakin bir sesle. “Genellikle bu büyük sofrada, iki arada bir derede yemek yeriz. Destan herkesin aynı anda toplanması için uğraşır ama hiç başarılı olamaz. Bir anlık mola veren gelip sofrada her ne varsa ayaküstü atıştırır… Şu koltukları ikinci elciden, grubu ilk kurduğumuz zamanlar almıştık. Bu eve ilk o eski püskü eşyalar girdi.”

Bunca zamandır ilk kez Güneş’le bu kadar çok ve bu kadar kesintisiz konuşuyordu. Güneş, şaşkınlığını kendine saklayarak ifadesiz bir yüzle başını sallamakla yetindi. Ömür, bu kez öne geçerek evin ikinci katına çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. Bir yandan da konuşmaya devam ediyordu. “Bahar aylarında genelde burada oluyoruz. Çoğunlukla nisan sonrası İstanbul’da oynarız. Çok yoğun çalıştığımız dönemler oluyor, bazı akşamlar kimsenin eve gidecek hali kalmıyor. O yüzden birkaç yıl önce yatakları da ucuzundan alıp yerleştirdik.”

Söyledikleri Can’ın anlattıklarının bir tekrarı olsa da Güneş bunu dillendirmedi. “Kimin evi burası?”

Bu soru, Ömür’ü ilk odanın girişinde duraksattı. Kapıyı açarken, “Destan’ın.” dedi. “Evin bodrumunu bu hale getirmek de onun fikriydi. Ev hepimizinmiş gibi davranmaya bayılır.”

Odalarda görülecek çok bir şey yoktu. Tıpkı Can’ın anlattığı gibi çift kişilik odalar, dekorasyondan uzaktı. Yataklar ve yanlarına bir tane eski komodin konmuştu. Birinde dolap, diğer üçünde şifonyer vardı ama kimsenin kalıcı olarak burada kalmadığı belliydi.

Gezdikleri son oda, bir yatağın olduğu tek odaydı. Etraf toz tutmuştu, perdeler solmuştu. Destan’ın odası olmalıydı.

Güneş odada alelade yürürken “Uzun zamandır burada kalmadığımız için odalar pis biraz. İstanbul’a dönmeden önce genelde temizlettiririz.” diye açıklıyordu.

Bir süre sessizlik oldu ama Güneş gözlerini adamın gözlerinden ayırmadı. Ömür elleri ceplerinde, kapının pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış, kıza bakıyordu. Siyah saçları kısa süre önce üçe vurulmuş da yeni yeni uzuyormuş gibi görünüyordu. Güneş o an fark etti ki Ömür muhtemelen saçlarını hep kısa kestirmek zorunda kalıyordu. Kaçak için.

Belki de artık saçlarını uzatabilirdi. Kaçak oynamazlarsa.

Sessizlik uzayınca Ömür gözlerini kaçırıp odaya bakındı. “Senin için buraya bir yatak daha alırız muhtemelen. Kolayca sığar.” Odadaki diğer iki yatağı işaret etti. “Bunları kenara çekersek…”

Ömür’ün bu kadar kolay bahar aylarından bahsetmesi Güneş’in içinde bir yerleri oynattı. Depremden ziyade, heyecandan sarsılır gibi oynattı. Güneş, bahar aylarında bu ekiple olmak isteyeceğini net bir şekilde biliyordu, fikrinin değişmeyeceğinden de adı gibi emindi. Ama Ömür nasıl bu kadar emin olabilirdi? Kendini tutamadı ve “Deneme sürecindeyim sanıyordum.” diye sordu.

Ömür, kaçamak bir cevap verecekti ama sonra, doğruyu söylemeye karar verdi. Omuzlarını kaldırıp indirdi küçük bir çocuk gibi. “Sen kendinden emin görünüyorsun. Ben neden şüphe edeyim ki?”

Bu cümlenin getirdiği hayret dalgasıyla Ömür’ün gözlerine bakakaldı. Her şeyden önce kendinden emin olduğunu biliyordu ama bunu dışarı yansıttığını düşünmüyordu. Hem sonra, o kendine vazgeçmeyeceğine dair güveniyordu, başarılı olabileceğine dair değil. Mert yarın, ‘Güneş, hata etmişiz. Biraz daha tecrübeli olmalıydın.’ dese Güneş hiç şaşırmazdı.

Bir şeyler söylemek, belki sormak istedi ama bir türlü doğru kelimeleri düşünemedi.

Aşağıdan yükselerek evin içini dolduran zilin sesini duyunca Ömür yaslandığı duvarı terk edip odanın kapısını açtı. Bu acelesinin nedenini “Bizi beklerler.” Destan pizza veya öyle bir şey söylemiş olmalıydı.

Güneş edecek başka tek kelime bulamayınca “Teşekkürler.” dedi. Ömür’ün yanından geçip merdivenlere yöneldi. “Gezdirdiğin için.”

“Ne demek.”

Güneş önde, Ömür arkada merdivenlerden inmeye başladıkları anda hissetti genç kadın kötü bir şeyler olacağını. Belki bir deprem, belki bir fırtına, en aşağı bir kasırga… Bozulmuş hava sanki yüzüne çarpıyordu, böylece hissetti attığı her adımda bir kötülüğe yürüdüğünü.

Kimin geldiğini ilk gören Güneş oldu. Düşmekten korkar gibi sol eliyle tırabzana tutunup zemine üç basamak kala hayretle durdu. Karşıdaki koltukta Can’ın yanında Yağız oturuyordu, henüz Güneş’i görmemişti. Yağız’la birbirlerine dönmüş, konuşuyorlardı.

Güneş’in hissettiği hayret dalgasıysa ilk Ömür’e çarptı. O durunca Ömür de durdu ve bir ona, bir Yağız’a bakarken hiç farkında olmadan kaşları çatıldı. Güneş’ten haber getiren Yağız’dı belki ama gruptaki herkes bu konuda çekimserdi. Hiç kimse Yağız’ı buraya çağırmamıştı. Ömür aralarından kimsenin bunu yapmayacağını biliyordu, böyle ihtilaflı bir konuda kimse fevri davranmazdı.

Durumu kurtaracak bir şeyler düşünmeye çalıştı. Bunun yalnızca bir adım önünde duran Güneş için her nasıl ve nedense önemli olduğunu hissedebiliyordu ama genç kadının tam olarak ne istediğini bilmesine elbette imkân yoktu. Yüzleşirse mi iyi hissedecekti kendisini, kaçarsa mı?

Her halükârda, yukarı geri çıkmaları için çok geçti, muhtemelen fark edilirlerdi. Birbirlerini görmemeleri imkânsızdı. Sonunda, aklına gelen tek pratik çözümü uygulamaya geçirdi.

Güneş’i kolundan tutup nazikçe kenara çekti ve yanından geçip ilerledi, içeride, mutfakta olduğunu umduğu Destan’a seslendi. Salondan mutfağa doğru acele adımlarla yürüdü. Peşine takılan Destan’ın enerjisi ve hareketliliği dikkatleri dağıtır, durumu hafifletirdi.

Ömür farkında değildi, belki de hiç bilmeyecekti ama Güneş hızlıca giden adamın ardından bakakaldı. Gözleri Yağız yerine, Ömür’ün kaybolup gittiği boş kapıda takılıp kaldı gözleri. Ömür, kolundan tutup yanından geçmek dışında hiçbir şey yapmamıştı ama bir şekilde Güneş’in hissettiği bundan fazlasıydı. Ne bir söz söylemişti ne başka bir şey. Öyle ki kolunu tutuşunda dahi güç verebilecek bir tavır yoktu.

Sakin ol. Her şey düzelecek. Merak etme. Önemli değil. Dik dur. Sakin kal, yeter.

Nasıl, bir müddet arkasında durup sonra yanından geçişinde tüm bu sözlerden çok daha teselli edici bir hal gizli olurdu?