5 – Her Şey Daha İyi Olacak

Destan Lal, grubun annesi olmakla övünürdü ve buna yaraşır bir şekilde her sabah evi o açardı. Ertesi sabah genç kadın, hep yaptığı gibi Çimen Evi’nin kapısını açarken Güneş’in ne zaman geleceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Bu konuda herkesin belli bir tarzı vardı. Ömür, değişkendi. Destan’la konuşmaları gereken özel bir konu varsa veya onunla vakit geçirmek istiyorsa mutlaka erkenden gelir, onunla kahvaltı ederdi. Mert, dakikti. Destan’la vakit geçirmek istiyorsa bile bir önceki akşam mutlaka haber verir, bir saat söyler ve yine tam olarak söylediği saatte orada olurdu. Anıl, İpek ve Yağmur evleri yakın olduğu için birlikte gelirdi ve genelde Ömür’den sonra, Mert’tense önce gelirdi. 9’da başlayacağız dendiyse, 8.50 gibi. Can ise her zaman söylenen saati beş dakika geçirerek gelirdi ki bu da mantıklıydı. Yalnızca Destan değil, herkes Can’ın sonra geleceğini ve içlerinden herhangi biriyle baş başa kalmaya cesaret edemeyeceğini bilirdi.

Kapıyı kapatacakken Ömür’ün arabayı park ettiğini gördü. Yıllardır kullandığı beyaz Corolla’sı ilk günkü gibi yeni görünüyordu. Bir kere bile kaza yapmamıştı ve arabasına da her eşyasına olduğu gibi gözü gibi bakardı. Destan kapıyı kapatmadı ve Ömür’ün arabayı park edişini seyretti. Adam, arabayı iki hamlede ustalıkla yerine çektikten sonra arabadan indi. Uzun boyu, üzerindeki siyah ceketi ve gözlerindeki siyah gözlüğü ile bir jönden farksız görünüyordu. O arabanın kapısını hafifçe kapatırken, diğer kapı Destan’ı şaşırtarak açıldı ve kızıl saçları bir alev topunu andıran suratsız bir genç kız arabadan indi.

İrem Ardıç, abisi Ömür Ardıç’tan on iki yaş küçüktü ve onun, Ömür’ün kardeşi olduğuna inanmak imkânsızdı. Kızıl, düz saçları beline dek asi bir şekilde uzanır, aynı renk kaşları genellikle çatılı olurdu. Genellikle durgun ve hüzünlü olan havasıyla etrafta dolaşır, yalnızca sessizliği ile gürültü çıkarırdı.

Yalnız İrem’in genişçe gülümsediği o nadir anlardan biri de Destan’la olduğu anlardı. Bu yüzden arabadan iner inmez sırtında okul çantası ve elinde romanıyla Destan’a dönüp genişçe gülümsemesi ve koşar adım kadının yanına gelmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

Destan bir çırpıda yanına ulaşan kızı sıkı sıkı sardı. “Birileri beni özlemiş!”

Ömür, ikisinin bu haline gülerken daha ağır adımlarla yanlarına geldi. “Sabah beni erkenden kaldırdı. Zorla. Kendin git dedim, yolda vakit kaybedemem, sen götür dedi.” Bir yandan başını ‘böyle de olmaz ki‘ dercesine iki yana sallıyordu.

Destan kapıyı kapatıp önlerinden mutfağa yürüdü. “Geçin bakalım. Aferin sana. İkinizi de çok özlemişim, işte böyle İrem! Ömür efendi gelmek istemese de kolundan tutup sürükleyerek getirmelisin!”

Ömür, İrem’e sessizce durmasını işaret etti, belli ki alması gereken bir gönül vardı. Gerçi Destan ona darılmazdı ya, nazlanmayı severdi. Kolunu kadının omzuna attı. “Seninle kahvaltı etmek, favori aktivitelerim listesinde…” Destan gülümsedi, Ömür hınzırca devam etti. “Yüzüncü sırada biliyorsun. Asla kaçırmam.”

Destan, Ömür’ün koluna hafifçe vurup adamı kendisinden uzaklaştırdı. “Bak ya!”

İrem’e göre, Destan ve Ömür’ün arkadaşlığı başka kimsenin sahip olamayacağı bir dostluk şekliydi. Başka hiç kimseyi böyle görmemişti. İrem kendini bildi bileli, Ömür ve Destan birbirinden hiçbir koşulda ayrılamayan iki insandı. Hiçbir zaman bir abisi varmış gibi hissetmemişti, kendini bildi bileli bir abisi, bir de ablası vardı. “Tamam!” derken ikisini ayırıp yerlerine oturttu. “Şimdi ben çayları dolduruyorum, siz de bana odaklanıyorsunuz! Küçük kardeşi dışlamayı bırakın!”

Böylece ikisi gülüşürken İrem söylediğini yaptı, çayları doldurdu ve hemen Destan’ın yanı başına oturdu. “Evet, Destan Sultan sendeyiz! Güneş olayını acilen öğrenmem lazım ama abim her zamanki gibi ketumluk ediyor. Lafları cımbızla alıyorum ağzından.”

Destan, mevzu şimdi anlaşıldı dercesine kaşlarını kaldırıp başını salladı. Bir yandan dışarıdan almış olduğu poğaçalardan tırtıklarken bir yandan İrem’e döndü. Muhtemelen kızın çok vakti yoktu, okula yetişmesi gerekecekti ve onun, Çimen hakkında bir konuda dışlanmış hissettiğinde nasıl mutsuz olduğunu iyi biliyordu. Bu yüzden, dalga geçmeyi bıraktı. “Neler biliyorsun?”

İrem, “Güneş diye biri olduğunu?” derken Ömür’e kötü kötü bakıyordu.

Destan, “Sen hatırlamazsın,” diye başladı. “İki yıl önce Güneş’i sahnede izleyip çok sevmiştik, sonra da kendisine ulaşmıştık. Güneş de inanılmaz sıcak bakıyordu. Sonra ne oldu anlamadık, vazgeçti. Aniden. Başka, daha büyük bir gruptan teklif aldığını sandık ama adını da hiçbir yerde duymadık. Tabii geçen ocağı saymazsan…”

“Ne oldu ki?”

Destan, Ömür’e kısa, sıkıntılı bir bakış attı. “Güneş, Yağız’ın sevgilisiymiş.”

“Hani şu… Kadıköy’de oynadığınız sahnenin sahibinin oğlu? Benim bildiğim Yağız Abi?”

Destan başıyla onayladı, kısa bir sessizlik oldu. Sonra İrem, olayları bağdaştıramayınca aklına gelen tek ihtimali dillendirdi. “Yani? Şimdi evlendiği için bir düzen kurmuş, hazırmış ve gruba mı katılmak istiyormuş?”

“Hayır. Geçen Ocak’ta düğünlerine gittik. Aslında çok garip. Güneş Yağız’ı terk etti düğünde. Yani düğün olmadı zaten. Garip olan da o. Düğünden aylar sonra Yağız aradı, Güneş’in bizimle konuşmak istediğini söyledi. Mert de tabii ki kabul etti. Sonra Güneş’le haberleştik ve Güneş bu kez tamam dedi. Dün başladık.”

“Ama Yağız Abi, kendisini terk eden bir kadına neden yardım etmeye çalışıyor? Manyak mı bunlar?”

“Ben de aynen öyle dedim.” Bir an durdu, sonra derin bir nefes alıp İrem’e bir bakış attı. “Ama eminim bir açıklaması vardır. Olayların iç yüzünü bilemeyiz.”

İrem, başını duyduklarını sindirmeye çalışırken ağır ağır salladı, hemen ardından kaşlarını çatıp aniden sesini yükseltti. “Bir insan bir insanı neden düğününde terk eder ki?”

Destan bilmediğini gösterircesine iki elini yana açtı. Aslında herkes Destan’ın oldukça gözlemci, insan sarrafı biri olduğunu söylerdi ama Destan’a göre Güneş hiç de bunu yapacak biri gibi durmuyordu. Bu, elbette yalnızca bir ilk izlenimdi. Bu yüzden Destan yalnızca, “Olayların iç yüzünü bilemeyiz.” dedi.

Birini terk edip gitmek zaten yeterince kötüydü.

Bir de bunu öyle bir günde yapmak için iyi bir nedeni olmalıydı.

*

İrem, Çimen Evi’nden çıktıktan sonra hızlı adımlarla okula yöneldi. Okul kendi evine uzak olmakla birlikte Çimen Evi’ne o kadar yakındı ki on beş dakika ağır ağır yürümesi yeterliydi.

Oraya ne zaman Çimen Evi dese, Ömür onu düzeltir ve böyle dememesi gerektiğini söylerdi. Ömür’e ve diğer Çimen üyelerine göre o ev Destan’ındı ve hepsininmiş gibi davranmak, Çimen’inmiş gibi davranmak Destan’dan istenmemesi gereken bir şeydi. Bunu teklif eden kişi Destan olsa bile.

İrem, Ömür’ün onu düzelttiği birkaç seferden sonra Çimen Evi demeyi bırakmıştı, tabii sesli olarak. Kimse içini duyamazdı ya. Kim ne derse desin, herkes biliyordu ki orası Çimen Evi’ydi. Tüm mazisi ve yaşanmışlıklarıyla.

İlk derse dek, genellikle yaptığı gibi kitap okuyarak oyalandı. Elinde sürükleyici, fantastik bir kitap vardı. Ders başlayınca ise dinleyeceğinden değil ama hocaya olan saygısından, kitabı kaldırıp defterini çıkardı. Genellikle not alamayacak kadar uzaklara dalıp giderdi ama önünde bir defter olması azarlanma ihtimalini ciddi oranda düşürürdü.

Dikkatini pencereden oldukça güzel görünen dış dünyadan alıp tahtaya çevirdi ve gözlüklü kadının anlattıklarına odaklanmaya çalıştı. Gözlüğü bir iple boynuna asılıydı ve İrem, kadının yüzündeki kırışıklıkları en arka sıradan bile görebiliyordu. Boyu biraz kısaydı ve oldukça da kiloluydu. Aslında öğrencilerin canına okuyacak bir öğretmen gibi duruyordu ama Meltem hoca, bu okulda en sevdiği hocalardan biri olabilirdi. Dersini çok güzel anlatırdı ve öğrencilerine değer verirdi.

Kadın, tahtadaki fizik problemini işaret ederken, “Cevabı bekliyorum.” diye seslendi. Tahtada dersin başından beri anlattığı konuyla alakalı, çok da zor görünmeyen bir soru yazılıydı. İrem, kalemini eline almadan önce karşı duvardaki saate göz attı; dersin bitmesine dört dakika kaldığını görmesine rağmen çözmeye başladı.

İşlemleri bitince bir an kendi cevabına, hemen sonra sınıfa baktı. Kimseden çıt çıkmıyordu, aslında kimsenin uğraştığını da düşünmüyordu. Kendi kendine, cevabına bakarken “On altı.” diye mırıldandı.

Arkasına yaslanıp başını tekrar sol yanında duran pencereye çevirdi ve sonra onu duydu. O pes, biraz boğuk ve genizden gelen erkek sesini.

“Hocam, İrem on altı dedi. Duymadınız mı?”

Ne olduğunu anlayamadan başını bir çocuğa bir hocaya çevirdi. Miraç, sınıfın öbür köşesinde, tıpkı İrem gibi en arka sırada oturuyordu. Sınıfın öbür köşesinden İrem’in mırıltısını nasıl duyabilmişti?

Dahası, bunu neden sesli olarak dillendirmişti?

“Duymamıştım! Aynen öyle, on altı. Çok güzel, İrem. Nasıl yaptığını arkadaşlarına da göster bakalım.”

Meltem Hoca, parmaklarının arasındaki tebeşiri İrem’e doğru davet edercesine uzattı fakat o esnada çalan zille birlikte sınıf saniyeler içerisinde boşaldı. Hoşgörülü kadın sınıfın bu haline bakıp küçük, bilmiş bir tebessüm takındı. Bir an için İrem’e bakıp takdir edercesine gülümsedi, sonra da eşyalarını toparlayıp sınıftan çıktı.

Hoca çıkar çıkmaz genç kız şaşkın ve öfkeli bakışlarını sınıfın diğer ucuna dikti. Böyle bir müdahaleyi neden yapmıştı? Miraç, sınıfın diğer ucunda, kızın öfkesinden bihaber oturmuş sıra arkadaşıyla konuşuyordu, sırtı İrem’e dönüktü. Belli ki yalnızca bir an, sınıfın sessizliğinde İrem’in sesini duymuş ve öylesine söyleyivermişti.

İrem yine de kendini, Miraç’ın sırtına son bir kez bakıp kaşlarını çatmaktan alamadı. Sonra omuzlarını silkip sırasının üzerine hırkasından mini bir yastık yaptı ve kısa sürede uyuyakaldı.

*