Uyurken zorlanacağımı ve bu yabancıların evinde uyumamın asla mümkün olmadığını düşünüyordum. Fakat Tanem çarşaflara elimi sürmeme bile izin vermeden yatağımı yaptıktan sonra ben yatağın içine girene dek bekledi ve sonra, şefkatli bir tavırla pikeyi üzerime örttü.
“Senin için uzun bir gün olmuştur,” dedi. “Hiçbir şeyi düşünme ve uyu. Yarın bir hal çaresine bakarız.”
Bu sözler, üzerimde bir büyü etkisi yapmış olmalıydı çünkü sanki o odadan çıkar çıkmaz uyuyakalmıştım. Otobüste gece hiç uyumamış olmamın da etkisiyle yorgun düşmüş olmalıydım.
Uyandığımda hava çoktan aydınlanmıştı. Duvardaki saat dokuz buçuğu gösteriyordu. Çok erken uyanmaya alışıktım, bu kadar geç uyanmak bana bir şeyler kaçırmışım gibi hissettirmişti ama kendimi tamamen dinlenmiş hissediyordum. Hatta sanki iki gün öncesine kadar var olmayan yepyeni biri yapmıştı bu uyku beni. Kaçmadan önceki Nefes’i uzakta, kendimden çok uzakta hissediyordum. Onu o küçük şehirde ölmeye bırakmıştım ve ben, burada yepyeni biriydim.
Doğruldum, salonun camını açıp derin bir nefes aldım. Masmavi gökyüzünü, parlak ışıklarıyla yavaş yavaş güçlenen güneşi izledim, aşağıdaki caddenin sessizliğini dinledim biraz. Bugün günlerden pazardı, şehir yeni yeni uyanıyor olmalıydı.
Yatağımı toplayıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra ne yapacağımı bilemeyerek etrafa bakındım. Ev tamamen sessizdi, kızlar hala uyuyor olmalıydı.
Onlara bir şekilde teşekkür etmeliydim. Bugüne kadar benim için kimsenin yapmadığı kadar büyük bir iyilik yapmışlardı bana. Sessiz adımlarla mutfağa geçtim, etrafı karıştırdığım için kızmayacaklarını ümit ederek dolapları ve buzdolabını yavaşça karıştırdım.
Yufkaları yoktu, börek yapamazdım ama poğaça yapmak için tüm malzemeler yeterliydi. Üzerine çok fazla düşünmeden mutfağın kapısını yavaşça kapattım ve malzemeleri karıştırıp hamuru mayaladım. O mayalanırken patatesli yumurta için patatesleri soydum, kahvaltılıkları çıkardım ve mutfaktaki masayı temizleyip güzel bir sofra kurmaya başladım.
Poğaçayı yoğurduktan sonra fırının içinde bulduğum tepsiye dizdim ve tekrar fırına yerleştirdim.
Evi inleten çığlığı, fırını çalıştırmak üzereyken duydum. Kalbim göğsümü dövercesine hızlandı, gözlerim şokla açıldı ve ilk yaptığım şey birinin tehlikede olduğunu hissedip mutfaktan derhal çıkmak oldu.
Ses salondan gelmişti. Attığım birkaç adım sonrasında gördüğüm manzara şuydu; dünkü Harry Potter gözlüklü kız kucağında sarman bir kedi tutuyor, bir yandan da pencereyi kapamaya çalışıyordu. Beni gördüğünde ağlamaklı bir sesle, “Sen delirdin mi?” diye sordu. “Az kalsın düşecekti.”
Kediden bahsettiğini, bir eliyle kediyi okşadığını fark ettiğimde anladım. Titreyen elimi sanki beni koruyabilirmiş gibi aramıza koydum. “Ben… bilmiyordum ki…”
“Ne oluyor burada ya sabah sabah?”
Tanem’in sesini duyduğumda arkama döndüm. Tanem üzerinde kendine üç beden bol gibi görünen bir şort ve kısa kolluyla kapının koluna yaslanmış, gözlerini ovuşturuyordu.
Adını hala bilmediğim kız burnunu çekti. “Bu kız camı sonuna kadar açık bırakmış.”
“Sen de dün hiçbir şey söylemeden gitmek yerine kedin olduğunu ve camlara dikkat etmesi gerektiğini söyleseydin o zaman, geri zekalı. Kıza adını bile söylemeden geçip gitmeyi biliyorsun tabii.”
Gözlüklü kız, bakışlarını kaçırıp koltuklardan birine oturdu, kedi o oturur oturmaz kucağından kaçıp etrafta dolanmaya başladı. Dev gibi bir kediydi. Boyu çok uzundu ve öyle büyük bir göbeği vardı ki Garfield’a benziyordu ama onun aksine bu kedinin bal rengi gözleri vardı.
Adı Garfield olabilir miydi?
Gözlüklü kız koltuklardan birine oturdu. “Evet, tamam… Bloom’u öyle görünce çok korktum, pardon… Ben Zeynep.”
Başımı salladım. “Sorun değil, özür dilerim. Sadece ev havalanırsa iyi olur demiştim. Bilsem açmazdım.”
Zeynep başını hafifçe sallarken Bloom, ki bence kedi için garip bir isimdi, ayaklarıma sürünmeye başladı. İrkilerek birkaç adım geri kaçtım, Zeynep gelip kediyi kucakladı. “Korkar mısın,” diye sordu.
Omuz silktim, kediye tedirgin bir şekilde baktım. “Emin değilim. Sanırım sadece alışık değilim…”
“Bloom sakin bir kedidir,” dedi Zeynep, kedinin turuncu kafasını okşarken. “Ama şimdilik odaya götüreyim.”
O gidince Tanem’le birbirimize gergin bir şekilde gülümsedik. Uykusunu almış ve dinlenmiş görünüyordu. Yüzündeki gerginliğin sebebini merak ettim. Beni eve aldığı için pişman olmuş olabilir miydi?
“Merak etme,” dedim birden. “Birazdan gideceğim.”
Bu söylediğimle irkildi, kaşları havalandı. “Öyle bir şey demedim ben.” Derin bir nefes aldı. “Önce kahvaltı edelim. Sonra… konuşuruz.”
Kahvaltı dediği anda, mutfakta yarım bıraktığım her şeyi hatırladım. “Ah!” dedim. “Size kahvaltı hazırlıyordum.”
Alelacele mutfağa geçerken Tanem’in arkamdan geldiğini hissettim. Ona hiçbir şey söylemeden poğaçaları fırına verdim ve zaman ayarını kurdum. Ardından doğradığım patatesleri tavaya aldım ve altını hafifçe kıstım. “Ne yapabilirim diye baktım ve bunları buldum… Umarım kızmazsın.”
Aynı anda Tanem’in karnından gelen gurultu, aramızdaki sessizliği doldurdu. Bu, bir anlığına ikimizin de gülmesine neden olsa da Tanem, hızla ciddileşti. “Nefes, ben sana… yani bunu yapmana gerek yoktu. Bir şey yapmana gerek yoktu.”
Başımı aceleyle iki yana salladım. “Bir şekilde teşekkür etmem gerekiyordu.”
“Bir karşılık beklediğim için evimi açmadım sana. Lütfen.”
Onunla göz göze gelmekten kaçınarak patatesleri karıştırdım, omuz silktim. Böyle bir iyiliğe karşılık vermek istememem bana göre olası bile değildi. Hatta bir an önce kahvaltı etmek ve kendimi bu evden dışarı atmak istiyordum. Kalacak yerim yoktu belki ama onu daha fazla zor durumda bırakmam da doğru değildi.
Beni ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki daha fazla ısrar etmedi ve sofrayı hazırlamaya koyuldu. Benim çıkardığım kahvaltılıkların bazılarına eklemeler yaptı, ekmeği çıkardı ve bardakları yerleştirdi.
Adını hala öğrenemediğim diğer kız kapıdan girdiğinde, poğaçaları fırından çıkarıyordum.
“Bu mükemmel koku gerçekten bizim mutfağımızdan mı geliyor arkadaşlar?”
Şaşkınlığı beni gülümsetti. Ben tepsiyi tezgâha koyar koymaz elini uzattığında, bir refleksle eline uzandım. “Dur,” diye uyardım. “Çok sıcak!”
Güldü ama beni dinlemedi. Eli yanarak bile olsa poğaçalardan birini aldı ve masadaki tabaklardan birine hızla bıraktı. “Sıcak, sıcak, sıcak!”
Boş bir tabağa poğaçaları dikkatle almaya başladım. “Söylemiştim.”
Kıkırdadı. Alaycı bir ses tonuyla, “Tamam anne,” diye mırıldandı son heceyi uzatarak.
Yaptığı şaka elimin bir an için havada asılı kalmasına neden oldu ama bunu fark ettiğim anda kimseye çaktırmadan işimi yapmaya devam ettim. Anne diye seslenebileceğim kimsem olmamıştı, annelik nasıl bir şeydi bilmiyordum. Annelik mi yapmıştım az önce?
Bu saçma düşünceyi zihnimden atmak için başımı iki yana salladım ve poğaça tabağını masaya bıraktım. Kız, tabağa sanki bir sanat eserine bakar gibi bakıyordu. “Lütfen sonsuza dek bizle kal anne!”
İçimden, bana anne demeyi bırak, demek geldi ama bu evdeki son dakikalarımda, bana altında uyuyacak bir çatı vermiş bu insanlara kabalık etmek istemediğim için öfkemi yutkundum.
Neyse ki Tanem imdadıma yetişti. Bardaklara çay doldururken ses tonu tersti. “Kıza anne demeyi bırak da önce kendini tanıt, sersem. Allah’ım, neden hiçbir arkadaşım benim gibi sevecen değil?”
Kız gözlerini devirdi. “Seninle yarışamayacağımız için. Ece ben. Bunu pekâlâ sen de söyleyebilirdin, bu arada. Şu uyuz ama aşırı seksi hatun var ya, işte o da Ece diyebilirdin.”
Tanem, Ece’nin kötü bir taklidini yapmak için yüzünü buruşturunca kendime engel olamadan güldüm. Ama ona güldüğüm için bana kızmasından korkarak kendimi toplamam birkaç saniye sürdü.
Tanem gülmeme takılmamış görünüyordu. Aksine, neşesi yerindeydi. “Duru, Zeynep! Kahvaltı!” İçeri doğru seslendikten sonra yanıma oturdu.
Şirin bir mutfakları vardı. Evin dış kapısından girer girmez solda kalan kapı, küçük bir mutfağa açılıyordu. Hemen solda ocak ve birkaç sıra eski görünümlü, bej tezgâh ve krem rengi dolaplar vardı. En sondaysa küçük bir buzdolabı. Oturduğumuz dört kişilik yemek masası, tezgâhın karşı duvarındaydı ve bu duvarda çeşit çeşit, küçük tablolar vardı. How To Make A Coffee? Üzerinde çeşit çeşit kahvelerin yapılışları gösterilmişti. Üzerinde F.R.I.E.N.D.S yazan bir tabloda küçük küçük ingilizce cümleler vardı, bu sanırım bir diziydi. İngilizcem çok iyi değildi, emin değildim. Hayat kısa, gel kahve içelim. More Wine Please! Sweet Dreams are Made of Cheese!
“Çok… tatlı.”
“Birkaç tablo işte.”
Tanem’in yorumunu duyana kadar fikrimi dışımdan belirttiğimi fark etmemiştim. Aynı anda mutfağın kapısından Duru ve Zeynep de gelip masaya yerleşti.
“Oo, Tanem, yeni bir kursa falan mı yazıldın kızım, bunlar ne?”
Tanem güldü. “Hepsini Nefes yapmış.”
Onun bu yorumu, masada bir sessizlik olmasına neden oldu. Rahatsız olarak yerimde kıpırdandım. “Bu gece beni misafir ettiğiniz için teşekkür ederim,” dedim. “Kahvaltıdan sonra giderim. Teşekkür etmek istedim.”
Aralarında bakıştıklarını hissettim. Yanımda oturan Tanem, omzuyla bana hafifçe vurdu. “Şu gitme olayını konuşuruz. Şimdilik kahvaltımızı edelim, olur mu? Tüm bunlara gerçekten gerek yoktu ama bu, her şeyi silip süpüreceğimiz gerçeğini değiştirmiyor!”
Tanem’in poğaçalardan birini tabağına alması, biri bir düğmeye basmış gibi net bir etki yarattı. Duru, patatesli yumurtayı iştahla tabağına alırken Tanem poğaçasını eliyle ortadan ikiye böldü ve ağzına koca bir lokma attı. Ece’ye dönüp baktım, bir poğaçayı çoktan bitirmiş, ikincisinin üzerine çilek reçeli sürmekle meşguldü. Aralarında nispeten iştahsız olan tek kişi Zeynep’ti ama o bile diğerlerine göre daha yavaş olsa dahi her şeyden tatmaya çalışıyordu.
Tanem, ağzı tıka basa doluyken konuşmaya çalıştığı için sesi boğuk çıkarak, “Elüne sağluk,” dedi nefes nefese.
Kıtlıktan çıkmış gibi yemeleri beni güldürdü, “Ne demek,” dedikten sonra poğaçalardan birini önüme alıp içine biraz peynir koydum.
Herhangi birinin yaptığım bu basit şey için minnettar hissetmesi garip bir duyguydu. Öyle yabancıydı ki bana içimde bir karşılığı yoktu sanki. Üstelik asıl ben onlara minnettardım.
Kahvaltı sofrasında kimse pek konuşmadı. Sanırım herkes çok açtı. Hatta öyle açtı ki masadaki her şey en fazla yirmi dakika içinde silip süpürülmüş bir halde bizle bakışıyordu.
Masadaki bulaşıkları, sözleşmiş gibi hiç konuşmadan kaldırdık, masayı temizledik ve salona geçtik. Tekli koltuklardan birine oturduktan sonra kendimi hazırlamak istercesine derin bir nefes aldım. “Ben…” dedim kararsız bir sesle. “Her şey için teşekkür ederim. Ama ben artık gideyim.”
Dördü de kendi arasında garip garip bakıştı ama Tanem konuşana kadar kimse bir şey söylemedi.
“Arkadaşlar!” Tanem, yüksek bir tonda başladığı cümleyle beraber aniden ayaklandı. Bu kız hiperaktif olabilir miydi? iki dakikadan daha uzun süre oturduğunu henüz görememiştim. “Bu duruma seyirci mi kalacağız!” Bir siyasetçi gibi bağırarak konuşuyordu. “Nefes’i bu evden gerçekten gönderecek miyiz!”
Bir yandan onun bu garip tepkilerine gülmek geliyordu içimden, diğer yandan ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Kızlar da anlamaya çalışır gibi birbirlerine bakıyorlardı.
Onun benim için daha fazla bir şey yapmasını istemediğimden “Tanem,” diye itiraz ettim. “Ben gitsem daha iyi olur. Sizi zor durumda bırakmak istemiyorum. Hem kalacak bir yer bulurum, eminim.”
“Şş,” dedi Tanem bana dönüp bakmadan. “Sen bir dur.”
Ece, sırtını dikleştirdi ve kollarını göğsünde bağladı. “Evi her gün bok götürüyor. Bir anneye ihtiyacımız olduğu kesin. Bence bizimle kalsın ama bize ev işlerinde ve yemekte yardımcı olsun. Böylece ondan bir nevi kira almış gibi oluruz. O da çalışmış gibi olur. Yatılı yardımcı gibi düşünün.”
Hemen yanında oturan Duru, aniden kızın koluna bir şaplak attı. “Sen yatılı yardımcıların aylık maaşları ne kadardır, biliyor musun? İnsan gücünü sömürmeye çalışma iyilik adı altında!”
Ece gözlerini devirdi. “Orta yol bulmaya çalışıyordum. Biz sana iyilik yapmak istiyoruz Nefes, sen gel bizim kızımız ol dediğinizde kabul edecek mi zannediyorsunuz?”
Doğru. Kabul etmezdim. Ama burada bana bir iş verirlerse…
Sıkıntıyla iç çektim. Bana nasıl güvenebiliyorlardı ki? Daha dün gece tanışmıştık, dün gece bile burada kalmam büyük bir sorundu. Bugün nasıl fikir değiştirebilirlerdi?
Evden kaçtığımı söylediğim için mi değişmişti fikirleri? Öyle bile olsa, yalan söylemediğimden nasıl emin olabilirlerdi?
“Bana nasıl güvenebilirsiniz ki? Ayrıca gerçekten beş kuruşum yok. Size bir faydam dokunmaz. Bırakın, gideyim.”
Uzunca bir süre kimseden çıt çıkmadı. Hepsinin de üstünde ne söyleyeceğini bilemez gibi bir hal vardı. Ancak Tanem, bu uzunca sürenin sonunda uzun, derin bir nefes aldıktan sonra bana döndü. “Seni bu evden gönderdikten birkaç gün sonra her kimden kaçıyorsan onların seni yakalamasından ve bir Twitter haberinde senin adını görmekten, kendimi ölene dek suçlu hissetmektense ben bu riski almaya gönüllüyüm Nefes. Birkaç dakika sonra hepimizi bağlayıp evde ne var ne yoksa çalacak bir hırsız olmadığın inan bana her halinden belli ama şayet öyleysen de ben birkaç gün sonra bir kız kardeşimin daha aramızdan ayrıldığı haberini almaktansa bu riski almaya razıyım.”
Söyledikleri, kafama ardı ardına darbe almışım gibi etki etti bana. Evden kaçmıştım, bunca yolu gelmiştim ama sanki gerçekliğini hiç algılamamıştım. Babam beni bulursa gerçekten öldürürdü, doğruydu. Amcam beni bulursa öldürmeden önce çok daha kötü şeyler yapabilirdi, bu da doğruydu. Alabileceğim her tür yardıma ne yazık ki ihtiyacım vardı.
Tanem haklıydı.
Dolan gözlerimi kırpıştırdım. “Ben… Tanem, teşekkür ederim ama… yalnızca herkes razıysa. Kimseyi buna zorlama. Kimse bir sığıntıyla yaşamak zorunda hissetmemeli kendini.”
Tanem rahatlamayla karışık gülümsedi. Bu, sanki arkadaşlarını zaten çok iyi tanıdığını ve kimin ne cevap vereceğini bildiğini gösteren bir gülümsemeydi de aynı zamanda.
Kızlara döndü. İlk konuşan Ece oldu, bacak bacak üstüne attı ve gülümsedi. “Tekrar ediyorum, ben bir anneye asla hayır demem.” Tanem’in ona kötü kötü baktığını görünce gözlerini devirip somurttu. “Aman be, tamam! Şakaydı yani!”
Ona gülümsedim. Sol yanında oturan Zeynep, ona kocaman gelen hırkasının önünü çekiştirdi. “Bana fark etmez. Okey yani. Sorun yok.”
Çekingen bakışlarımı Duru’ya çevirdim. Gergin bakışlarımız birleşti, beni baştan aşağı süzerken kaşlarını çattı. “Bu yaptığımız çok mantıksız. Ama Tanem’e katılıyorum. Gitmene izin verirsek ömür boyu bu yükü sırtımızda hissederiz. Kal.”
Tuttuğumu fark etmediğim nefesim dudaklarımın arasından süzüldü. Bir gülüş dudaklarımda dolandı.
Hayatım boyunca belki de ilk kez benim umudum vardı.
