8

Kollarım kopmuştu ama şikayetçi değildim. Her iki elimdeki market poşetlerini mutfağa bıraktıktan sonra doğruldum ve elimi belime koyup nefeslenmeye çalıştım.

Tanem benim kadar kötü bir halde değildi, belli ki antrenmanlıydı. Aklımdaki tarifler için gereken tüm malzemeleri almıştık. Poğaça, ıslak kek, ıspanaklı börek ve damla çikolatalı kurabiye yapacaktım.

“Hadi,” dedi Tanem bir anda. “Başlayalım.”

“Neye?” diye sordum gayriihtiyari.

Bana cin görmüş gibi baktı. “Neye olacak, sen neye dersen işte. Poğaça olur, börek olur…”

Ona inanamıyormuşum gibi baktım. “Hepsini sabah yapacağım. Şimdiden yapma riskini göze alamam. Taze ve sıcak olursa hayır diyemez, ona emin olabilirsin.”

Tanem’in şokla açılmış gözleri birkaç kez kırpıştı. “Sabah yetiştirebilecek misin ki?”

Omuz silktim. “Erkenden kalkarsam istediklerinin on katını bile yetiştiririm, merak etme.”

“O zaman ben bize kahve yapayım.”

Tanem köşedeki filtre kahve makinesine kahveyi koyarken duvara yaslanıp onu seyrettim. Bir kahve bağımlılığı olduğu aşikardı. Her zamanki enerjik haliyle oradan oraya geçiyor, hepi topu bir kahve yapmak için bir şeyleri tezgâha koyuyor ama yerine koymayı unutuyordu. O hareket ederken upuzun, dalgalı siyah saçları savruluyordu.

Kahveler hazır olunca salona geçip üçlü koltuğun iki köşesine oturduk. O, bana dönüp bağdaş kurunca ben de aynısını yaptım. Kocaman kahve fincanını bacaklarının tam ortasında, iki eliyle tutuyordu.

“Evde kimse yok,” dedi aniden. Gözlerini kırpıştırdı, duraksadı, gözlerini kaçırdı, hemen sonra bana tekrar çevirdi. “Hadi anlat bana. Neler olduğunu.”

Niyetinin iyi olduğunu anlayabiliyordum ama yaşadıklarım bir öykü gibi, bir kitabın özeti gibi anlatılamayacak şeylerdi. Evimde yaşadığım son günlerimi hatırlamak dahi istemezken ona hangi kısmından başlayıp anlatabilirdim ki? Sormasını takdir ediyordum, çoğu insan sormaya dahi cesaret edemezdi belki. Bazen, sormak da cesaret isterdi, sormak ve cevapsız kalma ihtimaline göğüs germek. Onu en çok da bu yüzden takdir ediyordum.

Başkası sorsa belki anlatamazdım böyle. Fakat söz konusu Tanem olduğunda dilim çözülüveriyordu. “Annem beni doğururken ölmüş,” dedim bir çırpıda. Bu kısım kolaydı çünkü daha önce defalarca kez dillendirdiğim bir şeydi. Okulda soran öğretmenlere. Merak eden öğrencilere. Eve misafirliğe gelen yabancı insanlara… öyle ki artık bu cümle, annemin ölümünden ayrışmıştı sanki. Bu, insanların merakını gidermek için kurulmuş alelade bir cümleydi. Zira bir annenin ölümü asla bu denli basit anlatılamazdı.

Tepki vermedi, birçok insanın aksine ahlanıp vahlanmadı, bana acıyan gözlerle bakmadı. Yalnızca sabırla bekledi, devam edecek cesareti sabırla bekleyen gözlerinde buldum. “Beni babaannem, babam ve halam büyüttü. Halam ben çok küçükken hala evliydi ama sonra boşandılar… ve bizle yaşamaya başladı.”

Tanem kahvesinden bir yudum aldı. “Nasıl bir yer? Eviniz?”

Kaşlarımı çattım, yutkundum. Boğazıma oturan yumruyu görmezden gelmeye çalıştım. “Kasvetlidir. Babam zaten gün boyu çalışır… ben de babaannemin ve halamın gözüne batmamaya çalışırım.” Bana oldukça acı gelen kahveden küçük bir yudum aldım. “Senin… annen nasıl vefat etmiş?” diye sordum.

Dudaklarını buruk bir tebessüm yokladı, yüzünde bunun dışında hiçbir acı emaresi göremedim. “Ben çok küçükken bir trafik kazasında…”

Kalbimdeki sızı boğazımı yaktı.

“Bazen o ölmemiş gibi davranıyorum. Çünkü bu düşünce çok dayanılmaz… Onun yerine yurtdışına taşınmış ve bizi arama imkânı yokmuş gibi davranıyorum. Ya da uzun bir uykudaymış gibi. Hafızasını kaybetmiş, beni hatırlamıyormuş da bu yüzden aramıyormuş gibi… gitmiş olmasını, sonsuza dek… hayatım boyunca bir daha hiç ulaşamayacağım bir yerde olmasını kabul edemiyorum.”

Ne demek istediğini anlamıyor olmayı dilerdim. Ben de annemin benden uzakta da olsa bir yerlerde yaşıyor olmasını dilerdim. Bu dünyaya bir şekilde ayak basıyor olmasını…

“Hayatımı kurtardın,” dedim konuyu değiştirerek. “Beni bu eve alarak. Annen bunu görseydi seninle gurur duyardı.”

Bu, onu birazcık da olsa gülümsetti. “Sana neden yardım ettim, hiç sormadın. Sokakta gördüğüm herkesi evime sürüklediğimi zannediyorsan, yanılıyorsun.”

“Bana… acıdığını düşünmüştüm,” diye itiraf ettim.

Gözlerini kaçırdı, titreyen sesiyle, “Anneme çok benziyorsun,” dedi. Yeniden bana baktığında gözleri dolu doluydu. “Onun da saçları böyle dümdüz, açık kahverengiydi… ben çok hatırlamıyorum ama fotoğraflar… gözlerin tıpkı onunki gibi, kocaman… dudakların gülümsemiyorken bile sanki hafifçe tebessüm eder gibi…  Kaşların, yanakların, çenen… bilmiyorum, siman Nefes… Ona öyle çok benziyorsun ki.” Bir an duraksadı, sanki yeni aklına gelmiş gibi gözlerini açtı. Böyle yapınca, sol gözünden bir damla yanaklarına süzüldü. “Hatta bak!”

Hızla kalktı, odasına koşturdu, aynı hızla geri döndü. Elinde bir fotoğraf tutuyordu. Fotoğrafı aramıza, bana dönük olacak şekilde bıraktı ve beklentiyle bana baktı.

Kışın çekilmiş bir fotoğraftı bu. Yerde karlar vardı. Bir kadın, kucağında bir-iki yaşlarında bir bebekle salıncakta oturuyordu. Üstünde kıpkırmızı bir kaban ve siyah bir atkı vardı. Beresini bebeği saran ellerinden birinde tutuyordu. Yüzü…

Tanem’in haklı olduğunu fark ettiğimde fotoğrafı elime alıp yakından baktım. Dümdüz, açık kahverengi saçları küçük yüzünün iki yanından omuzlarına dökülüyordu. Kocaman gözleri kameraya içtenlikle gülümsüyordu. İncecik yanakları, çıkık elmacık kemiklerini ön plana çıkarmıştı. Elbette farklılıklarımız vardı; benden çok daha güzel bir kadındı bu. Benim gibi açlıkla büyümediği belliydi; kilolu değildi ama boyu uzundu, fiziği güzeldi. Kucağındaki bebeğe sımsıkı sarılmıştı, kalbimin yerinde ince bir sızı hissettim, neredeyse fotoğrafı bırakıp elimi kalbimin üstüne koyacaktım.

“Bu sen misin,” diye sordum.

“Evet… Bir buçuk yaşındayım…”

“Bu… bu nasıl olabilir,” diye sorarken hala fotoğrafa bakıyordum. Ben anneme bile bu kadar benzemiyordum.

Tanem burnunu çekerken burukça gülümsedi. “Sanırım bizim birbirimizi bulmamız gerekiyordu. Normalde hayatı bu kadar romantize ederek yaşayan biri değilim, beni yanlış anlama ama… akraba olduğumuzu zannetmiyorum. Oldukça küçük bir ailemiz var, herkesi tanıyorum… seni bana annem göndermiş olmalı.”

Başımı aniden kaldırdım, hala dolu dolu olan hüzünlü gözlerine bakakaldım. Günlerdir içimden geçirdiğim cümleyi ondan duymak bende yüzüme bir tokat yemişim gibi bir etki yapmıştı.

“Bizi birbirimize annelerimiz göndermiş olmalı,” diye tekrar ettim, sesimin bir fısıltı gibi çıkmasına engel olamamıştım. Hemen ardından yutkundum, gözlerime dolan yaşları geri göndermeye çalışırken uzanıp Tanem’in ellerini tuttum. “Ama en kısa zamanda bir iş bulacağım, Tanem. Olursa kafe, olmazsa başka bir yer… Sonra da ya taşınacağım ya da kirayı beşe böleriz…”

“Sakın böyle şeyler söyleme,” dedi Tanem elimi sıkı sıkı tutarken. “Burada kalacaksın tabii ki.”

“Kızlarla da konuşmamız gerekir…”

“Bir şekilde kabul ederler. Seni bırakamam. Neden bilmiyorum. Çok saçma biliyorum. Ama seni bırakamam.”

Titreyen dudaklarımla gülümsedim.

Zihnim daha dün tanıdığın birine güvenmenin saçma olduğunu biliyordu.

Ama kalbim Tanem’i anlıyordu.

*

Ertesi gün, erkenden uyandım. Poğaça, kek, börek, çörek… bunları yapmaya alışıktım, bu yüzden de mutfakta soğukkanlıydım. Kızlar, burada kalmamı ya da mutfaklarını bu şekilde kullanmamı umursamıyor gibi görünüyorlardı. Tanem’in onlarla konuşup konuşmadığını merak ediyordum.

Tanem mutfak kapısına uykulu gözlerle geldiğinde poğaçaları fırına yeni atmıştım ve kalan her şeyi de pişirmiştim. Sıcacık börek ve kurabiye plastik kaplara yerleşmişti bile. Keki biraz daha soğuması için tepsisinde bekletiyordum.

Tanem uykulu gözlerini kırpıştırarak mutfağa göz attı, biraz esnedi, kollarını kavuşturup kapının pervazına yaslandı. “Kaçta kalktın,” diye sordu dudaklarını bükerek. “Alarm kurmuştum ama duymadım.”

Gülümsedim. “Ben erken kalkmaya çok alışığım. Ayrıca bu tek kişilik bir iş, bana yardım etmene gerek yok. Hem bugün pazartesi değil mi? Dersin yok mu senin?”

Tanem’in neşeli gülüşü odayı aydınlattı. “Tamam anne, sakin ol. Dersim var ama sabahki iptal olmuş. Şimdi hazırlanıp çıkacağım. Ama yardıma ihtiyacın varsa seninle kafeye gelirim. Ders notlarını alsam da olur.”

“Saçmalama,” dedim net bir şekilde. “Çocuk muyum ben? Kendi başımın çaresine bakabilmeliyim. Sen dersine git, akşam görüşürüz. Ben kafenin yerini öğrendim artık zaten.”

“O zaman ben hazırlanmaya gidiyorum,” dedi. “Sen de temiz giyin. Dolabıma bakabilirsin.”

Ondan daha fazla bir şey istemek istemiyordum, elinden gelenin çok daha fazlasını yapmıştı zaten. Evden getirdiğim kıyafetlerimi yıkamıştım, onları giyebilirdim. Ama para kazanmaya başlar başlamaz ilk işim kendime bir iki parça tişört almak olmalıydı.

Tanem beş dakika sonra hazır bir şekilde kapıdaydı. Çantasının içinde bir şeyleri kontrol ederken kendi kendine konuşuyordu. Sonunda çantasını kapattıktan sonra hızlı adımlarla yanıma geldi. Poğaçaların pişmesini fırının önünde beklerken arkamdan bana hızlıca ve hafifçe sarılıp geri çekildi. “Bol şans, öptüm!”

Ve tepkimi beklemeden çıkıp gitti.

Hafif, incecik dokunuşu sanki hala benimleymiş gibi hiç kıpırdayamadım. Elleri tenime değmemişti bile ama bu ufak dokunuşlar bana hala garip geliyordu. Kimsenin bana vurmak dışında dokunduğunu hatırlamıyordum bile. Onun ona göre sıradan ve muhtemelen önemsiz olan sarılışı, bana mucize gibi hissettiriyordu.

Poğaçalar piştiğinde saat on biri gösteriyordu. Her şeyi hızla paketledim, mutfakta bulduğum poşetlerden birine koydum ve Tanem’in önerdiği gibi kendime çeki düzen verdim. Saçlarımı iki yandan ördüm, siyah tişörtümü ve pantolonumu üzerime geçirdim.

Kalbim heyecanla çarpıyordu, öyle ki sanki ritmini kaçırıyordu. Bir an için göğsüme bastırıp bunu dindirmeye çalıştım, sonra bunu görmezden gelmeye çalışarak kendimi dışarı attım ve kafenin yolunu tuttum. Hava güneşli ama hafifçe serindi. Bu bana, bir cekete ihtiyacım olduğunu hatırlattı, eylül biterken havalar soğumaya başlayacaktı. Kafeye doğru attığım her adımda sanki bu işe ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ediyordum.

Kafe hafta sonuna göre çok daha sakindi. İçeride yalnızca bir masa doluydu, onda da iki oğlan karşılıklı ders çalışıyordu. Cem her zamanki yerinde, kasanın arkasındaydı. Kapıyı ileri doğru ittirerek açtığımda tepedeki süs şıngırdadı ve Cem başını kaldırıp meraklı gözlerle kapıya baktı.

Göz göze geldiğimizde “Selam,” dedim çekingen bir sesle. Heyecandan elim ayağım titriyordu neredeyse. Elimdekileri düşürmekten korkarak bir an önce onlardan kurtulmak istedim ve Cem’le arama, kasanın hemen yanındaki yüksek tezgâha bıraktım. “Bir şeyler yaptım.”

Poşetlere bakıp başıyla onayladı. “Nasılsın,” diye sordu ama sorusunun cevabını beklemeden devam etti. “Gel, arkaya geçelim.”

Arka dediği yer, kasanın arkasında minik bir odaydı. Dinlenmek için olduğunu düşündüğüm üçlü, bordo bir koltuk, hemen önünde beyaz bir sehpa ve köşede de küçük bir dolap vardı.

“Burayı çalışanlar dinlensin diye dizayn etmiştim. Otursana.”

Bordo koltuğun köşesine oturup beklenti içinde ona baktım. Getirdiğim şeyleri sehpanın üstüne koydu, koltuğa oturduktan sonra sırayla tüm kapları çıkarmaya başladı. “Sabah mı yaptın? Hala sıcaklar.”

“Sıcakken tadın istedim.”

Poğaçanın kapağını açıp bir ısırık aldı, bir iki saniyeliğine kaşlarını çattı, hemen sonra düzeltti ama yüzünde başka mimik oynamadı. Beğenip beğenmediğini anlamak imkansızdı. Yerken doğrudan zemine bakıyor, arada bir başını hafifçe yana yatırıyor ama bunun dışında pek tepki vermiyordu.

Yaptığım her şeyi küçük porsiyonlarda denedikten sonra ellerini peçeteye sildi, hepsinin kapağını nazikçe kapattı.

“Elin gerçekten lezzetli,” dedi gülümseyerek, sanki bana cesaret vermek ister gibi. “Bunlardan her gün yapacak vaktin var mı? Ve erkenden hazır olmalılar, kafeyi yedide açıyorum. Bazen çocuklar okula gitmeden önce uğruyor. Tost dışında alabilecekleri bir şey olsun istiyorum.”

Hevesle başımı aşağı yukarı salladım. “Merak etmeyin,” dedim. “Buna ayıracak vaktim var. Ayrıca erkenden uyanıp yemek hazırlamaya çok alışığım.”

Hiç kimseyi tanımadığım, hiç kimse tarafından tanınmadığım bir şehirde işsiz güçsüz gezdiğimi bilmiyordu tabii. Belki öğrenmese daha iyiydi.

Başıyla onayladı. “Ücret konusunda anlaşırsak benim için uygun,” dedi. Bunu duyduğum anda zihnimin içinde havai fişekler patladı sanki.

Hayatımda ilk kez kendime ait bir param olacaktı. Tüm bunlar için bana beş lira verse bile olurdu. Ama Cem beni büyüleyen bir şekilde yaptığım her şeyi önüne aldı ve saymaya başladı. “Her sabah 20 poğaça yapsan ona 300 desek, ıslak keki bir tepsi yapsan, ona da 500 desek…”

Kafamı oldukça karıştıran bir şekilde yaptığım her şeyin adedini ve ne kadar edeceğini saya saya ilerledi ve uzunca bir duraksamadan sonra, “Bunların hepsine toplamda 1000 TL verebilirim. Eğer mümkünse her gün yapmanı isteyeceğim. Duruma göre belki miktarları zamanla arttırabilir ya da azaltabiliriz. Giderler ücretine dahil olacak, ona göre hesapladım.”

Ağzım açık bir şekilde bakakaldım. Matematiğim hiçbir zaman kötü olmamıştı ama zihnim söylediği rakamı otuzla çarpmakta zorluk çekiyordu. O kadar parayla dünyaları satın alabilirmişim gibi hissediyordum.

Ben cevap veremeyince kaşları çatıldı. “Tamam yani, az gelmiş olabilir ama… 1500 diyelim istersen ama daha üstüne çıkamam.”

Sanki mümkünmüş gibi dudaklarım daha da aralandı. Ağzımın içinden tren bile geçebilirdi ama şaşkınlıktan kendime gelemiyor, ona cevap veremiyor ve bu teklifin üstüne atlayamıyordum. Birinin beni çimdiklemesine ihtiyacım vardı.

“Tamam, tamam,” dedi Cem daha ben kendime gelemeden. “Haklısın hem elin çok lezzetli hem de hepsini sabahtan yapıp getireceksin, alacağın malzemeler de var sonuçta… Yani 2000 olsun ama en son bu bak, bütçem fazlasına yetmez. Ne dersin?”

Havalara uçmak istiyordum ama kaslarımı kıpırdatamıyordum. Yutkundum, dudaklarımı kapadım, açtım, kapadım, tekrar açtım ve sonunda… “Yani…” dedim. “Olur…”

“Eğer işler çok iyi giderse fiyatı tekrar konuşuruz,” dedi telaşla, hala benim fiyat konusunda memnuniyetsiz olduğumu zannederek. “Ya da örneğin satışlar düşük olursa daha az yapmanı isteyebilirim senden. İstediğim adetleri yazmak ister misin, belki aklında tutamazsın? Bir de bana telefonunu verir misin?”

“Şey… benim telefonum yok,” dedim utanarak. “Mutlaka gerekli mi?”

Bir an için bana neden telefonum olmadığını soracakmış gibi hissettim ama araladığı dudaklarını geri kapattı ve kaşlarını çatıp şakağını kaşıdı. Sonra yeniden gözlerime odaklandı ve “Hayır, sorun değil tabii,” dedi. “Sana bir kâğıt kalem getireyim.”

Bir dakika içinde gözden kaybolup geri geldi ve ben yazarken az önce saydığı şeyleri tekrar sıraladı; yirmi adet poğaça, iki tepsi el açması börek, on adet damla çikolatalı kurabiye, bir tepsi ağlayan kek.

Bitirdiğinde devam etmesi, birkaç şey daha söylemesi için beklentiyle gözlerinin içine baktım. Ama hayır, bu kadardı. Yalnızca bu kadarcık şeyi yapacak ve her gün iki bin lira kazanacaktım.

“Ücreti sana her gün elden veririm,” dedi. “Yapamayacağın gün olursa bana birkaç gün önceden bildir, olur mu?”

İçim içime sığmayarak ayaklandım, Cem’in uzattığı eli sıktım ve kendimi kafeden dışarı attım. Dünya etrafımda dönüyordu sanki. Sonunda hayat bana da bir şans vermeye karar vermişti. İnanamıyordum. Sokakta birkaç adım ilerledim, kafenin görüş açısından çıkıp o gün Tanem’le koşturduğumuz iki binanın arasındaki dar geçide girdim, çarpan kalbimi yatıştırmak için elimi göğsüme bastırdım.

Başımı göğe kaldırdım içimde bir umutla ve hayatımda ilk kez içtenlikle sırıttım.