9

Cem’le düzen oturtmamız bir hafta sürdü. Poğaçalarım, açık ara farkla en sevilen yiyecek olmuştu. Cem’in söylediğine göre bu mahallede oturan öğrenciler okula gitmeden önce kafeye uğruyor, bu poğaçadan alıyor ve lezzetine bayılıyordu. Kek, daha çok kafede oturan insanların arasında popüler olmuştu. Kurabiyelerse öğrencilerin okuldan çıkış atıştırmalığıydı… hem poğaçayı hem de kurabiyeleri iki katına çıkarmak için böreği feda etmek zorunda kalmıştık.

Bu bir hafta, kızları gözlemlemem için de iyi bir hafta olmuştu. Kızlarla aramda bir yaş olduğunu ve hepsinin ikinci sınıfta olduğunu öğrenmiştim. Tanem, içlerinde en seveceni ve benimle en çok vakit geçireniydi. İşletme okuyordu, bu hayatta ne yapmak istediğinden tam emin değildi ve ders çalışmak gibi bir gayesi yoktu. Bazı dersleri ekiyor, sorduğumdaysa vizeler yaklaştığında çalışacağını söylüyordu.

Oda arkadaşı Duru, Tanem’in zıttı olan her şeydi. Tıp fakültesinde okuyordu, her yerinden idealizm akıyordu ve sürekli ders çalışıyordu. Onu yalnızca yemeklerde görüyordum, bir de uyumadan önce iyi geceler dilediğinde. Kalan vakitlerde ya kütüphanede oluyordu ya odasında.

Ece, tıpkı tahmin ettiğim gibi sporcuydu. BESYO okuyordu ve alanını seviyordu. Onu da nadiren görüyordum çünkü hep bir planı oluyordu. Gündüz kafelerde, akşam barlarda ya da konserlerdeydi. Sanırım en renkli hayat ondaydı.

Son olarak Zeynep, içlerinde beni en üzen isimdi. İkinci kez mezuna kalmıştı ve diğer üç arkadaşı ikinci sınıfa devam ederken o bir kere daha üniversite sınavına hazırlanıyordu. Bu da sanırım depresyon hırkasını ve üzerindeki kasveti açıklıyordu.

Kızların dördü, hafta sonu dışında nadiren bir araya geliyordu. Ev pek boş kalmıyordu ama hepsinin programı birbirinden öyle değişikti ki farklı zamanlarda girip çıkıyor, hatta farklı zamanlarda yemek yiyorlardı.

Cumartesi sabah yaptığım yemekleri kafeye bıraktıktan sonra caddede biraz yürümeye ve kahvaltı için taze ekmek almaya karar verdim. Cem, haftada bir ya da iki gün tatil isteyip istemediğimi sormuştu ama şimdilik istemediğimi söylemiştim. Bu yüzden hafta sonları da aynı düzende devam ediyorduk. Üretmek ve bir şeyler başarmak hissi, bana iyi geliyordu.

Sabah güneşinin ve esintisinin tadını çıkarmak için ana caddede aheste aheste yürüdüm ve derin nefesler alırken göğe gülümsedim. O evden kaçtığımda öleceğime emindim ama öyle kısa sürede öyle farklı bir hayatın içine düşmüştüm ki bunun için şükrettim. Fırından taze ekmek ve simit aldıktan sonra eve döndüm, anahtarım yoktu ama Tanem evdeyken onun anahtarını alıp çıkıyordum.

Ben çıkarken herkes uyuyordu. Bu yüzden sessiz olmaya çalışarak anahtarı çevirdim ama eve girdiğimde herkesi bir anda karşımda buldum. Zeynep, Bloom kucağında koridorda bana doğru geliyordu. Ece salondan çıkıp mutfağa geçmek üzereydi ve Tanem’le Duru da mutfaktaydı.

“Günaydın,” dedim çekingen bir sesle.

“Hah,” dedi Tanem beni görünce. “Nefes de geldi. Hadi herkes sofraya!”

Tanem kahvaltı hazırladığını zannediyor olmalıydı ama ben masaya konmuş kahvaltılıklardan başka bir şey göremiyordum. Mutfağa girerken bir sofraya, bir Tanem’e bakmaktan alamadım kendimi.

“Ne!” diye bağırdı Tanem benim bakışlarımı görünce. “Ben senin gibi becerikli değilim, tamam mı!”

Onun bu çıkışına gülerken elimdeki poşetten simitleri ve ekmeği çıkarıp tezgâhın üzerine koydum. “Bari bir yumurta kıralım,” dedim. “Böyle nasıl doyacaksınız?”

Tanem başını iki yana sallarken ellerini beline attı. “O nasıl laf Nefes? Sen nasıl doyacaksın? Hakikaten Ece’nin dediği gibi bize çocuklarınmışız gibi davranmasan mı acaba?”

Dolabı açıp içinden yumurtaları alırken ne dediğimi fark ettim, yanaklarım ısınırken dudağımı dişledim. Bilerek söylememiştim. Başkalarını gözetmek ve başkalarının iyi olmasını sağlamaya çalışmak üstüme yapışmıştı.

Ona gülümsedim ve, “Lafın gelişi canım,” diyerek geçiştirdim.

Tanem ben yumurtaları çırparken tezgâha yaslandı, kollarını göğsünde bağladı. Duru masaya oturmuş, telefonuna bakıyordu. Göz ucuyla ona baktığımı görünce dalgın bir sesle, “Kusura bakmayın,” dedi. “Sınav yaklaşıyor da ezber yapıyorum bir yandan…”

Konuşuyordu ama konuştuğunun farkında olduğundan emin değildim. Aklı tamamen telefonunda görünüyordu.

Tanem bana iyice yaklaştı, kulağıma “Ona biraz üzülüyorum,” diye fısıldadı.

Ben de üzülüyordum. Doktor olmak kolay değildi, tabii anlıyordum ama bu kadarı normal miydi? Normali de geçtim, sağlıklı mıydı?

Yumurtalar olunca Tanem simitleri bölerek masaya yerleştirdi ve bu kez herkesi gerçekten masaya davet etti.

Ece masaya, tıpkı ilk gün olduğu gibi iştahlı gözlerle geldi. “Nefes,” dedi neredeyse inlercesine. “Seni çok, çok ama çok seviyorum.”

Gülerken simitten bir parça aldım. “Ben de sizi çok seviyorum. Hayatımı kurtardınız sayılır.”

Sesim utangaçtı ama bunu söylemem gerektiğini biliyordum. Onlar yaptıkları şeyin ne kadar büyük ne kadar önemli olduğunun farkında mıydı bilmiyordum ama ben farkındaydım. Onlara hayatımın sonuna dek minnettar kalacaktım.

Ece, bir elini boş ver dercesine salladı. “Aş artık bunu,” dedi duygusuz bir sesle. “Kurtardıysak kurtardık, bitti gitti.”

Gülüşüme engel olamadım. “Artık para kazanıyorum,” dedim ciddi bir sesle. “Gitmemi isterseniz anlarım. Ev bulabilirim. Kira ödeyebilirim…”

“Of Nefes!”

Duru’nun çıkışı öyle ani, öyle beklenmedikti ki yerimden zıplayıp çatalımı düşürdüm. Kalbim küt küt atıyordu, onun bu çıkışı beni sanki bir anlığına o evdeki mutfağa götürmüştü.

Tehlikede değilsin Nefes. Tehlikede değilsin, tehlikede değilsin…

Derin bir nefes aldım ve sakinleşmeye çalıştım. Tanem yere düşen çatalı alıp tezgâha koydu ve bana yeni bir çatal verdi. Sonra da Duru’nun omzuna bir tane vurdu. “Bir sakin ol be!”

“Pardon,” dedi Duru. “Korkutmak istememiştim.”

“Sorun değil,” derken sırtımdan ter attığımı hissediyordum. Toparlanmaya ve bu korkunun üzerimde ne ağır bir yük oluşturduğunu hissettirmemeye çalıştım. “Sorun değil,” diye tekrar ettim. “Bir an boş bulundum.”

Duru beni telkin etmek ister gibi güven verircesine gülümsedi. “Şu ben gideyim saçmalığını bir kenara bırak artık. Hırlı hırsız olmadığını anladık. Evimizde fazladan oda var. Bize bir zararın yok. Otur oturduğun yerde.”

Duru’nun korkutucu biri olduğuna yüzde yüz emindim artık. Çok netti, çok fevriydi ve sesi kolayca yükseliyordu.

“Tamam,” dedim başka ne diyeceğimi bilemeyerek. “Teşekkür ederim… ben… yani o zaman giderlere, kiraya ortak olmalıyım.”

“Güzelim kahvaltıyı yetişkin zırvalıklarıyla mahvettiniz,” derken Ece de çatalını masaya bıraktı. “İştah falan bırakmadınız. Nefes, bir dur kızım ya. Bir işleri ilerlet, birkaç hafta geçsin. Tamam her şeye dahil edeceğim seni. Sürekli para isteyeceğim senden, tamam mı?”

Ece’nin sesi agresif değildi, bu yüzden söyledikleri beni gevşetti ve güldürdü. Mahcubiyetle gülümsedim, daha fazla itiraz etmemeliydim. “Tamam… Bir şey daha var.”

Bu kez Zeynep bile, masada olan bakışlarını kaldırıp bana baktı. Ondan bile tepki almış olmama gülerek, “Merak etmeyin,” dedim. “Öyle bir şey değil. Sadece… hiç kıyafetim yok da. Acaba nereden alabilirim? Buraları hiç bilmiyorum. Dahası, daha önce hiç kıyafet için alışverişe de çıkmadım.”

Tanem’le Ece aynı anda, “Ben senle gelirim!” diye bağırdı. Bakışlarım ikisi arasında gidip gelirken Duru iç çekerek arkasına yaslandı. “Çok isterdim ama…”

“Sınavın yaklaştı,” diyerek cümlesini tamamladım.

Başını sallarken üzgün ve bıkkın görünüyordu.

Zeynep de hırkasının önünü yaşlı bir teyze edasıyla kapatırken dudaklarını büzdü. “Benim de ders çalışmam lazım…”

Tanem ellerini çırparken neşeli bir çocuk gibiydi. “O zaman üçümüz alışverişe çıkıyoruz! Yaşasın alışveriş günü!”

Bana kıyafet alacaktık ama mutluluktan havalara uçan oydu.

Neşesinin bulaşıcı olduğunu düşünerek ona genişçe, gerçek bir keyifle gülümsedim.

*

Hayatımda hiç alışverişe çıkmamıştım. Giydiğim çoğu şey, komşu çocuklarının ya da akrabalarımızın eski kıyafetleriydi. Bol gelenlere babaannem daha gençken tadilat yapar, boyuma ve belime oturturdu ama bir süre sonra buna zahmet etmeyi bile bırakmıştı. Çoğu basma eteği belimden düşmesine tokalarla engel olmaya çalışarak giyiyordum.

Yani, hayır. Tanem’in deyişiyle; AVM’lerden bile haberim yoktu.

Mağazaların açık havada yan yana dizildiği bir alana girdiğimizde hayretle açılan dudaklarımı kapatmakta güçlük çektim. Bir yanım görgüsüzlük ettiğimi biliyordu, diğer yanımsa çünkü sahiden görmedik, diyordu.

Tanem ve Ece’nin hızlı adımlarının aksine benim adımlarım ağırdı. Bir yandan adım atıyordum ama bir yandan etrafı incelemekle meşguldüm. Vitrinler, giymeye cesaret edemeyeceğim elbiselerle doluydu. Yanımızdan gelip geçen insanların adımları telaşlı, hızlı ve nereye gittiğini bilir tarzdaydı. Kimse duraksamıyordu. Kimse bu kalabalıktan, bunca binanın arasında kaybolmaktan korkmuyordu.

“Tanem…” diye söylendim inlercesine. Bu, önümden giden kızların ikisinin de dikkatini çekti. “Ben… yani bir ikinci elci falan yok mu? Lüks bir şeye ihtiyacım…”

Tanem cümlemi bitirmeme izin vermeden beni kolumdan çekti ve Ece’yle aralarına aldı. Her ikisi de bir yandan koluma girdi ve adımlarım, adımlarına uyum sağlamak zorunda kaldı.

“Bunlar lüks şeyler değil,” dedi Tanem. “Üstelik biz indirimdeki şeylere bakacağız. Öcü görmüşsün gibi etrafa bakmayı kes. Kimse sana istemediğin bir şeyi giydiremez. Anlaştık mı?”

O konuşurken kafasını onaylamak için sallayan Ece’yi örnek alıp başımla onayladım. “Burada çok vakit geçiriyor musunuz?”

“Merkezden sıkıldığımızda, fast food yemek istediğimizde ve alışveriş için… yani evet!” derken Ece’nin keyfi yerinde görünüyordu. Alışveriş onun en sevdiği aktivitelerden biri olmalıydı. İçimden bir ses, gardırobu en kalabalık kişinin o olduğunu söylüyordu.

Beni saatlerce bir oraya bir buraya sürüklediler. Ama Tanem haklıydı. İkisi de benim tarzımı, sevdiğim şeyleri bulmaya ve anlamaya çalışıyor; kendi beğendikleri şeyleri dikte etmeye çalışmıyordu. Bu, bir iki mağaza sonra içimi rahatlattığı için bir süre sonra onlar kadar keyif almasam da baştaki gerginliğimi atmıştım.

Dünya pahalı bir yerdi, bu bir gerçekti. Ben biraz para kazanmaya başlamıştım evet ama her şey öyle pahalıydı ki kafamın içinde sürekli hesap yapıyor, ne kadar param kalacağını düşünüyordum. En başta bozdurduğum bileziğin parasını hesaba katmıyordum çünkü onu başıma bir şey gelirse diye saklamak istiyordum. Bu durumda çok açılmamalıydım. Kızlara evin giderleri konusunda destek olabilmek için tutumlu davranmalıydım.

Beşinci mağazada, artık hepimizin pestili çıkmış bir şekilde geziniyorduk. Burası Tanem’in favori markasıydı, Ece’ninse en sevmediği yerdi. Bu bilgiyi bana verdikten sonra Tanem, elindeki siyah mini eteği üstüne tutarken bana kısa bir bakış attı. “Yani, anlayacağın üzere alışveriş herkes için farklı bir anlama geliyor. Peki sen nasıl şeyler almak istiyorsun?”

Omuz silktim. Göze batmak bana korkutucu geliyordu. Kızlar alışveriş yaparken neyin içinde güzel görüneceklerse onu almak istiyordu. Çiçekli böcekli, tatlı elbiseler bakıyor; askılı ve mini eteklere yöneliyordu. Denedikleri birkaç kıyafet ikisini de öyle güzel göstermişti ki onlara hak vermiştim. Hak vermesine vermiştim ama güzel olmak bana, onların hissettiği şeyi hissettirmiyordu. Onlar ne kadar mutlu oluyorsa o kıyafetlerin içinde ben o kadar tedirgin hissediyordum. Güzel olmak dikkat çekmek demekti. Dikkat çekmek hedef haline gelmek demekti ve ben bir kere daha kendimi korumak zorunda kalacağım bir duruma düşmemeliydim.

“Ben… sanırım sade şeyler istiyorum.”

Ece kısa bir süre düşündükten sonra elinde siyah, dar bir pantolonla geldi. “Bence sana kapsül bir dolap oluşturmalıyız.”

Kaşlarımı çattım. “O da ne demek?”

“Yani herkesin dolabında bulunması gereken, sade ama temel parçalardan bahsediyor. Siyah pantolon, siyah tişört, beyaz tişört, gömlek, mevsimlik ceket gibi. Birbiriyle farklı kombinler yapabileceğin temel parçalar.” Başıyla Ece’yi onayladı. “Bana da mantıklı geldi.”

Bu öneri bana da mantıklı gelince mağazanın içinde Ece’nin tarif ettiği gibi parçalar aradık. Yarım saatin sonunda bedenimden emin olmadığımız için small ve xsmall parçalarla kabinin içindeydim. Tanem’e göre xsmall bile bana büyük gelebilirdi ama Ece ve ben, abarttığı konusunda hemfikirdik.

Seçtiğimiz kıyafetler oldukça sade ve basitti, denemem birkaç dakikamı aldı. O birkaç dakikanın sonunda, onlara kıyafetleri üzerimde göstermediğim için bana çatık kaşlar ve öfkeli gözlerle bakan kızlara kendimi affettirmek için gülümsedim. “Lacivert ve siyah pantolon berbat oldu. Belleri aşırı büyük. Kumaş pantolonu sevmedim, üstüme çuval geçirmişim gibi oldu. En iyisi şu bol kot pantolon. Sonsuza dek onu giymek istiyorum. Onun siyahı varsa onu da alalım mı?”

Tanem gözlerini devirdi ve Ece gülerek, “Zaten artık bol şeyler moda,” dedi. “Aş artık şu 2015 modasını Tanem Akar.”

Son kararımızı verdiğimizde kolumda kalanlar bahsettiğim kot pantolonun siyah ve mavi rengi, siyah ve beyaz desensiz tişörtler, Tanem’in önerisiyle seçilen mavi-beyaz çizgili hafifçe bol gömlek, siyah sweatshirt ve bir de kızlardan utana sıkıla seçtiğim birkaç parça iç çamaşırıydı. Tüm bunları kolumda taşırken bir yandan kendi kendime hesap yapmaya çalışıyordum. Bir yanım, çok fazla bir şey almadığım için paramın yeteceğini söylese de diğer yanım çaresizce hesap yapmayı sürdürüyordu.

Kasa sırasına girmek üzereyken Tanem küçük bir çığlık attı. Korkuyla, telaşla, bir yerine bir zarar geldi zannederek ona döndüm ama benim kalbim delicesine çarparken o tamamen sağlıklı ve iyi bir şekilde ileri doğru koşturuyordu.

“Ne oluyor…” diye sormama kalmadan elini ilerideki bir elbiseye attı.

Eline aldığı elbise, sarıya yakın bir krem rengiydi. İnce askıları düz yaka kesimiyle birleşiyor, dümdüz kumaş fırfırlı, mini etek uçlarına iniyordu. Üstündeki tek desen tam sağ göğsün üstündeki tek dal papatyaydı, papatyanın bir yaprağı düşer gibi resmedilmişti.

“Nefes! Bu sana o kadar yakışır ki! İstersen hiç giyme ama ben sana bunu hediye alacağım! Doğum günün ne zaman? Doğum günü hediyen gibi düşün! Ne olur!”

İtiraz edeceğimi bildiği için bir anda, daha ben cevap vermeden ısrarla üstüme gelmesi beni kızdıracağı yerde güldürdü. “Doğum günüm…” Bunu bile hissetmiş olması, yüreğimde ince bir sızıya yer açtı. “Birkaç gün önceydi.

Tanem çığlık atmamak için elini ağzına götürdü. “Doğum günü hediyen!” dedi net bir sesle, sıraya geri girerken. “Tartışma bitmiştir.”

“Ben seninle tartışmadım ki.”

“Tartışacağını biliyordum.”

“Bunu asla bilemezsin,” dedim inatla ama gülüşüme engel olamıyordum. “Çünkü tartışmadık.”

“Ama tartışacaktın.”

“Bilemezsin.”

“Yani. Aslında şu an tartışıyorsun.”

“Önyargının yanlışlığını anlatmaya sen tartışmak diyorsan,” dedim kesin bir sesle. “Tabii. Neden olmasın.”

Tanem’in bu inatçı konuşmayı sonsuza dek sürdürebileceğini biliyordum ama yapamadı çünkü birbirimize attığımız bir bakışta ikimiz de gülmeye başladık. Ece biz gülerken gözlerini devirmekle meşguldü.

Omzumla Tanem’in omzuna vurdum. “Teşekkür ederim.”

Tanem, bir şey değil dercesine omzunu silkerken Ece bir kez daha gözlerini devirdi ve elini beline attı. “Evet, evet, harikasın Tanem… ama her zamanki gibi dikkatin çok dağınık. Heyecandan ana fikri kaçırdın. Doğum günün tam olarak ne zamandı, Nefes?”

Ciddileşerek boğazımı temizledim. “21 Eylül,” dedim boğazıma bir yumru otururken. “Ama ben… doğum günlerimi kutlamıyorum.”

Ece dudaklarını büzdü. “Üzerinden bir haftadan fazla geçmiş zaten. Doğum gününü kutlayamayız.”

Şaşkınlık içinde istemsizce ona döndüm. Kutlamak isteyeceğini zannetmiştim. İçime çöken hayal kırıklığını görmezden geldim ve yutkundum. “Yani kutlamıyorum zaten. Zamanı olsa da kutlamayın.”

Ece sırıttı. “Evet. Kutlamayız. Ama,” dedikten sonra bizi görmezden geldi, telefonunu çıkarıp oldukça ciddi bir ifadeyle bakındıktan sonra bize döndü. Bir kaşını kaldırdı, yüzünde hain bir gülüşle net kararını açıkladı. “Kimse bana 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nü kutlamam için engel olamaz.”

Ağzım şokla açık bir şekilde ona bakakaldım.

“Hazırlanın,” dedi, tartışmaya açık olmayan bir ses tonuyla. “Akşama kutlama var.”

Ben onlara inanamayarak başımı iki yana sallarken Tanem ellerini çırpıyordu.

*

Mağazadan çıktıktan sonra kızlara teşekkür için soğuk birer içecek ısmarlamıştım, sonrasında hepimiz çok yorulduğumuz için hızla eve dönmüştük. Ve ben, aradan geçen birkaç saatte oldukça ilginç bir şey keşfetmiştim.

Ece, mutfakta oldukça iyiydi.

“Anlamıyorum,” dedim o, yaptığı pastanın etrafına kremayı sürerken. “Madem bu kadar iyisin, neden masaya oturduğunda… yani ben her bir şeyler pişirdiğimde çok mutlu oluyorsun.”

“Bir konuda iyi olman, bunu başkaları senin için yaptığında önemsenmiş hissettirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Yemek yapabiliyorum, doğru. Ama sevmiyorum. Sen severek bir şeyler ortaya çıkardığında… hoşuma gidiyor, bilmiyorum.”

Yemek yapmayı sevip sevmediğimi hiç düşünmemiştim. Yapmak zorunda kaldığım için öğrendiğim, gocunmadığım bir işti yalnızca.

O, pastayı süslerken sessiz kalıp onu izledim. Hazır malzemelerden basit bir pasta yapmıştı, kısıtlı vakitte daha fazlası zaten mümkün olmazdı. Dışını beyaz kremayla kapladığı çikolatalı pastanın üstüne süslemek için çikolata ve draje parçaları dökerken ortaya çıkardığı şeyden memnun olmuş gibi gülümsedi. Ben de gülümsedim.

“Zeynep nerede kaldı acaba?”

Ona marketten abur cubur ve içecek alma görevi verilmişti. Bana en sevdiğim cipsi sorduklarında sessiz kalıp omzumu silkmiştim, çünkü onlara daha önce cips yemediğimi söylemek istememiştim. İyice acınası görünmeye başlıyordum ve kimsenin bana acımasını istemiyordum.

Zeynep döndüğünde salondaki sehpaları birleştirip küçük bir masa yapmıştık bile. Onun gelmesiyle Tanem atıştırmalıkları elinden alıp kaselere boşalttı, Duru içecekleri doldurdu ve hiçbiri… en ufak bir şeye dahi elimi sürmeme izin vermedi.

“Hani Hayvanları Koruma Günü’nü kutluyorduk?” derken öfkeli bir nefes verdim burnumdan.

Tanem güldü. “Onu kutluyoruz zaten ve sen sinirlendiğinde bile tatlı bir kediye benzediğin için hiçbir şeye elini sürmeyeceksin.”

Oradan oraya benim için koşturmalarını çaresizlik içinde izledim. Bu yaptıkları beni öyle huzursuz ediyordu ki nasıl anlatacağımı bile bilmiyordum. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyordum. Sanki bir titreme alıyordu tüm vücudumu. Hem neden benim için bir şey yapıyorlardı ki? Ben sessizce, kimseye rahatsızlık vermeden yaşayıp gidecektim. Bu şekilde zahmet ederlerse bir süre sonra benden nefret etmezler miydi?

Oturmamı isteseler de huzursuzlukla ayakta dikildim, ancak her şey yerli yerine konduğunda ve kızlar da oturduğunda oturabildim.

Tanem, rahatsız halime alayla gülüyor, diğerleriyse görmezden geliyordu.

Salondaki büyük, üçlü koltuğun etrafındaydık. Tanem ve Duru iki yanıma oturmuş, beni ortalarına almak konusunda ısrarcı olmuşlardı. Ece ve Zeynep’se sehpaların hemen yanına dizlerinin üstüne çökmüşlerdi. Yerde oturmalarından öyle rahatsızdım ki kıpırdandım.

“Koltuklara oturun, size tabak yapalım, lütfen…”

Sesimin ne kadar mızmız çıktığına inanamıyordum. Ece gözlerini devirdi. “Pastayı kesip tabak yaptıktan sonra koltuğa geçeceğiz zaten. Of Nefes. Ne oyunbozansın ya!”

Tanem, onu geçiştirmek ister gibi elini salladı ve “Hadi, mumu üfle,” dedi bana. Tepsinin kenarındaki tek, kırmızı mumu eline aldı ve çakmağa tuttu.

Mum yanarken gülümsemekten alamadım kendimi. İnsanlara zahmet verdiğim için kötü hisseden parçamın arkasında, küçücük bir parçam ilk kez mum üfleyeceği için mutluydu. Hem bugün gerçekten doğum günüm değildi, yani anneme saygısızlık etmiş olmazdım, öyle değil mi?

Annem alınmazdı, kızmazdı bana. Biliyordum.

Tanem mumu pastaya yerleştirdi ve beklentili gözlerini bana çevirdi. Onlar, iyi ki doğdun Nefes, diye şarkı söylerken şaşkınlıkla güldüm ve dolan gözlerimi kırpıştırdım.

“Dur, dur!” dedi Duru şarkı söylemeyi bırakıp. “Dilek tut!”

Kaşlarımı çattım ve ne dileyebileceğimi düşündüm kısaca. Bu hayatta hiç dileyemeyeceğim şeyler bahşedilmişti bana son günlerde. Sanki daha fazlasını istemek imkansızmış ya da yüzsüzlükmüş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum.

Hepimizin iyi olmasını istiyorum, diye geçirdim içimden. Arkadaşlarımın ve benim. Onları asla kaybetmemeyi diliyorum.

Dolan gözlerimle mumun yanan alevine baktım ve üfledim.

Alçak sesle, hafif hafif alkış tuttular ve bıçağı elime verdiler. “Hadi,” dedi Tanem. “Pastanı kes.”

Bıçağı doğrulttuğum esnada kapı zilini duymamla duraksadım. Kaşlarımı çattım ama Tanem hızla ayaklandı. “Ben bakarım, sakın kesme pastayı!” dediğinde sözünü dinleyerek bıçağı kenara bıraktım.

Kapının açıldığını duydum, Tanem’in biriyle konuştuğunu, hatta sanırım içeri girmesin diye itiraz ettiğini ama sözünü dinletemediğini. Kapı kapandı ve salonun girişinde genç bir adam belirdi. İçeri girmek üzereyken beni görünce olduğu yerde kaldı ve gözleri gözlerime sabitlendi.

Kaşlarımı çattım, bu oydu. Kafede makarna yiyişime laf eden kaba çocuk. Doğru ya. O gün Tanem beni ona karşı savunmuştu. Arkadaş olduklarını tamamen unutmuştum. Boğazıma bir yumru yerleşti.

Çocukla birbirimizi öldürmek üzereymişiz gibi ne kadar uzun süre bakıştık, bilmiyordum. Kahverengi gözlerini gözlerimden bir saniye olsun ayırmadı. Keskin gözleriyle korkutucu görünüyordu ama gözlerimi kaçırmadım.

Dikkatimizi dağıtan, Tanem oldu. Elini beline atıp derin bir iç çekti ve “Birbirinize şöyle bakmayı kesin,” dedi bıkkın bir sesle. “Rüzgâr, bu Tanem. Arkadaşımız. Tanem, bu da Rüzgâr. Kendisi maalesef, kardeşim olur.”

Şok içinde ona bakakaldım.