Telefon kullanmak bir oyuncağa sahip olmak gibi değildi, tam aksine daha çok çözmem gereken bir matematik problemini andırıyordu.
Yatakta uzanmış, elimdeki telefonu kurcalıyordum. Birkaç sorunum vardı: ilki, hat almaya korkuyordum. Bu da insanlarla iletişime geçmemi hala zorlaştırıyordu. Ece bana kullanmak için hat gerektirmeyen bir mesajlaşma uygulaması indirmişti ama o uygulamayı da herkes kullanmıyordu. Örneğin Cem yoktu, onunla işle ilgili iletişime geçmem mümkün değildi. Ece ve Tanem benim için uygulamayı indirmişlerdi neyse ki.
İkincisi, sosyal medya oldukça karışıktı. Dün Ece bana biraz öğretmeye çalışmıştı ve onun yanında elimden geleni yapmıştım ama onun deyimiyle ‘doksanlık teyzeler gibi kaydırıyordum’. Ekranda o kadar fazla resim, imge, tuş vardı ki hangi birine odaklanacağımı ve hangisinin ne işe yaradığını anlamıyordum. Şu anda tek yapabildiğim reels sekmesine girmek ve mesajları görmekti. Diğer her şey kafamı karıştırıyordu.
Ece ilk iş kendime sahte bir hesap açmamı önermişti. Böylece onun yardımıyla bana bir mail adresi almış, ardından da instagram ve tiktok hesaplarımı oluşturmuştuk. Buraya kadar tamamdı; her ikisinde de kullanıcı adım eceninarkadasi’ydı çünkü aklıma hiçbir şey gelmemişti ve Ece de bunu uygun bulmuştu. Şimdi bomboş bir profil sayfam ve karmakarışık da bir ana sayfam vardı: videolar, fotoğraflar… ama önüme düşen hiçbir şeyi, daha doğrusu hiçkimseyi tanımıyordum ki ben. Bu insanları izlememin amacı ne olabilirdi? Tanımadığım insanların ne yaptığını neden önemsemeliydim?
Bu düşünce aklımda küçük bir kıvılcıma neden oldu. Evet, sosyal medya tanımadığım insanlarla doluydu. Öte yandan tanıdığım bazı insanları sosyal medyada bulmam ihtimal dahilinde değil miydi?
Arama kısmına gelip boşluğa aklımdaki tek ismi yazdım: Aras.
Arama kutucuğunda birdenbire beliren bir sürü hesabın adını incelerken onu bulmak istiyorsam soyadını da yazmam gerektiğini fark ettim. Bu Instagram denen merette binlerce Aras olmalıydı. İyi de soyadı neydi ki?
Hafızamı biraz zorlamayı denedim. Kitaplarında isim yazmıyordu, ondan emindim. Ama belki ilkokulda, yoklama alınırken duymuş olabilir miydim? G ile mi başlıyordu sanki? Güner? Hayır, hayır… Ama Gü’lü bir şey…
Zihnimde birden sınıf öğretmenimizin tiz ama ciddi sesi belirdi: Aras Güntekin!
Tabii ya. Arama kutucuğunu heyecanla, telaştan birkaç kez yanlış harflere basarak doldurdum. Onu aylar sonra görecek olmak bana kendimi bir garip hissettiriyordu. Sanki o evdeki, Aras’ın kitaplar bıraktığı Nefes başka biriydi, bense bambaşka biri. Kaçtığım gün beni o Nefes’ten tamamen ayırmıştı ve ben o Nefes’in iletişimde olduğu biriyle görüşemezmişim gibi…
Uygulamanın karşıma çıkardığı beş sonucun hepsine tek tek tıkladım. Küçücük profil resimlerinden görebildiğim kadarıyla insanlar garip fotoğraflarını profil resmi yapmayı tercih ediyordu. Ancak üçüncü isme geldiğimde gördüğüm profil fotoğrafı beni durdurdu.
Bir betonun üstüne oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış, başını da ellerine yerleştirip fotoğrafa gülümsemişti. Bu oydu… parmağımla fotoğrafını sevmeye bile kıyamadım. Profilinde okuduğu lise dışında hiçbir şey yazmıyordu ve geri kalan her şey gizliydi. Paylaşılmış otuz dört gönderisi olmasına rağmen ben hiçbirini göremiyordum.
İçimden onu takip etmek geçiyordu ama bunu ne kadar istersem isteyeyim yapamayacağımı biliyordum. Eski hayatıma dair herhangi bir şeye temas etmek korkunçtu. Aras’a güveniyordum güvenmesine ama ne olacağı belli olmazdı. Hem zaten hesap kendi adıma bile değildi, takip etsem de beni tanımadığı için kabul etmeyebilirdi.
Yine de merak ettim. Hiç tanımadığı, sahte olduğu belli olan bir hesabın isteğini kabul eder miydi? Beni hiç düşünüyor, aklına getiriyor muydu? Böyle bir hesaptan istek aldığında bir ihtimal, bana ait olduğunu düşünür müydü? Ne de olsa kaçıp gittiğimi biliyor olmalıydı. Notu bulmuş olmalıydı ya da en azından, artık bıraktığı kitapları koyduğu yerden alan kimsenin olmadığını biliyor olmalıydı.
Ona istek atmak, varlığımı bildirmek, belki mesaj atmak… bir aydır inşa ettiğim her şeyi yerle bir ederdi.
Telefon ellerimin arasında çalmaya başlayınca irkildim ve telefon, titreyen ellerimin arasından yatağa düştü.
Pekâlâ, bu bir ilkti.
Neyse ki ekranda Tanem Akar yazıyordu, yani endişelenmek için hiçbir sebebim yoktu.
Telefonu kulağıma tereddütle götürdüm ve ne diyeceğimi bilemeyerek bekledim. Kısa bir sessizliğin ardından Tanem’in sesi duyuldu. “Alo?”
“Alo?” Diye karşılık verdim ve güldüğünü işittim.
“Selam şapşik, n’aber?”
Sesi beni neşeyle gülümsetti. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama beni bir şekilde, her zaman neşelendirmeyi başarıyordu. “İyiyim, sanırım. Biraz sıkıldım. Cem’e yemek yapmaya devam etmem lazım.”
“Çocuklar senin dershaneye gittiğini düşünüyorlar. Çalışıyorum diyerek eve bir anda pasta börek eşyası alırsan foyamız açığa çıkabilir.”
“Evet ben de bunu düşündüğüm için böyle bir işe kalkışmadım ama… Cem’e mahcup oluyorum.”
“Merak etme, ona çok hasta olduğunu söyledim. Her zaman düzenli çalıştığın için hiç sorgulamadı. Ayten teyze de haftaya gider, sorun kalmaz. Esas başka bir problemimiz var.”
Yatakta doğruldum ve kaşlarımı çattım. “Neymiş o?”
Meraklı ve alaycı bir tonda, “Ayten teyze bu akşam seni mutlaka bekliyormuş. Dediğine göre söz vermişsiniz. Sen ve Ece?” diye sorarcasına söylendi.
“Söz falan vermedik!” diye itiraz ettim. “Israr etti, lafı ağzımıza tıktı ve bizi yolcu etti. Cevabımızı bile beklemedi!”
Sıkıntıyla iç geçirdi. “Ben de öyle tahmin etmiştim. Ayten teyze… nasıl desem, iyidir hoştur da biraz despottur. Ve dikkatlidir. Yalan söylediğimizi anlarsa biteriz.”
“Ne yapacağız?”
“Hikayemizi netleştireceğiz,” derken ciddileşti.
“O ne demek?”
“Yalanımızı sağlamlaştıracağız yani. Bir saate gelirim, konuşuruz. Öpüyorum seni çok.”
Lafı tıpkı şikâyet ettiği Ayten teyze gibi neredeyse ağzıma tıkayıp telefonu çat diye kapattığında kararan ekranla bakıştım. Tanem Ayten teyze bariyerini aşabileceğimizi zannediyor olabilirdi ama ben o kadar ümitli değildim. O kadında bir şey vardı; etrafa çok dikkatli bakıyor, her şeyi çok dikkatli dinliyor ve bunu garip bir kayıtsızlıkla yapıyordu.
Ve ben yalan söylemek konusunda ondan kaçınabilecek kadar iyi miydim, emin değildim.
Kapı çaldığında konuşmamızın üstünden yalnızca yarım saat geçmişti. Kapıyı hevesle araladım, Tanem’le aynı evin içinde olmayı özlüyordum. Fakat ona sarılmak üzereyken olduğum yerde kalıp gördüklerim karşısında gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Tanem biraz… fazla hazırlanmış görünüyordu. Öncelikle saçları, her zamanki düz hallerinin aksine kocaman dalgalarla omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üstüne hava serin olmasına rağmen mini, bordo bir elbise geçirmiş, altına siyah bir çorap giymişti. Yüzünde hiç görmediğim kadar çok makyaj vardı ve sanki yan komşuya değil de düğüne gider gibi bir haldeydi.
Adı, dudaklarımdan bir soru sorarcasına döküldü. “Tanem?”
Fakat Tanem hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi neşeyle içeri girdi, beni yanaklarımdan gürültülü bir şekilde öptü, paltosunu portmantoya astı ve etrafa şöyle bir bakındı. “Çocuklar yok mu?”
Kaşlarımı çattım. “Okuldalar. Sen neden değilsin?”
Suratını huysuzca astı ve ellerini saçlarından geçirip güzelim saçlarını dağıttı.
“Bugünü ektim. Önemli sorunlarımız var. Gel.”
Enerjisini koruyor olsa da yüzünün aniden düştüğü dikkatimden kaçmamıştı. “Ne oldu, Rüzgar’ı mı görmen gerekiyordu?”
Elini önemli değil dercesine salladı, “Boş ver, boş ver,” dedi. “Biz sorunlarımıza odaklanalım.”
Geçip koltuğa oturdu ve kucağına bir yastık aldı. “Ayten teyze bu akşam seni yemekte mutlaka görmek istiyor. Bugün olmazsa yarın yine çağıracak, yani bu işten kaçış yok. Neden biliyor musun? Çünkü ona yakalandık ve senin arkadaşımız olduğunu söyledik! Şimdi de seninle tanışmak istiyor!” Dertli dertli iç çekti. “Ben bir malım!” diye haykırdı aniden, dünyaya ilan edercesine.
“Konuyu dağıtma da ne oluyor, anlatsana! Hem bu halin ne? Buradan çıkıp düğüne mi gideceksin?”
Kaşlarını çatıp üstüne başına baktı. “Ne varmış halimde? Azıcık özendim sadece!” Ona dik dik bakarak kafasında bir tilkiler döndüğünü bildiğimi göstermeye çalıştım ama gözlerini devirdi ve beni zerre umursamadan, agresif bir tonla devam etti. “Ayten teyze ilk geldiğinde ona ne söyledim?”
“Ne söyledin?”
“Senin benim arkadaşım olduğunu. Hem de çocukluktan. Toparlamak için aynı zamanda Zeynep’le aynı dershaneye gittiğini söyledim ama…”
“Ee?”
“Eesi, peki çocuklara ne söyledik?”
“Benim… Zeynep’in arkadaşı olduğumu. Ee, yani ne olmuş?”
“Ne olmuş biliyor musun Nefes’ciğim? Bil bakalım Ayten teyze yemeğe başka kimleri çağırıyor? Doğru bildin! Benim o baş belası kardeşimi!”
Ortaya peş peşe attığı bilgiler zihnimde birleşirken şok içinde ona bakakaldım. Ayten teyze gibi anaç bir kadının bulabildiği tüm gençleri akşam yemeğine çağırması değildi şaşırtıcı olan. Asıl şaşırtıcı olan, bizim insanlara birbirinden farklı iki yalan söylemiş olmamızdı.
“Ayten teyzeye neden öyle dedik ki o gün?”
“Bilmiyorum! O an sadece seni evden çıkarmaya çalışıyordum. Aklıma ilk ne geldiyse söyleyivermişim!”
“Rüzgar’ın bu yemeğe gelmesine engel olmanın bir yolu yok mu? Ona söylemesek ama Ayten teyzeye işi varmış desek?”
Tanem acılı bir gülüşle gözlerimin içine baktı. “Ayten teyze Rüzgar’ı bizzat aradı. Rüzgâr da anne yemeği yeme fırsatını asla tepmedi tabii ki.”
Başımı ellerimin arasına aldım. “İkisini aynı anda idare edemeyiz.”
“Etmek zorundayız.”
“İyi de nasıl?”
Tanem, sanki olanların kontrolünü eline almasına yardımcı olacakmış gibi ayağa kalkıp volta atmaya başladı. “Geçmişten pek fazla konuşmayacağız. Konuyu sürekli günümüze getireceğiz. Senin kimin arkadaşı olduğuna dair bir ima geçerse hepimizin arkadaşısın sonuçta. Artık. Anladın mı?”
“Ya… Yani ya yanlış bir şey söylersek ve foyamız ortaya çıkarsa? Ya aniden çocukluğumuzdan konu açılırsa? O zaman ne yapacağız?”
Tanem birkaç hızlı adımda yanıma geldi ve beni omuzlarımdan tuttu. “Olmayacak. Olursa da bana bırak. Toparlamaya çalışacağım. Bana güven.”
Tanem’e her şeyimle güveniyordum.
Aynı şeyi kendim için söyleyemeyecektim.
Kaygılı bakışlarımı eliyle savuşturdu, “Şimdi bunları boş verelim,” dedi, sanki tamamen önemsiz bir şeyden bahsediyormuşuz gibi. “Ve akşama ne giyeceğini konuşalım.”
Hiç adetim değildi ama ona, onun sık sık yaptığı bir hareketle karşılık verdim.
Gözlerimi devirdim.
Tanem beni umursamadı ve yanında getirdiği kıyafetlerimi ortalığa serdi. Yalanı, dolanı, yakalanma ihtimalimizi, her şeyi bir kenara itmiş ve Ayten teyzenin ‘büyük daveti’ni bir eğlenceye çevirmeyi başarmıştı. Herkese şık giyinmesini söylemişti, artık bu her ne demekse. Zira kendisi de şayet kör değilse getirdiği tüm kıyafetlerimin siyah, beyaz, gri tişörtler ve gömleklerden ibaret olduğunu biliyor olmalıydı.
Fakat Tanem için ‘hayır’ bir cevap değildi. Aşılması gereken küçük bir engeldi.
“Bak, şu beyaz tişörtle siyah kotumu giyeyim, bence aşırı şık. Sence de değil mi?” derken gözlerine umutla baktım. Bu konuda beni zorlaması istediğim son şey bile değildi.
Ama Tanem başını iki yana salladı. “Eve gidelim, benim dolabımdan bakalım. Bunları her gün giyiyorsun!”
“Evet! O yüzden, bugün de giymemek için hiçbir sebebim yok!”
Beni dinlemedi. Kot ve tişörtü şimdilik üzerime geçirmemi, eve gittiğimizde kıyafetlerime yeniden karar vereceğimizi buyur etti. Ben çantamı toparlayıp montumu giyinirken sabırsız bir tavırla kapı ağzında bekledi ve sonunda hazır olduğumda evden koşarcasına çıktı.
Bugün bu kızda bir haller vardı ama sebebi neydi, işte o meçhuldü.
Rüzgarlardan çıkıp Tanemlerin eve varmamız beş dakikadan fazla sürmedi. Merdivenleri çıkarken Tanem’in bu kadar büyüttüğü kıyafet mevzusunu kızların nasıl ele aldığını merak ediyordum.
Ece için giyinmek zaten bir hobiydi, bu yüzden kapıyı koyu yeşil kadife bir etek ve sarımtırak bir bluz gibi ilginç bir kombinle açtığında şaşırmadım. Esas şaşırdığım, onun hemen arkasında duran Zeynep’ti.
Bu, onu depresyon hırkası ve sınav topuzu olmadan gördüğüm ilk seferdi sanırım. Plaja gittiğimiz gün hariç diye düşündüm ama o gün bile giyimi özensizdi. Bugünse bambaşka biriydi.
Bej, boğazlı bir bluzun üstüne kahverengi bahçıvan tulumu giymişti. Saçlarını her iki yandan toplayıp örmüş, hafif de makyaj yapmıştı. Takı bile takmıştı. Değişmeyen tek şey Harry Potter gözlükleriydi.
Öyle tatlı görünüyordu ki insanın yanaklarını sıkası geliyordu.
Ece boynuma atlarken Zeynep her zamanki gibi arkada kaldı ve bana sevecen bir tebessümle bakmaya devam etti. Sanırım bu kez bir değişiklik yapıp o da bana sarılacaktı ama son anda mutfaktan çıkan Duru, aramıza girerek elindeki tabağı Zeynep’in eline tutuşturdu. “Boş durma da şunları salona götür!”
Ece’ye sarılırken kulağına doğru, “Eyvah,” diye fısıldadım. “Duru’nun yine halleri üstünde!”
“Ayten teyze buradayken hep böyle oluyor…”
Ece benden ayrıldığında üstüme başıma şöyle bir göz attı ve yüzünü buruşturdu. Üstüme bir şey döktüğümden şüphelenerek tişörtüme baktım. “Ne oldu?”
Ece bana cevap vermek yerine öfkeli gözlerle Tanem’e baktı. “Tanem! Hani hepimiz şık giyinecektik!”
“Ne oluyor ya? Nereden çıktı bu şıklık merakı?” diye isyan ettim.
Ece kolunu omzuma doladı ve bilmiş bilmiş gülümsedi. “Kız neşesi hayatım. Hadi bakalım, odaya! Marş marş!”
Tanem Ece’nin emrine büyük bir keyifle itaat ederek beni giyinme odasına kadar sürükledi, ardından kapıyı kapatıp ilk gün yaptığı gibi gardırobunu karıştırmaya başladı. “Kısa, açık bir şeyler istemezsin diye tahmin ediyorum?”
“Tanem,” dedim dişlerimin arasından. “Hiçbir şey istemiyorum.”
Bana dönüp bıkkınca iç geçirdi. “Bak. Herkes ne güzel giyindi. En azından… tamam, bak kot pantolonun kalsın. Ama üstüne güzel bir bluz bulayım mı? Belki parlak bir şeyler? Takı takarız, saçlarını yaparız? Ne dersin?”
İçimde büyük bir sıkıntıyla cevapsız kaldım. Bir yanım bu olaydan hiç hazzetmiyordu. Dikkat çekme ihtimalimden, birazcık bile güzel giyinmekten nefret ediyordum. Kendimi güzel bulmuyordum ama güzel olan kıyafetler de giymek istemiyordum. Kimsenin bakışlarını üstümde istemiyordum. İyi niyetli olsalar bile.
Öte yandan, gruptan ayrışmak hoşuma gitmiyordu. Zeynep’in bile tatlı tatlı giyindiği ortamda kot ve gömlek ikilisiyle herkesten farklı görüneceğimi biliyordum. Bu da en başından beri istemediğim şeyin gerçekleşmesine neden olacaktı: tüm bakışlar üstümde olacaktı. Tam tersi bir anlamda da olsa dikkat çekmeyi başarmış olacaktım.
“Peki,” derken sesim yenilgiyle kısıktı. “Ama!” diye araya girdim, fazla heyecanlanmasına müsaade etmemek için. “Gerçekten sade ve koyu renkli bir bluz! O kadar!”
“Ve takılar!” dedi Tanem neşeyle ellerini çırparken.
Beni umursamadan gardırobuna döndü ve her şeyi birbirinin üstüne atarak karıştırmaya başladı. Bu kız aradığını nasıl buluyordu acaba? Ne zaman görsem dolabı karman çormandı.
“Heh!
Elinde tuttuğu incecik bir bluzla bana döndü. Aslında beklediğimden sadeydi; simsiyahtı öncelikle. Başka bir rengi kabul etmeyeceğimi bildiğinden kazanamayacağı bir savaşa girmemeyi tercih etmiş olmalıydı. Boğazlı bir şeydi; yani açık değildi… Bu bluzu özel yapan şeyin ne olduğunu anlamak için kaşlarımı çatarak incelerken kollarının transparan olduğunu fark ettim ve Tanem’e kınayarak kısa bir bakış attım.
Penye kısmı askılı bir şekilde uzanıyor, omuzları ve kolları transparan, tül gibi bir kumaşla devam ediyordu.
Açık değildi belki ama dikkat çekici olmadığını söylemek imkansızdı.
İtiraz etmek üzere olduğumu sezmiş olacak ki, “En azından bir dene!” diye neredeyse bağırdı Tanem.
Oflayarak ona arkamı döndüm ve tişörtümü çıkardım. Artık morluklarım tamamen geçtiği için daha rahattım. “Sadece deneyeceğim,” dedim. “Sevmezsem direkt çıkartırım ve bana engel olamazsın.”
“Tamam, tamam.”
Beni geçiştirdiğini düşünüyordum ama daha fazla itiraz etmek yerine uzattığı kıyafeti boynumdan geçirdim ve aceleyle giydim.
Kıyafetin belini çekiştirip pantolonumun içine koyarken ona döndüm. Gözleri beğeniyle kısıldığında gülümsemekten alamadım kendimi. Aynanın önüne geçip kendime bir göz attım.
Kollarım tülümsü kumaşla kapanmıştı, dar bluz belimi ortaya çıkarmıştı. Dikkat çekiciydi, muhtemelen… ama… güzeldi de. Tanem ya da Ece gibi çıtı pıtı bir güzellik değildi benimki, biliyordum. Her şeyden önce çok çelimsizdim, bir kadın gibi görünmüyordum bile. Ama kıyafet güzeldi işte. Üstelik içinde kendimi çok da rahatsız hissetmiyordum.
“Tamam,” dedim umursamaz görünmeye çalışarak. “Sen kazandın.”
Tek beklediği buymuş gibi neşeyle ellerini çırptı ve elimden tutup bu kez de odasına sürükledi. Beni sandalyesine oturttuktan sonra, masanın üstünde dağınık bir halde duran takılarının içinde bir şeyler aramaya başladı.
“Kulakların delik değil, değil mi?”
Başımı iki yana salladım. Ama bu, Tanem’in çok da umurunda değilmiş gibiydi. Sanki daha çok kendi kendine konuşuyordu.
“Bence sen gümüş takı insanısın. Şunlara bir baksana.”
Birkaç bileklik ve bir de kolye seçmişti. Kolye incecikti ve ucunda, yeşil yuvarlak bir taşın üstünde gümüş renkli hayat ağacı uzanıyordu. Sevimliydi, göze çarpacak bir şey değildi. Ama bilekliklerin hepsi çok kalındı ve onlar bileğimdeyken rahat edebileceğimi sanmıyordum.
“Kolye olur,” dedim en net sesimle. Daha fazlasını kabul etmeyeceğimi anlamalıydı.
Neyse ki itiraz etmedi. Kolyeyi açıp boynumdan geçirdi, saçlarımı kaldırmamı bekledi ve ardından bağladı.
Geri çekildiğinde bana sevgiyle ve şefkatle gülümsüyordu. “Biliyor musun,” diye mırıldandı düşünceli bir sesle. “Düşünüyordum da… tüm bunların senin için yeni olduğunu biliyorum. Zorlandığını görüyorum Nefes. Ama her gün bir adım daha ileri atmaktan geri durmadığını da görebiliyorum. Cesaret hiçbir şeyden korkmamak değildir. Herkes bir şeylerden korkar ama asıl cesurlar, korkularıyla yüzleşebilenlerdir. Korkularına rağmen devam ettiğin için seninle gurur duyuyorum.”
Gözlerimi kırpıştırırken fark ettim ağlamak üzere olduğumu. Gözyaşlarım düşmesin diye başımı hafifçe kaldırıp tavana bakarken gülmeye çalıştım.
“Sen olmasan sokakta olabilirdim hala. Hepsi senin sayende.”
“Hayır.” Sesi netti. “Ben olmasaydım da sen bir yolunu bulacaktın. Biliyorum. Ve seninle gurur duyuyorum.”
Daha önce hiç kimseden böyle şeyler duymamıştım. İçimde kanadığını bile bilmediğim bir yeri sızlatmıştı sanki sözleri. Duygularımı sözcüklerle ifade edemeyeceğimi bildiğim için ona sıkıca sarıldım.
“İyi ki varsın,” diye mırıldandım.
Ama Tanem’in romantik anları geçip gitmişti bile. Geri çekildiğinde hain bir şekilde gülümsüyordu. “Bu kadar cesur olduğuna göre saçlarını toplamama itiraz etmezsin herhalde?”
Koluna vurdum ve neşeyle güldüm.
Ama saçlarımı toplamasına itiraz etmedim.
*
Salona geçerken kendimi, üzerimde neon ışıklar varmış gibi hissediyordum. Yapmamam gereken bir şey yapmışım da ince bir ip üzerinde yürüyormuşum, her an düşebilirmişim gibi. Ellerimin titrediğini fark ettiğimde durdurmak için yumruk yaptım ve tam da salonun kapısına geldiğimizde derin, çok derin bir nefes aldım.
Salona girmek üzereyken mutfaktan Ayten teyze çıktı ve bizi durdurdu. “Ah canım, gelmiş miydin? Hoş geldin, geç bakalım.”
Elindeki tepside ekmekler olmasına rağmen onları kenara doğru tutup beni yanaklarımdan sulu sulu öptü ve masmavi gözlerinin içiyle gülümsedi. Boşta olan eliyle beni içeri doğru yönlendirince tedirgin bir tebessümle salondan içeri girdim.
Evimiz normalde de sakin bir ev değildi, sonuçta beş kişiydik. Şimdiyse fazladan yalnızca iki kişi olmasına rağmen salon çok daha kalabalıkmış gibi görünüyordu.
Köşede Rüzgâr ve Ece, telefondan bir şeye bakıyor ve gülüşüyordu. İçeri girdiğimizde ikisi de başlarını şöyle bir kaldırıp bize göz ucuyla baktı ama o kadardı. Gözleri üzerimde oyalanmadı, beni süzmedi, kollarıma bakmadı.
Zeynep masada bir şeyleri düzenliyordu, beni gördüğünde genişçe gülümsedi ve işini yapmaya devam etti. Kayda değer bir tepki veren tek kişi Duru’ydu; masada oturmuş elindeki telefondan -muhtemelen- sınav notlarına çalışıyordu. Başını kaldırdı, heyecanla ayaklandı ve yanımıza koşturup boynuma atladı.
“Seni özledik!”
Duru’nun bile boynuma atlamasına bakılırsa sahiden özlemiş olmalılardı. Fakat Duru, ne söylediğini fark edince hızlıca geri çekilip gergin bir şekilde annesine bakış attı. “Yani ben özledim. Sınavlar yüzünden pek görüşemedik ya. Ondan.”
“Olsun kızım,” derken Ayten teyze çorbaları koymaya başlamıştı bile. “Haftaya hepsi bitiyor. Hadi oyalanmayın, sofraya bakayım.”
“Ayten teyze!” diye endişeyle yanına ilerledim ve kepçeye uzandım. “Biz yapardık, hadi sen otur!”
Bana dünyanın en absürt şeyini söylemişim gibi baktı ve elimi hafifçe ittirdi. “Saçmalama kızım, annenin olduğu yerde çocuklara iş mi düşermiş? Çok şükür elim ayağım tutuyor, sizi yedirip içirmeye geldim ben. Geç otur bakayım yerine.”
Annenin olduğu yerde.
Bakakaldım. Elimde değildi. Hareket edemedim.
Daha önce bir annenin, herhangi bir annenin hazırladığı bir sofraya oturmuş muydum? Elbette, çok küçükken babaannemin hazırladığı sofraları hatırlıyordum. Gerçi o sofralar, böyle olmazdı. Metal bir sinide, yer sofrasında, alelacele yenen yemekler… Babam her an hoşuna gitmeyen bir şeyi fark edip ikimizden birine çatabilir korkusuyla hızlıca doyururdum karnımı. Ve kendimi bildim bileli yardım ederdim babaanneme. Durduğumda, oturduğumda dikkat çekerdim çünkü.
Biri vücudumun fonksiyonlarını bozmuş gibiydi, tek düşünebildiğim o yer sofralarıydı. Dumanı tüten mercimek çorbasına bakıyordum ama onu göremiyordum. Ayten teyzenin söylediği gibi yerime geçip oturamıyordum da. Tek yapabildiğim gözlerimi kırpıştırmak ve ağlamamak için direnmekti.
Bu kadar dramatize etme, diyordu iç sesim. Yatacak bir yerin, yiyecek yemeğin vardı. Şükürsüzlük ediyorsun.
Şu sofraya bak. Şu sofranın… sıcaklığına bak.
Babaannenin seni elleriyle beslediği günleri ne çabuk unuttun?
Sofra örtüsü sermiş; yaldızlı, bembeyaz. Kirlenir, yemek dökülür diye korkmamış. Önemsememiş. Yabancı değil, kendi kızıma yemek yapıyorum dememiş ve her yemek için ayrı bir tabak çıkarmış…
Aynısını babaannen sana yapmak istemez miydi sanıyorsun? İmkânı yoktu.
Bir kepçe de olsa çorbamı kendi elleriyle koymaya mı imkânı yoktu? Dövmemeye mi imkânı yoktu, beni halamdan korumaya mı?
Seni babandan koruduğu günleri ne çabuk unuttun.
Yüreğimi sıkıştıran vicdanımın sesini susturan, farklı bir geçmişe dair özlemimi yatıştıran sol gözümden benden habersiz dökülen bir damla gözyaşı oldu. Onu fark ettiğimde irkildim ve hiç kimsenin görmediğini ümit ederek hızla sildim.
Bakışlarımı önümden hiç ayırmadan, kimsenin yüzüne dahi bakmadan gördüğüm ilk boş sandalyeye oturdum.
“İyi misin?”
Rüzgâr, hemen solumdaydı. Onun fısıltısıyla irkildim, başımı hızla salladım onaylarcasına. Bula bula onun yanını bulmuştum ve göre göre o görmüştü duygulandığımı.
Başımı kaldırdığımda Tanem’le göz göze geldik. Yardım isteyen bakışlarımı fark etti ve tüm hiperaktifliği ile yerinde zıpladı. “Hadi herkes sofraya! Hadi Zeynep, ne dikiliyorsun orada? Duru, ver şu telefonunu!”
Kızın elinden telefonunu tek hamlede çekip koltuğa fırlattı. “Yarım saat ezber yapmasan ölmezsin herhalde.”
“Yarım saat geç uyurum, n’apayım…” derken öyle mahzundu ki inanamadım. Yarım saat sahiden o kadar önemli miydi?
Tanem diğer yanıma oturdu, karşımda Zeynep, onun iki yanında Ece ve Duru oturuyordu. Ayten teyze çorbaları servis ettikten sonra tencereyi içeri götürüp geldi ve kendi sandalyesine, en başa oturdu.
“Aşk olsun, çocuklar. Beni mi bekliyorsunuz, başlayın hadi!”
Herkesin yavaş yavaş kaşıklarını ellerine aldığını gördüğümde ben de kaşığıma uzandım ve çorbayı karıştırıp biraz soğutmaya çalıştım. Ardından ilk yudumu içtim.
Mercimek çorbası. Hepi topu mercimek çorbasıydı bu. Yapımı en basit yemeklerden biriydi, defalarca kez yapmış, defalarca kez yemiştim.
Fakat bu aynı zamanda yediğim en lezzetli şeydi.
“Anne, çorba efsane!” Duru, kendine bir parça ekmek koparıyordu.
“Valla Ayten teyze sen bir efsanesin ya.” Ece çorbasını o kadar hızlı içiyordu ki neredeyse boğulacaktı.
Zeynep tamamen sessizdi ama o da çorbasına odaklanmıştı. Ritmik hareketlerle, dikkatlice üfleyerek çorbasını içiyordu.
Hemen yanımdaki Rüzgar’a bakmaya çalıştım. Kızlar gibi kıtlıktan çıkmışçasına yemiyordu ama onun hareketleri de temkinli olmasına rağmen hevesliydi.
En azından bu çorbayı abartan ben olmadığım için mutluydum. “Ayten teyze,” dedim ikinci yudumu almadan önce. “Çorba gerçekten enfes olmuş.”
“Afiyet olsun, kızım. Bitirin ikinci tabağı da koyarım.”
Yemeğin devamı dalyan köfte, patates püresi, sarma, tarator ve yoğurtlu biber patlıcan kızartmasıydı. Yani Ayten teyze bir orduyu doyuracak kadar yemek yapmıştı ve bizden hepsini bitirmemizi bekliyordu. Hepimiz yemek yemekle öyle meşguldük ki masada yemekleri övmek dışında neredeyse hiçbir şey konuşulmuyordu.
Masadan ilk kalkan Tanem oldu. Sanki kilolarca yük taşıyormuş gibi ağır adımlarla kendini koltuğa attı. “Ayten teyze, mahvoldum!”
“Al benden de o kadar!” Ece kendini Tanem’in hemen yanına attı, karnını ovuştururken gözleri kapalıydı. “Üç gün yemek yemesem acıkmam.”
Tabağımda yarısı hala duran püreye ve köfteye baktım. Ben de tıka basa doymuştum ama yemekler o kadar lezzetliydi ki kalkıp bu tabağı yarım bırakmak istemiyordum. Hayatım boyunca önüme konan bir tabağı yarım bıraktığımı hiç hatırlamıyordum. Ama artık o kadar doymuştum ki karnım ağrıyordu.
Ben önümdeki yemeği ne yapacağımı kara kara düşünürken Rüzgar’ın ortadaki püreden biraz daha almak için uzanan eline şok içinde bakakaldım. Biraz daha ondan yana döndüm; yüzünde iştahlı bir ifadeyle tabağını püreyle dolduruyordu.
“Valla Ayten teyze eline sağlık. Doymadım sanma, bundan sonrası keyfine yiyorum artık.”
“Ayı gibi yedin Rüzgar’cığım yine.”
Rüzgâr, Tanem’e huysuz bir bakış attı ama cevap vermek yerine yemeğini yemeye devam etti.
Derin bir iç çektim. “Ayten teyze bunu bitirmek istiyorum ama imkânsız. Şiştim.”
“E kızım, kuş kadar yemişsin.”
“Ay, o öyledir.” Tanem gözlerini kapatmış, sanki midesindekileri odaklanarak sindirmeye çalışıyordu. “Bırak valla Ayten teyze yoksa tatlından yemez.”
İnsanların gülüşmeleri arasında masadan kalkıp birkaç tabağı üst üste koymaya başladım. Ayten teyzenin kınayan bakışlarını fark etsem de “En azından toplarken yardım edelim…” diye mırıldandım ve çatal bıçakları toparlamaya geçtim. Neyse ki Duru da bana katıldı ve en azından sofrayı toplama işini Ayten teyzeye kaptırmadık.
Birkaç dakika sonra hepimiz tatlılarımızla salondaki yerimizi yeniden almıştık. Ayten teyze enfes görünen bir şey yapmıştı ama daha önce yediğimi hatırlamıyordum. Çatalımla kadayıf parçalarını ittirdim, aralarında peynir var gibi görünüyordu.
“Künefe.”
Rüzgar’ın sesi, kulağımın hemen kenarında bir fısıltıydı. Hafifçe irkildim, ona dönmemek için kendime engel oldum ama göz ucuyla bakmaktan da kedimi alamadım.
“Ne?”
“Yüzün açık bir kitap gibi.” Sesi hala bir fısıltıdan ibaretti ve etrafımızdaki herkes kendi sohbetinde kaybolmuş görünüyordu. Kimse bizle ilgilenmiyordu. Bu çocuk neden yanıma oturmuştu ki? O kadar yer varken?
“Daha önce yemedim de…” dedim titrek bir sesle.
“Bayılırsın.”
Kocaman bir çatal tatlıdan alıp ağzına attı ve öyle bir keyifle çiğnedi ki gören, dünyanın en lezzetli şeyini yediğini düşünürdü. Merakla künefeden küçük bir çatal aldım ve ağzıma attım.
Tereyağı. Kadayıf çıtırtıları. Peynirin elastikimsi dokusu, şerbetin şekerli tadını dengeleyen peynirin hafif tuzu…
Hakkı vardı. İştah açıcıydı.
“Enfes, değil mi?” derken sanki künefeyi kendisi yapmış gibi gururluydu.
“Yediğim en güzel şeylerden biri.”
“En önemli kuralımdır. Tatlıya her zaman yer ayırmalısın.”
İçimde anlamlandıramadığım bir neşeyle gülümsedim ve tatlımdan bir çatal daha aldım. Dostlarla olmanın insanı iyileştiren bir tarafı vardı. Tatlının enfes tadı bir yana, kızların birbiriyle konuşurken kahkahalar atan görüntüsü bir yanaydı. Tanem Ece’nin eteğinin ucunu çekiştiriyor, sanırım kumaşına bakıyordu. Ece Tanem’i umursamadan Zeynep’le konuşuyordu, ikisi bir şeye kıkır kıkır gülüyordu. Muhabbetlerinin ne hakkında olduğunu merak etsem de sormaya çekindim. İkisinin herkesten çok birbiriyle yakın olduğunu düşünüyordum, bu yüzden konuştukları her neyse özel olma ihtimali vardı. Duru annesiyle bir kenardaydı, Ayten teyze hepimize ara ara laf atsa da Duru telefonuna tamamen gömülmüş durumdaydı.
Bu şekilde ders çalışmak ona sahiden fayda sağlıyor olabilir miydi? Dikkati nasıl dağılmıyordu ki her şeyden önce? Gerçi odaklanmış da görünüyordu…
“Nasıl odaklanabiliyor, değil mi? Ben de senelerdir çözemedim. Bu kız hep böyleydi ama.”
Kaşlarımı çatarak sesin geldiği yöne, Rüzgar’a döndüm tekrar. Bipolar mıydı bu çocuk? “Konuşkan günündesin bugün galiba,” diye söylendim. Sesimin neden ters çıktığını bilmiyordum, bana kötü bir şey yapmamıştı sonuçta. Ama söz konusu Rüzgâr olduğunda, benim tepkilerimin de normalin dışında olduğunu kabul etmiştim artık.
“Sana bulaşmak hoşuma gidiyor.”
Kaşlarımı çatıp ona bu söylediğinin absürtlüğünü hissettirmeye çalıştıysam da umursamadan künefesini yemeye devam etti. Ona uyuzluk edip söylediğinin saçmalığını anlatmak istedim ama Ayten Teyze araya girdi.
“Kızım, Nefes. Sen nerede kalıyorsun?”
Yarım yamalak, tereddütlü bir gülüşle ona döndüm ve doğruya en yakın yalanı söylemeye karar verdim. “Birkaç sokak ileride Ayten Teyzeciğim.”
“Sen ne okuyorsun peki?”
Boğazımı temizleyerek Tanem’e kısa bir bakış attım. “Ben geçen sene sınava giremedim. Şimdi Zeynep’le aynı dershaneye gidiyoruz.”
“Yaa, öyle mi? Hiç canını sıkma kızım, bu sene kazanırsınız. İyi çalışmaya dikkat edin, yeter. Ne okumak istiyorsun peki?”
Kızların hepsinin sessizleştiğini, bize kulak kesildiğini hissettim. Rüzgâr da diğer yanımdaydı. En iyi yalan, en az yalandır, diye düşündüm içimden. “Küçüklükten beri yemek yapmaya çok alışığım, mutfağı seviyorum. Aşçılık olabilir belki ama bilmiyorum henüz… zor bir karar.”
Bana cevap vermek yerine derin bir iç çekti. Kısa bir sessizliğin ardından, “Kızım, güzel güzel eğlenirken tatsız konuları açıp keyfinizi kaçırmak istemiyorum ama bunu söylemem lazım… Sanırım ailen vefat etmiş. Başın sağ olsun.” Sesi öyle kederliydi ki gözlerimin dolmasına engel olamadım. Annem vefat etmişti, evet. Bildiğim tek ailemdi. Bunu ona kim söylemişti? Kalbim göğüs kafesime doğru tekledi. Sonra bir daha, bir daha. Böyle atması normal miydi?
Gergince ellerimi açıp kapattım, Tanem’le çocukluk arkadaşı olmamızla ilgili bir şey söyleyecek miydi? Kalbimin biraz daha hızlandığını hissettim. “Bundan sonra sen de benim bir evladımsın. Bunu sakın unutma. Bu kızların hepsi benim evladım gibi. Sen de benim evladım sayılırsın artık, tamam mı? Canın bir yemek çektiğinde, gidecek yerin olmadığında… İstediğin zaman.”
Rahatlamayla karışık kalbimi sıkıştıran özlem duygusu dilimi bağladı sanki. Ona teşekkür etmek istedim ama uzuvlarımla zihnim arasındaki bağlantıyı kaybetmiş gibiydim. Dilimi, dudaklarımı oynatmayı başaramadım; bunun yerine sağ gözümden minik bir damlanın süzüldüğünü hissettim ve hızla sildim. Ağlamak istemiyordum. İnsanların bana acımasından nefret ediyordum. Yine de Ayten teyzenin samimiyetini de yüreğimde hissediyordum.
“Teşekkür ederim…” diye mırıldandım, sesimi geri kazandığımda. Ama başka söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Ona ne diyebilirdim ki? Böyle söylese bile gerçekten annem olmadığının o da farkındaydı. Beni yalnızca iki kere görmüştü, kızı gibi göremeyeceğini ikimiz de biliyorduk. En çok da bu yüzden acıma gibi hissettiriyordu sözleri.
Sessizlik uzadı, uzadı, uzadı…
Hiç bitmeyecek zannettim. Annesizliğim gibi bir sonsuzluk boyu devam edecek zannettim.
Sessizliği savuşturan her zamanki gibi Tanem oldu. Okulda yaşadığı alakasız bir olayı anlatırken ben, hafifçe arkama yaslandım ve yalanlarımız birbirine karışmadığı için yaşadığım rahatlamayla küçük bir nefes verdim. En azından insanlara söylediğimiz yalanları açıklamak zorunda kalmamıştık.
Öte yandan annemin özlemi tüm gece kalbimi bir yay gibi gerdi durdu, boğazıma bir yumru gibi oturdu, nefeslerim zorlaştı. Bir daha eski neşeme kavuşamadım ve konuşulanlara odaklanamadım.
*
Serin hava yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım ve havanın soğuğu kalbimi yatıştırsın diye ona odaklanmaya çalıştım. Rüzgâr hemen arkamdan gelip yanımda durdu, bana kısa bir bakış attığını hissettim.
“Gidelim mi?” diye sordu sakince. Her nasılsa, içimdeki gerginliği bildiğini düşündüm.
Çok geç olmadan kalkmıştık. Rüzgâr da bunu desteklediği için ayrılmam kolay olmuştu, Ayten teyzenin tüm ısrarlarına rağmen kendimizi dışarı atmayı başarmıştık.
Küçük ve birbiri ardında aynı gelen adımlarım beni sakinleştirir ümidiyle yolun kenarından yürümeye başladığımda hissedebildiğim tek şey, kalbimin göğüs kafesimi nasıl dövdüğüydü. Normal miydi bu hızı? Tüm akşam, açılan konuların zorluğundan ötürü çarpıntım olduğunu düşünmüştüm ama neden hala geçmiyordu? Elimi sabırsızca göğsüme götürüp bastırdım.
“İyi misin?”
Rüzgâr hemen yanımda, adımlarını adımlarıma uydurmuş yürüyordu. Derin bir nefes alıp verdim ve gülümsemeye çalıştım. “Sanırım biraz gerildim.”
“Çok özel olmayacaksa… annen ne zaman vefat etti?”
Uzun bir süre sorusuna cevap veremedim. Sokaklar boyunca ağır ağır yürürken beni sabırla bekledi. Bunu daha önce dillendirmiş miydim? Bir kere, Tanem’e. Başka kimseye söylememiştim, başka kimse merak etmemişti zaten.
“Annem,” dedim kelimeleri ağzımdan zorla çıkarıyormuşum gibi. “Annem doğum yaparken vefat etmiş.”
Bu cümlenin aramıza bomba gibi düşeceğini zannediyordum ama koca bir sessizlik yerine beklediğim son şey oldu. Omzumda, kolumda ve sırtımda onun kollarını hissettim. Hızlı bir refleksle önce omzumda duran eline, ardından dönüp yüzüne baktım, ne yapıyorsun dercesine. Fiziksel temasının beni gerdiğini fark etmiş gibi elini birden çekti ama yüzünden düşündüklerini okuyamadım.
“Bana yalan söylediğinizi düşünüyorum. Düşünüyorum da değil, biliyorum. Eminim buna.”
Çarpıntım gittikçe artıyordu. Hava sanki gittikçe kararıyordu. Başım mı dönüyordu benim? Gözlerine odaklanmaya çalıştım ama başaramadım. Sanki yüzü gözlerimin önünden kayıp gidiyor gibiydi.
“Ama…” diye devam etti, sanırım gözleri gözlerimdeydi. Yola bakmıyorduk, takılıp düşmekten korkuyordum ama bir yanım düşersem onun beni tutacağını biliyor, buna güveniyordu. “Ama yalanınıza rağmen sana güveniyorum. Nedenini bilmiyorum ama ihtiyaç duyduğun şey bir yalansa şayet, o zaman ben o yalana inanmış gibi yapacağım. Sesimi bile çıkarmayacağım çünkü gözlerin benim için yazılmış bir defter gibi. Bana özel bir dille konuşuyor sanki. Fısıldıyor kulağıma. Anlıyorum içinin bütünüyle iyilik dolu olduğunu. Seni anlıyorum her şeyden önce, herkesten önce. Garip bir biçimde. Ama Nefes… Umarım bu yalan sahiden söylenmesi gereken bir yalandır. Eğer Tanem’e ya da kızlara bir zarar gelecek olursa… o zaman ne yaparım bilmiyorum. Yalvarırım sana olan güvenimi boşa çıkarma.”
Apartmanın önüne gelmiştik. Bir an önce dış kapıyı açmak, yukarı çıkmak, odanın kapısını kapatıp yalnız kalmak ve kendimi yatağa atmak istiyordum. Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu sanki. Çarpıntım öyle artmıştı ki göğüs kafesim acıyordu.
Ona verecek bir cevap düşünüyordum ama zihnim bir türlü çalışmıyordu. Sanki düşüncelerime, anılarıma ulaşamıyordum. Bir an önce kızlar vardı, Rüzgâr vardı, akşamın hoş büyüsü vardı. Bir an sonraysa zihnimde koca bir boşluktan başka hiçbir şey yoktu.
Ona doğruları söylemek isterdim. Güveninin boşa çıkmayacağına yemin etmek isterdim.
Dokunuşundan rahatsız olmamayı dilerdim, az önce omzuma dolanan kolu şimdi hala orada olsun isterdim.
Aslında ne kadar çok kişiyi riske atmıştım yaptıklarımla. Belki de geri dönmeliydim.
Kalbim öyle bir çarpıyordu ki beynim bile titriyor zannettim.
Ona bir cevap veremedim.
Dizlerimin bağı çözüldü, içim birden boşaldı ve gözlerimin önü karardı.
Evin kapısına varamadık.
