Tanem benim yerime Cem’i aramış, biraz rahatsız olduğumu ve bir iki gün kafeye yemek yapamayacağımı söylemişti. Bu içimi çok rahatlatmıştı çünkü oğlanların evinde un, kabartma tozu gibi pasta börek işleri için malzeme yoktu ve alışveriş için hiç zamanım olmamıştı. Üstelik ikisi de benim dershaneye giden, mezuna kalmış bir öğrenci olduğumu düşündüğünden onlara bu durumu açıklamak zor olurdu.
Uzun zaman sonra hafta içi bir gün uyandığımda saat sabahın dördü değildi. Normalde Cem’e yemekleri yetiştirmek için mutlaka çok erken uyanmam gerekiyordu. Kafe, öğrencilerin sabah saatlerine yetişmek için altı buçuk gibi açılıyordu ve benim de yaptıklarımı en geç yedi gibi götürmem gerekiyordu. Bunun için de saatler öncesinde uyanıyordum.
Fakat o gün uyandığımda saat sekize geliyordu. Gözlerimi kırpıştırarak etrafa bakındım ve nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım. Yanıma bıraktığım Harry Potter’ı gördüğümde anılar zihnime doluştu ve kafa karışıklığım yatıştı. Dün gece tedirginlikten uykuya çok zor daldığım için bu kadar geç saate kadar uyumuş olmalıydım.
Bir süre hiç kıpırdamadan evi dinledim. Tamamen sessiz gibiydi. Çocuklar okulda olmalıydı. Tüm gün evde ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Telefonum olsaydı kızlardan biriyle iletişime geçebilir, dışarı çağırabilirdim ama telefonum bile yoktu. Hayat ne garipti. Bundan iki ay önce evden dışarı çıkmayı aklımın ucuna bile getiremezken şimdi evde kalamayacağımı düşünüyordum.
Ev ne kadar sessiz olursa olsun tek başıma olduğuma emin olmadığım için sessiz hareketlerle yataktan kalktım ve hızla üstümü değiştirdim. Ardından, yalnız olduğumu teyit etmek isteyerek parmak uçlarımla salona ilerledim. Boştu. Rüzgâr koltuktaki çarşaflarını toplamıştı, gece oynadığı küçük aletleri de kenardaki sehpanın üstüne koymuştu. Hemen yanlarında sarı bir not kâğıdı olduğunu fark edince kaşlarımı çatarak sehpaya ilerledim.
Öğlene dek derslerimiz var. Eve kaçta geliriz belli olmaz. Keyfine bak.
Yanına bir tane anahtar bırakmıştı. Hızlıca dış kapıya takıp döndürdüm ve kilit kolaylıkla döndüğünde içim rahatladığı için gülümsedim. Telefonum yoktu belki ama en azından özgürce dışarı çıkıp içeri girebilirdim.
Rüzgar’ı gördüğümde ona teşekkür etmeyi aklıma not ettim. Ne garip bir çocuktu. Sıcak mıydı, soğuk muydu belli değildi. Bazen aşırı kabaydı bazen aşırı düşünceli. Sanki bir dediği bir dediğini tutmuyordu ama buna somut bir örnek de gösteremiyordum. Hareketlerinde bir uzaklık, bir mesafe seziyordum çoğu zaman ama bunun bana özgü bir tavır olup olmadığından da emin değildim. O mesafeyi Tanem dışındaki herkesle arasında sezer gibi oluyordum.
Fakat bazen de böyleydi işte. Benim bile düşünmediğim bir şeyi düşünmüş, küçük bir notla halledivermişti. Küçücük bir şeymiş gibi. Hiç önemli bir şey yapmamış gibi.
Birkaç dakika içinde hazırlandıktan sonra evden çıkıp Tanemlerin evine yürüdüm. Hava mis gibiydi. Çok sıcak değildi ama güneş var gücüyle parlıyordu. Gülümseyerek göğe baktım. Göğe ne zaman baksam anneme bir adım yaklaşmışım gibi hissederdim. İçim yine o sıcaklıkla doldu, gülümsedim genişçe.
“Günaydın anne,” diye fısıldadım güneşe. “Ben de seni özledim.”
Birkaç dakika sonra Tanemlerin evindeydim. Aşağıdaki kapıda zile basmadan önce Duru’nun annesi kapıyı açarsa ne diyeceğimi düşünerek elim havada bir süre düşündüm. Herhalde sabah dersim olmadığını söylesem çok sorgulamazdı. Kızlardan en azından birinin evde olduğunu ümit ederek zile bastım.
Birkaç saniye içinde otomatiğe basıldı, basamakları hızla çıktım. Kapıyı Ayten teyzeden başka herhangi birinin açması için dua ediyordum. Keçelerle ve rengarenk süslenmiş kapının önüne geldiğimde elimi kapıya vurmak için kaldırdım ama daha ben vuramadan kapı ardına dek açıldı. “Nefes! Hoş geldin!”
Ece’ydi. Cankurtaran bulmuşum gibi boynuna atladım, üstelik insanlara sarılmak huyum olmamasına rağmen. Ne yaptığımı fark ettiğimde saçma sapan bir şey yapmışım gibi hissederek geri çekildim ve yarım yamalak bir gülüş takındım. “Pardon,” dedim fısıltıyla.
“Bana sarıldığın için özür dilemene gerek yok, şapşik.”
Ece’nin keyfi yerinde görünüyordu. Saçları her zamanki gibi dümdüz uzanıyor, mavi tutamı parlıyordu. Üstüne saçlarıyla uyumlu görünen mavi bir elbise giymişti. Büyüdüğüm şehirde bu mevsimde artık havalar buz keserdi ama burası hala ılıktı ve Ece kış gelene dek bunun tadını çıkaracakmış gibi görünüyordu.
“Ayten teyze burada mı?” diye fısıldadım.
Tanem cevap veremedi çünkü aynı anda Ayten teyze elini bir bezle kurulayarak mutfaktan çıktı. “Ah, kızım sen mi geldin?”
Kızım.
Şaşkın bakışlarımı kadının mavi gözlerine diktim. Büyüdüğüm evdeki dürtüklemeleri, çekiştirmeleri, tokatları bir an için tekrar tekrar yaşadım sanki. Bazen, kendime bile itiraf etmek istemediğim gecelerde eve geri dönsem mi diye düşünüyordum. Kızların tüm iyiliğine rağmen burası korkunçtu, korkutucuydu. Hayatımla ne yapacağım hakkında, kendimle ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Oysa evde en azından… sabah altıda kalkıp kahvaltı hazırlamak zorunda olduğum belliydi.
Kızım.
Dönersem beni yine amcama verirler miydi? Bana zarar gelmesine göz yumarlar mıydı? Belki de kaçışım onlar için büyük bir ders olmuştu ve onlar da pişmandı. Geri dönmemi dört gözle bekliyorlardı. Hem senelerce bana bakmış, besleyip büyütmüşlerdi. Burada, başka insanların arasında onları unutmuş gibi davranmam onlara haksızlık değil miydi? Ben onların kızı değil miydim?
Bana bir kere bile kızım dememişti babam. Adımı ağzına dahi almamıştı.
Bu kelimeyi ilk kez duyduğumu fark ettiğimde kalbimden vücuduma bir elektrik akımı yayıldı. Parmak uçlarım bile uyuştu sanki. Elbet, ben de birilerinin kızıydım. Annemin kızıydım her şeyden önce ama o bana böyle seslenemeden göçüp gitmişti.
Böyle saçma bir sebepten dolan gözlerime öfkelenerek gülümsemeye çalıştım ve gözlerimi kırpıştırdım. “Şey evet,” dedim ama gözlerim bana ihanet etmeye devam ettiği için daha fazla konuşamadım.
Ayten teyze sanki bunu fark etmiş gibi kaşlarını çattı ve bir koluyla beni kendine çekip sıkı sıkı sarıldı. “Neden dershanede değilsin bakayım sen? Bir şey mi oldu?”
Ağlamamak için kendimi sıksam da sol gözümden bir damlanın süzüldüğünü hissettiğimde gözlerimi yılgınlıkla kapattım. Demek Ayten teyzeye de Zeynep’le aynı dershaneye gittiğimi söylemişlerdi. Belki de Tanem aynı yalanı kullanmanın işimizi kolaylaştıracağını düşünmüştü. Ya da üniversiteye gitmiyor olmamı başka türlü açıklayamamıştı. Hepimizi yalancı yapmıştım, benim yüzümden herkesin düzeni bozulmuştu ve tüm bunlar yetmezmiş gibi tamamen yabancı bir kadının kolunda sebepsiz yere ağlıyordum.
Kendine gel, Nefes.
Derin bir nefes alıp geri çekilmeye çalıştım ama Ayten teyze beni öyle sıkı sarmıştı ki kollarından kurtulamadım. Kolları omuzlarımı sarıyor, sanki beni bir kozaya hapsediyordu. Sırtımı uzun uzun sıvazladı, ben gözyaşlarımı tutmaya çalışırken o sakin bir tavırla beni yatıştırmaya çalıştı.
Sahiden de omzunda sakinleştim ağır ağır. Belki hissettiklerim kaybolup gitmiyordu ama sarılmasının büyülü bir gücü varmış gibi içime garip bir huzur yayılıyordu.
Beni serbest bıraktığında çekilip nemli gözlerimi kırpıştırdım. “Biraz bunaldım sadece,” dedim yalan söyleyerek.
Detaylı sorular sormamasını umdum çünkü kızların beni ona nasıl anlattığından emin değildim. Neyse ki Ayten teyze hiçbir şey söylemeden mutfağa geri gitti ve ben onu boş bakışlarla seyrederken o, sakin tavrıyla kocaman bir fincanı dolaptan indirip demlikten çay koymaya başladı.
“Bir fincan çay iyi gelecektir. Ne dikiliyorsunuz orada? Salona geçin bakayım.”
Kelimelerin sonunu yutuyor, çok hızlı konuşuyordu. Tavrı o kadar anaçtı ki söylediğini yapmaktan başka çaremiz yokmuş gibi hissediyordum. Ece’ye hızlı bir bakış atıp onun hemen arkasından salona geçtim. Belli ki Ece de benimle hemfikirdi, normal şartlarda Ece hiç kimsenin lafını böyle sorgusuzca dinlemezdi.
Ayten teyze gelmeden kolunu tutup kulağına yaklaştım. “Telefona ihtiyacım var,” dedim net bir şekilde. Derdimi anlasa yeterdi. O bizi bu evden bir şekilde, kazasız belasız çıkarırdı.
Bir çırpıda ne söylediğimi anlamak istercesine birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Ayten teyze bir tepside çaylarla geldiğinde bakışlarını kaçırıp karşı koltuğa oturdu. Fellik fellik etrafta dolanan bakışlarından beni anladığını ve birazdan ne söyleyeceğini planladığını anlayacak kadar tanımıştım Ece’yi.
“Sanırım bugünkü dersleri ektin,” derken Ayten teyze yanıma oturdu ve bir elini bacağımın üstüne koydu şefkatle.
Elimdeki çaya ve ardından onun keskin, mavi gözlerine baktım. Yalan söylememek için omzumu silktim. Hareketimi bir onay gibi algılayarak bacağıma birkaç kez pat pat vurdu. “Bazen insan böyle hisseder. Olabilir. Stres de hayatın bir parçası. Bugün bir mola ver. Ama yarın mutlaka derslerine gidiyorsun, tamam mı çocuğum? Kendini bırakma, hepimiz uğraşımıza devam etmek zorundayız ne de olsa.”
Çocuğum, lafını duymamaya çalışarak gülümsedim. Kadının gözlerine bakmakta bile zorlanıyordum. Anneler böyleydi benim için. Bir canavar görsem bile belki daha tanıdık gelirdi bana ama anne… o bir anneydi. Tamamen bilinmez bir dünyadan, bilinmez bir türdü benim için.
Onu anladığımı ve sözüne uyacağımı göstermek için yine başımı salladım ve çayımdan bir yudum aldım. Ayten teyze neşeyle güldü, hatta neredeyse kıkırdadı. Harry Potter’ı daha dün okuduğum için miydi bilmiyordum ama bu kadın Molly Weasley’e inanılmaz derecede benziyordu.
Belki de benim anneler hakkında o kadar bir fikrim yoktu ki bana göre hepsi birbirine benziyordu.
Ece birden ayağa kalkıp ikimizin birden dikkatini üstüne çektiğinde çıktım kendi dünyamdan. “O zaman Ayten teyze, ben Nefes’i bir dışarı çıkarayım. Biraz stres atalım, kendine gelsin.”
“Daha çayını içmedin, kızım.”
Ece sehpaya bıraktığı fincanı eline alıp kocaman bir yudum içti ve geri bıraktı. “Bak, içtim. Hadi Nefes!”
Acelemiz neydi bilmiyordum ama neredeyse koşarak yanıma geldi ve kolumdan tutup kaldırdı beni. Aslında acelemiz neydi biliyordum elbette, sonuçta kadın her an teselli vermeyi bırakıp sorular sormaya başlayabilirdi ama yine de…
Ayten teyzeyle oturmak istediğimi fark ettiğimde bunu kabullenmeyi reddettim ve Ece’yle beraber hareket etmeye karar verdim. “Ayten teyze,” dedim içten bir sesle. “Çok sağ ol. Ben artık gideyim, biraz hava alalım.”
Ayten teyze neye uğradığını şaşırmış gibi, “Üstüme iyilik sağlık, ne bu acele canım?” derken ayağa kalkıp bizle beraber kapıya ilerledi. “Ama böyle olmaz, ben daha oturacaktım Nefes kızımla. Kızım bir akşam yemeğe gel, oldu mu? Çarşamba akşam gel mesela.”
Ece’nin hemen yanımda put gibi kalakaldığını hissediyordum. Anneler hakkında çok bir fikrim olmayabilirdi ama bu kadınla uzun süre oturursam beni sorulara boğacağından emindim. Bunu anlamak için alim olmaya gerek yoktu.
“Şey… bugün boşladım ya, ders çalışmam lazım baya. Ama teşekkür ederim.”
“Aa! Hayatta olmaz, bir akşam iki saat az çalışınca hiçbir şeycik olmaz! Bak mutlaka geleceksin ama gününe karar ver. Haftaya kadar buradayım, bir günden birinde mutlaka gelirsin canım!”
“Ayten teyze, valla çok ders çalışmam-“
“Aa ben anlamam Ayten teyze falan! Akşam gel, en sevdiğin yemeği de söyle onu yapayım, e mi kızım?” Cevap vermeme fırsat vermeden üstüme eğildi ve geri çekilmeme fırsat vermeden yanaklarımdan sulu sulu öptü. Ben daha şoku atlatamadan aynısını Ece’ye de yaptı ve kapıyı araladı.
“Hadi bakalım, güzel güzel alın havanızı.”
Ne olduğunu anlamadan kapıdan çıktım ve Ece’yi takip ederek merdivenlere yöneldim. Ece hızlı adımlarla merdivenlerden inerken peşine takıldım ve hiçbir şey diyemedim.
Ancak apartmanın önüne indiğimizde Ece sıkıntıyla, derin bir iç çekti, ellerini beline koydu ve düşünceli gözlerini göğe dikti.
“İşte buna, Nefes’ciğim, gafil avlanmak deniyor.”
*
Küçük bir telefon dükkanından çıkarken elimde yeni telefonumu tutuyordum. Dükkânın sahibi Ece’nin ‘bir tanıdığı’ydı. Adamı nereden tanıdığını tüm ısrarlarıma rağmen söylememişti. Yalnızca, “Büyüdüğün şehirde okumanın faydaları,” demişti. “Mahalledeki, sokaktaki herkesi tanırım.”
Caddede yan yana yürürken kafa karışıklığıyla ona döndüm. “Tanem çocukluktan arkadaş olduğunuzu, ilçede büyüdüğünüzü söylemişti.”
“Doğru söylemiş. İlkokulda beraberdik, dördüncü sınıfta ailem buraya taşınana dek. Sonra ben buradaydım, kızlarla da uzunca bir süre iletişimimiz yoktu. Ta ki… hepimiz aynı liseyi kazanıp yurtta kalmaya başlayana dek. Kızlar hala aynı okulda okuduğu için sözleşip yazmıştı ama benim haberim yoktu. Kaderin cilvesi…”
“Vay be…” derken gülümsüyordum. Bir arada olması gereken insanları kader er ya da geç bir araya getiriyordu demek. “Öyleyse sen birkaç sene kızlardan ayrıydın?”
“Kısmen. Anneannem ve babaannemler ilçede olduğu için senede birkaç kez ziyarete gittiğimizde görüşüyorduk. Belkitamamen kopmamıştık ama biraz da kopmuştuk.”
Zihnimde dolaşan diğer soruları da sormak istiyordum ama aniden koluma girmesiyle aklım dağıldı. Beni caddenin sol yanındaki bir kafeye doğru çekiştirdiğinde ona izin verdim. Karşıdan karşıya geçip kapısında Mama yazan kafeye girerken çekingen bir sesle, “Bu Cem Abiye ihanet sayılmaz mı?” diye sordum.
Ece cam kenarındaki masalardan birine yerleşirken alayla güldü. “Cem’in yerini seviyoruz diye sonsuza dek orada takılmamız gerekmiyor, kanka. Rahatla. Emin ol Cem Abi de güzel birer pizza gömmemizi isterdi.”
Pizza! Hiç tatmadığım bir lezzet daha! Dudaklarımın keyifle kıvrılmasına engel olamadım ve menüyü önüme çekerek pizzaları incelemeye başladım. Ananaslı pizza bile vardı ama tercihimin klasiklerden yana olması gerektiğini hissediyordum.
“Ne yiyeceksin?” diye soran Ece’ye kısa bir bakış attım.
“Karışık, sanırım. İçinde her şey var gibi görünüyor.”
“Tamam, ben de dört peynirli alayım. İkisini de tatmış oluruz.”
Ece birkaç dakika sonra yanımıza yaklaşan kıza siparişlerimizi verirken sabırsızca bekledim. Yeni telefonum masanın üstündeydi. Ece bana nasıl açıp kapatacağımı, kızlarla nasıl mesajlaşacağımı gösterecekti ama ondan önce Ece’ye sormak istediğim başka sorular vardı.
“Lisede yeniden nasıl arkadaş oldunuz peki?” diye sorarken gözlerine beklentiyle baktım.
Başlangıçta, ilk tanıştığımızda Ece’nin kızların arasında en paylaşımcı olanı olduğunu düşünmüştüm. Oysa zaman içinde onun yalnızca bu maskenin arkasına saklandığını keşfetmiştim hızla. Bir konuşmanın içinde her şeyi söylüyor, her şeyi anlatıyor gibi davransa da sanki hep gizlediği, anlatmadığı bir parça bırakıyordu. Hep mutluydu mesela. Onu bir kez bile suratı asık görmemiştim. Bir insanın hep mutlu olması mümkün müydü?
Zihnimden geçenlerden tamamen habersiz bir halde, “Okul sırasında karşılaştık,” dedi. “Hepimiz birbirimizi gördüğümüz için çok mutluyduk. Hemen yurt odalarımızı birleştirmek için çalışmalara başladık. Ben ilk sene onlardan ayrı kalmak zorunda kalmıştım ama ikinci seneden sonra hiç ayrılmadık.”
Zihnim az önce söylediklerini birleştirirken kaşlarım çatıldı. “Ama annenler şehir merkezindeyse… sen neden yurtta kalıyordun?”
Gözlerime bakmadan, “Daha iyi ders çalışırım diye,” dedi.
Bakışlarımı gözlerine diktim, ona baktığımı gördüğünü biliyordum. Sakince, sessizce bekledim. Başka bir sebebi olmalıydı.
Neredeyse bir dakikanın sonunda bakışları bana döndü. Gözlerinde paylaşmaya hiç de hevesli olmadığı bilgileri söylemek üzere olduğunu gösteren tuhaf bir öfke parlıyordu. “Çünkü evden nefret ediyorum. Bana böyle şeyler sorma.”
Öfkesi boğazıma bir yumru gibi otururken yutkundum. “Özür dilerim,” diye mırıldandım. “Seni üzmek istememiştim.”
Kırık dökük sesim onu kendine getirmiş gibi gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, ardından her zamanki neşesiyle gülümsedi. “Hayır, sen bir şey yapmadın. Sadece… ben bu konularda konuşmam pek.”
Pizzalar gelene dek başka bir şey söylemedi, ben de yeniden konuşmaya cesaret edemedim. Bana telefonun ayarlarını ve nasıl kullanılacağını anlatırken bile söylediklerine tam olarak odaklanamadım çünkü tek düşünebildim onda gösterdiği neşeli, uçarı kızdan çok daha fazlası olduğuydu.
*
Elimdeki anahtarı kapının önünde çevirip durdum. Dış kapı şansıma açıktı ve apartmana girebilmiştim, şimdi de evin kapısının önünde bir anahtara bir kilide bakıyordum. Dışarıda yorulmuştum. Üstelik bir an önce oturup yeni oyuncağımı, hatta ilk oyuncağımı kurcalamak istiyordum. Ama ya kapıyı açtığımda içeride bulursam onları? Ya vazgeçmişlerse bana onlarla kalmam için izin vermekten?
Bana neden yardım etsinlerdi ki? Onlara hiçbir faydam yoktu ne de olsa. Hatta belki de zararım vardı. Rüzgar’ı yatağından etmiş, Tolga’yı uykusuz bırakmıştım.
Derin bir nefes alıp düşüncelerimi dizginlemeye çalıştım. Beni kovacak olurlarsa Tanem’e söylediğim gibi toplanıp otele giderdim. Hem beni kovan onlar olduğu için Tanem beni suçlayamazdı da, böylece aramız bozulmazdı.
Yine de geçici bile olsa bir evimin olması güzel, öyle değil mi?
Kilidi döndürüp kapıyı ittirerek içeri girdim. Ev başta sessiz göründü gözüme, biraz da olsa içim rahatladı. Ama hemen ardından mutfaktan gelen sesleri fark ettim, tencere ve kaşık sesiydi. Arka planda çok kısık sesle müzik de duyuyordum. Biri yemek yapıyor olmalıydı.
Bir tüy gibi sessiz olmaya çalışarak kapıyı kapattım, çantamı kenara koydum ve ceketimi asıp üstüme başıma çeki düzen vermeye çalıştım. Saçlarımı çekiştirdim, tişörtümü düzelttim ve terleyen ellerimi pantolonuma sildim. Sessizliğimi koruyarak mutfağa yürüdüm ve tam kapının pervazında durdum.
Rüzgâr tek başınaydı. Siyah bir eşofman ve tişört giymiş, üstüne mutfak önlüğü geçirmemişti. Tenceredeki bir şeyi karıştırıyordu. Arkası bana tamamen dönüktü. Biraz ilerleyip tencerenin içini görmeye çalıştım. Suyunu koyduğu pirinci aylak aylak karıştırıyordu.
Kaşlarım çatıldı. “Suyu kaynayan pilavın altı…”
Öyle ani bir hareketle sıçradı ve bana döndü ki elinde tuttuğu tahta kaşıktan suratıma su sıçradı. Ben yanağımdaki suyu elimle silerken o, yüzünde yarı dehşet, yarı şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“Sen de nereden çıktın?”
Onu korkuttuğumu fark edince elimde olmadan güldüm. “Pardon,” dedim. “Yeni geldim.”
“Hayalet misin kızım sen, kapıyı bile duymadım.”
“Suyu kaynayan pilavın altı kısılır,” diye tekrar denedim. “Ve kapağı kapatılır. Tabii eğer tuzunu attıysan. Her halükârda, böyle aylak aylak karıştırman çok yanlış.”
Bir kaşı havalandı. “Aylak aylak mı?”
Kötü bir şey söylediğimi fark ettiğimde yüreğim hopladı. “Yani şey… demek istediğim, yavaşça. Kötü bir şey kastetmedim. Gerçekten. Özür dilerim.”
“Tamam, tamam,” derken beni durdurmak istercesine iki elini uzatıp aramıza koydu. “Kızmadım, sakin ol.”
Dehşete düştüğümü nasıl bu kadar kolay fark ettiğini bilmiyordum ama derin bir nefes aldıktan sonra kaşığı elinden kaptım ve kenardan uzanıp ocağı kıstım. Pilavı mahvedecekti bu gidişle. Kapağını da kapattıktan sonra, “Sanırım bu işten pek anlamıyorsun…” diye mırıldandım.
Gözlerini devirdi ve hiçbir şey söylemeden buzdolabına yöneldi. Ardından dolabı açıp bir tepsi köfteyi çıkarıp eseriyle gurur duyarcasına gülümsedi. “Bak,” dedi. “Köfte sözümü tutuyorum.”
O, elindeki tepsiyi tezgâha bırakırken ben kaşlarımı çatmış dehşet içinde onu izliyordum. Temkinli bir şekilde tezgâha yaklaşıp gözlerimi köftelere diktim. Bizim evde et pek pişmezdi ama bir kere köfte yapmıştık ve o günden beri tadı damağımdaydı. Ve o gün köfteyi elbette ben pişirmiştim. Ve bu köfteler fazla… profesyonel görünüyordu.
Hafifçe eğilip kokladım ve bir zafer kazanmışçasına gülümsedim. Elimi belime atıp Rüzgar’a döndüm. “Kasap köftesi bu.”
Birkaç saniye boyunca bana bakakaldı. Sanki kafasının içini açıp bakmışım ya da bir medyummuşum gibi bir şok vardı gözlerinde ama mutfaktan biraz anlayan herkesin aradaki farkı göreceğine emindim.
Bir karar vermeye çalışıyormuş gibi bir köfteye bir bana baktı. “Hiç de bile. Kendi ellerimle yaptım.”
Bir şey söylemek yerine ona dik dik bakmaya devam ettim.
“Sonuçta sana köfteyi ben yoğuracağım diye söz vermemiştim!”
“Demek U dönüşü yapmaya karar verdin?”
“Dik dik bakınca korkunç oluyorsun.”
“Küçücük boyumla benden korkuyorsan sana da helal olsun,” derken sesimin ne kadar inatçı çıktığına inanamıyordum.
“Denizanalarını bilir misin? Bazı türleri 1-2 santimi geçmez ama zehirleri ölümcüldür.”
Kaşlarım ben onlara engel olamadan daha da çatıldı. Şimdi de denizanası mı olmuştum? İmdat diye bağıracaktım!
“Ne alakası var,” derken köşeye geçip sandalyeye oturdum. Bu çocuk neden sinirime bu kadar dokunuyordu bilmiyordum ama beni deli ediyordu. Sürekli dik dik konuşmak zorunda mıydı? Üstelik karşısında ezilip büzülmekten öyle sıkılmıştım ki ona diklenmeden duramıyordum. Dün geceki rezaletten sonra en fazla ne olabilirdi ki? En fazla beni kovardı, varsın kovsundu!
“Hadi yap köfteyi,” dedim huysuz bir sesle. “Bekliyorum.”
Dolaptan iki bardak ve kola çıkarıp bardaklara içecek doldururken ona diklenen bu halimden rahatsız olmuyor gibi rahat bir hali vardı. Hatta aksine, fazla kibar davrandığımda çok daha fazla rahatsız oluyormuş gibi. Onu terslememe ve bir şeyler buyurmama rağmen şu anda bana bir bardak kola uzatıyor olmasının başka bir açıklaması olamazdı.
Öte yandan onun bu tavrı bana kendimi suçlu hissettiriyordu. Dün yaptığı gibi tersleseydi ben de aynısını kolaylıkla devam ettirebilirdim ama kibarlığı tuttuğu için şimdi de ben vicdan azabı çekiyordum. Kendimi kötü hissettiğim için, “Ben bundan sonra salonda yatarım,” dedim. “Sen lütfen odana geç.”
Tıpkı pilavı karıştırırken olduğu gibi aheste tavırlarla dolabın içinden tavayı alıp ocağın üstüne koydu. Kolasından bir yudum aldı, tavaya biraz yağ döktü. Sesi sakindi ama oldukça netti. “Ben salonda yatarım demiştim. Bunu uzatmanın alemi yok. Zaten ben çoğu gece orada uyuyakalıyorum.”
“Neden?”
“Ne neden?”
“Yalan söylüyorsun. Bir insan mükemmel bir yatağı varken neden salonda uyuyakalır ki?”
“Bundan gece rahat uyuduğunu mu çıkarmalıyım?”
Kısa bir an bana dönüp gülümsedi, bense ona bön bön baktım. “Ee… Hayır. Ne alakası var? Yatak dediğin şey rahattır zaten.”
Hafifçe güldüğünü omuzlarının sarsılmasından anladım. Ocağa koyduğu tavanın altını açmadan köfteleri dizmeye başladı. İnsan en azından kızartma yapacağı zaman yağı kızdırması gerektiğini bilmez miydi? Bunlar her gün aç dolaşıyor olabilir miydi? İnsan köfte kızartmayı bile bilmez miydi?
“Önce ısıt,” dedim.
“Ne?”
“Köfteleri koymadan önce tavayı ısıtmalısın.”
“İstersen gel, sen yap.”
“İddiayı kaybetmiş olsam, yapardım. Ve sen de parmaklarını yerdin, buna emin olabilirsin. Ama sanırım iddiayı ben kaybettiğim için bugün aç kalacağız.”
Köfteleri alelacele tavadan aldığını gördüğümde daha fazla dayanamadım ve yardım etmek için ayağa kalktım. O, köfteleri aldıktan sonra ben de tavanın altını yaktım. “Yağın kızmasını beklemezsen köfteler yağ çeker. Tadı ağır olur.”
Uslu bir çocuk gibi, hiç sesini çıkarmadan beni dinliyordu. Tavanın ısındığına ve yağın kızdığına kanaat getirince, “Şimdi köfteleri koyabiliriz,” dedim.
Sessizce ve itaatkâr bir tavırla köfteleri dizdi. Tek sorun, köftelerin arasında beş metre vardı ve kenarda bir sürü köfte kalmıştı. “Böyle olmaz, ateşi boşa harcıyorsun. Köftelerin hepsi tavaya sığar, sıkıştır biraz.”
Yine aynı tavırla, kalan köfteleri de tavaya dizdi. Ocağın altını hafifçe kıstım. “Çok kısık olmayacak ama çok açık da olmayacak. Altını çok açarsan içi pişmez. Altını çok kısarsan da yağ çeker. Böyle orta ateşte pişecek. Artık yakmadan, çevire çevire pişirirsin diye düşünüyorum.”
“Güya ben yapacaktım,” derken köftelere öyle büyük bir kederle bakıyordu ki dudaklarımın arasından kaçan kıkırtıyı tutamadım. Hemen sonra gülüşümden utanıp elimi dudağıma götürdüm. Kendi kıkırtım bana bile yabancı gelmişti.
Ciddileşerek, “Sen yaptın zaten.” Dedim. “Yardım alamayacağını söylememiştik.”
Bana genişçe gülümsedi, öyle bir gülüştü ki gözlerinden dudaklarına filizlendi. Ben de ona gülümsedim.
Aramızdaki bu sıcak havayı, ansızın “Sana inanmıyorum,” diyerek bıçakla keser gibi dağıttı.
“Efendim?” dedim anlamayarak.
“Sana inanmıyorum. Yalan söylüyorsun. Anlayabiliyorum. Hangi konuda yalan söylüyorsun bilmiyorum ama bir şeyler sakladığına eminim.”
Onun beni kolayca okuduğunu düşündüğüm çoğu zamanda haklı olduğumu fark edip dehşete düştüm. Ona ne cevap vermem gerektiğini düşünürken gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ama o, benden önce davranıp sözlerine devam etti. “Ama her nedense, aynı zamanda sana güveniyorum da. Neden, bilmiyorum çünkü ben kimseye güvenmem. Ama sana güveniyorum. Yalan söylüyorsan da mecbur hissettiğini anlıyorum. Bir şey fısıldıyor kulağıma. Umarım beni yanıltmazsın, Nefes, umarım güvenimi boşa çıkarmazsın.”
Endişeyle dolu kalbimin ona verecek tek bir cevabı dahi yoktu. Ona hiçbir şeyi anlatamazdım. Kimseye güvenemezdim. Tek başıma durmak zorundaydım, Tanem’e güvenmek bile bir hataydı belki de. Herkes her an çekebilirdi ipimi. Tek bir kişinin babamı bulup yerimi haber vermesine bakardı her şey. Böyle bir şey olursa o gün öleceğime adım gibi emindim.
Bu yüzden yalnızca yutkundum ve bir el boğazımı sıkıyormuş gibi hissettiğim için konuşmakta zorlanarak, “Neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedim. “Yalan söylemiyorum.”
“Tabii,” dedi hiç beklemeden. “Biliyorum.”
“Gerçekten.”
“Evet. Biliyorum diyorum ben de.”
İnanılmaz biriydi. Yanar döner bir ateş gibiydi, bir sonraki kıvılcımın, alevin hangi yöne gideceğini bilmek imkansızdı. Belki de tam da adı gibi bir rüzgardı, hangi yönden eseceğini bilmek mümkün değildi. Sözleri yanaklarımı, saçlarımı okşayan bir rüzgârın şefkatli kolları mıydı yahut beni oradan oraya savuracak bir kasırga mıydı meçhuldü.
Simsiyah gözleri gözlerimdeydi. Yıldızsız bir geceye benziyordu gözleri; öyle derin bir siyahlıktı. Belki de karanlıkta bir göldü; öyle yalın, öyle görünmez, öyle bilinmez fakat öyle sakin. Onun ne demek istediğini, orada durmuş gözlerine bakarken birden anladım.
Gözleri ne söylüyor, göremiyordum. Kendini gizliyor, düşüncelerini saklıyor, görmemem için elinden geleni yapıyordu. Ama ona güveniyordum.
Bir yabancıya güvenebileceğim kadar güveniyordum en azından.
Güveniyordum… ama bunu dillendirebileceğim kadar değil. Yahut kendimi açık edebilecek kadar değil.
Konuyu kapatmak için saçma sapan bir şeyler söylemeye hazırlanırken burnuma gelen kokuyla irkildim ve tavaya döndüm. “Köfteler!”
Çoğu yanmak üzere olan köfteleri işaret ettiğimde Rüzgâr, bir alarma basmışım gibi irkilip eline maşayı aldı. Beni rahat bırakmak zorunda kaldığı için rahatlayarak içimden yanan köftelere teşekkür ettim ve birkaç adım geri gidip duvara yaslandım. Rüzgâr sanki dünya yanıyormuş gibi bir telaşla köfteleri çevirmeye çalışıyor, alelacele hareket ettiği için üstüne yağ sıçratıp duruyordu. Dudaklarımdan kaçan ikinci bir kıkırtıya engel olamadım ve ocakla boğuşan Rüzgar’ı izlemenin günümün en eğlenceli anlarından biri olduğunu düşünmemeye çalıştım.
