22

Kuş Adası’nda zaman, biri onun olağan akışına sıra dışı bir müdahalede bulunmuş, daha ağır akması için iplerini elinde tutuyormuşçasına yavaş akıyordu. Zorlayıcı, huysuz bir yavaşlık değildi bu; tam aksine, insanı huzurlu hissettiren, nefes alışverişlerine dahi odaklanmasını kolaylaştıran türde bir yavaşlıktı. Bunu çok geçmeden, Kuş Adası’na geldiğimiz hemen o gece fark ettim. Yatağımda uzanmış tavanı izler, dışarıdan gelen cırcır böceklerinin sesini işitirken.

Sırma teyzenin söylediğine göre aslında boş bir misafir odası vardı ama Tanem benim yalnız kalmamı istemiyordu. Bu yüzden iki yatağın karşılıklı duvarlara yaslandığı, tıpkı evin dışı gibi mavi örtülerle bezeli odada yan yana uzanmıştık. Günün yorgunluğu sanki vücudumdan yatağa akıyordu. Evin sessizliği ruhuma iyi geliyordu.

Hiç uykum yoktu. Tanem’in nefesleri de henüz uyumamış gibi düzensizdi. Yeniden pozisyon değiştirip benden yana döndüğünü fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Belki de bunu hiç sormamalıydım ama dayanamadım. “Arabada sahiden uyuyor muydun?” diye fısıldadım.

Onun da uzun, neredeyse bir iç çekiş gibi nefeslendiğini duydum ama sorumu cevaplamadı.

“Rüzgâr babanızın, senin anneni aldattığını, hatta…” Yutkundum. “Ölümüne sebep olduğunu söyledi. Ne demek istedi?”

Uzun bir süre sorumu cevaplamadı. Öyle hareketsiz ve sessizce bekledi ki nefeslerini bile işitemedim. Tam da cevap vermeyeceğini, hatta belki de uyuduğunu düşündüğüm esnada, “Annem, babamın Özüm’le ilişkisi olduğunu öğrendiği gün vefat etti. Bir araba kazasıydı. O… Özüm’ün bir suçu yok. Hatta Rüzgâr da ben de Özüm bunları itiraf ettiği için biliyoruz. Yoksa nasıl bilecektik ki? Ama o gün, yani vefat ettiği gün annem onları ilk kez görmüş. Nasıl gördüğünü ya da nasıl hissettiğini hayal bile etmek istemiyorum. Onlardan uzaklaşmak için koşarken yola atlamış…”

Duyduklarım boğazıma bir yumru gibi oturdu, yutkunamadım. Söylediklerini sindirmek, onu teselli edici bir şeyler söylemek istiyordum ama ben henüz kafamı toparlayamadan Tanem devam etti. “Özüm’ün bir suçu yoktu. En azından anlattıklarına göre… babamın evli bir adam olduğunu bilmiyordu, gerçekten de gençken çekilmiş resimlerinin hiçbirinde babamın parmağında alyansı yok. Annem vefat ettikten sonra hamile olduğunu öğrenmiş ve Rüzgâr için babamla evlenmiş. Küçük bir kızken Özüm’ün benden nefret ettiğini zannederdim. Yemeğimi hazırlar, banyomu yaptırır, uykudan önce üstümü örter ama asla yüzüme bakmazdı. Meğer nefretinden değil, utancındanmış…”

“Üzgünüm,” diye fısıldadım. “Keşke bunları sana hiç anlatmasaydı.”

“Ben anlattığı için memnunum,” derken işittiğim sesi titrekti, neredeyse ağlar gibiydi. Ağlayıp ağlamadığını anlamak için başımı hafifçe çevirdim ama göremedim. “Hikâyenin gerçek kötü adamının kim olduğunu bilmek sence de önemli değil mi?”

“Yine de… Babanın anneni aldattığını, onun kötü biri zaten olduğunu biliyordun. Ama birinin, babanın annenin ölümüne sebep olduğunu söylemesi… bu korkunç olmalı. Hayal bile edemiyorum.”

“Ondan nefret ediyorum,” dedi. Sesi bir yandan öfkeyle keskin, öte yandan hüzünle tizdi. “Var olduğu için de var olmama neden olduğu için de.”

Son cümlesiyle ağladığına emin olarak kendi yatağımdan kalktım ve ona sormadan, yatağına ilerledim. Hiç duraksamadan, ona bir itiraz hakkı tanımadan ince yorganını kaldırdım ve hemen yanına kıvrıldım. Bana doğru yatmıştı, başını göğsüme dayayıp saçlarını okşadım bir kez.

“Geçti,” diye fısıldadım. “Bizi izlediklerini sen söylemiştin.”

Bir hıçkırık döküldü dudaklarından, pijamamın gözyaşlarıyla ıslandığını hissettim. “İnsanların bana baktığında hayat dolu birini gördüğünü biliyorum. Ama içten içe var olduğum için nefret ediyorum kendimden. Annemin hayatına girdiği için de babamdan. Keşke o, annemin hayatına hiç girmeseydi ve annem hala yaşasaydı. Ben var olmasaydım, önemli değildi ama o yaşasaydı…”

Hıçkırıkları derinleşti, onu tutuşumu sıklaştırdım. İlk kez biri ağlıyordu omzumda, ne yaptığımdan çok da emin değildim ama Tanem beni onunla tanıştığım günden beri bir kez bile yalnız bırakmamıştı. Ben de onu bırakmayacaktım.

“Ama annen senin yaşamanı isterdi, Tanem. Söylediklerinin aksine o, yaşadıkları pahasına senin var olmanı isterdi.”

Gözyaşları dinene, hıçkırıkları sönene dek ona sıkı sıkı sarıldım. Saçlarını okşadım, sırtını sıvazladım. Bunları ömrüm hayatım boyunca bana tek bir kişi yapmıştı; o da Tanem’di. Birine teselli vermeyi bile ondan öğrenmiştim.

Gözyaşları gecenin karanlığına karışıp azaldığında, dikkatini dağıtmak için, “Peki Tolga? Yani… onun olayı ne? Otizm mi demişti?”

Tanem burnunu çekti ve hafifçe geri çekildi göğsümden. Bana döndü, başını yastığa koydu ve elini başının altına yasladı. “Otizm bir hastalık gibi değil. Daha çok… sosyal becerileri kısıtlı. Bazı şeyleri senden benden farklı deneyimliyor, bazen de bizim ihtiyaç duymayacağımız şeylere ihtiyaç duyuyor. Öte yandan… insanların hepsi birbirinden farklı değil mi? Hepimiz farklı şeylere ihtiyaç duymuyor muyuz? Sadece onunki… daha fazla, daha farklı.”

“Kafa karıştırıcı,” diye fısıldadım. “Ama umarım onun için çok zor değildir.”

“Otizm bir spektrum. Bu spektrumda çok zorlanan, konuşmayan, göz teması kurmayan, etrafın karmaşasından çok tetiklenen biri de olabilirsin bambaşka bir uçta, her şeyi çok daha hafif haliyle deneyimleyen biri de. Bence Tolga şanslı… İnanılmaz zeki. Bilgisayar, kodlar, yazılım, fizik… Söylediği şeylerin yarısını anlamıyorum çoğu zaman. Öte yandan kendini çok geliştirdi. Biz çocukluktan arkadaşız. Biraz geç konuştu, bir zamana dek tam göz teması kuramıyordu. Şimdi de çok fazla kuruyor gerçi ama olsun. Ailesi, öğretmenleri, herkes çok destek oldu. Yani o iyi, merak etme. Ama elbette, herkes onun kadar şanslı olamıyor.”

Geriye dönük düşününce bile Tolga’nın hareketlerinde çok bir farklılık hatırlayamıyordum. Belki o, Rüzgar’la beni salonda kavga ederken yakaladığı akşam… O akşam çok sert, monoton ve keskin konuştuğunu düşünmüştüm. Sanki söylediklerinde bir kabalık yoktu ama öte yandan… öğrencileriyle konuşan bir müdür edası taşıyordu, kuralları açıklar gibi bir hali vardı.

Belki, yalnızca o zaman.

Tanem’in Tolga’ya karşı bir şeyler hissedip hissetmediğini merak ediyordum ama bunu sormaya cesaret edemedim. Sahile yüzmeye gittiğimiz gün, deniz kenarında beraber yürüyüşleri gözümün önünden gitmiyordu. İnsan elbette arkadaşıyla da öyle yürüyebilirdi ama nedense… her nedense farklı hissettiriyordu. Şimdi de ondan Rüzgar’a nazaran daha farklı bahsediyordu. Çok daha korumacı, çok daha tedirgin bir tonu vardı.

Yine de sormadım. Canı bu kadar acırken daha fazla üstüne gitmem doğru olmazdı.

“Hadi uyu,” diye fısıldadım. “Yarın yeni bir gün.”

“Asıl sen uyu,” dedi huysuzca. “Uykusuzluk da vücut için bir strestir.”

Güldüm ama kendi yatağıma geçmedim. Tekrar konuşmadım da. Beni oraya, ona bağlayan sarmaşıklar varmış gibi hissettim. Sanki istesem de kendimi ondan koparıp gidemeyecektim. Zaten istemiyordum da.

Bu yüzden yatakta kaydım, başımı tıpkı onun gibi yastığa koydum ve ona sarıldım. Ne zaman uyuyakaldım bilmiyorum ama ömrümün en huzurlu uykularından biriydi. Hiç kâbus görmedim ve uyandığımda tüy gibi hafiftim.

Her zamanki alışkanlığımla, sabah erkenden uyandım. Telefonumdaki saat 08:01 diyordu. Vücudum sekizden sonra uyumama izin vermeyen bir çalar saat gibiydi.

Tanem yatağın en köşesine gitmiş, duvarın dibine girmiş, cenin pozisyonunda uyuyordu. Onu uyandırmamaya dikkat ederek, sessizce ve ağır hareketlerle yataktan kalktım ve yorganı düzeltip üşümediğinden emin oldum.

Aynı sessiz hareketlerle üstüme eşofmanımı ve tişörtümü giyip merdivenlerden indim. Diğerlerinin de uyanmamış olma ihtimaline karşın adımlarım sessiz ve temkinliydi ama zemine yaklaştıkça kulağıma gelen tabak çanak sesleri gevşememi sağladı.

Merakla mutfağa girdiğimde Sırma teyzeyi buldum karşımda. Evin erkenci kuşu genelde ben olduğumdan, karşımda sabahın bu saatlerinde benden daha enerjik ve hareketli birini görmek ilginçti. Mutfak tezgahının önünde bir oraya, bir buraya geçiyor; kendiliğinden telaşlı hareketlerle kahvaltı hazırlıyordu. Acele etmiyordu da sanki bu şekilde hareket etmeye alışıkmış gibi bir telaştı onunki.

“Günaydın,” dedim çekingen bir sesle.

Sevecen gözleriyle bana döndü ve uyandığıma şaşırmış gibi görünerek gülümsedi. “Erkencisin!”

“Alışkanlık,” dedim kısaca. Masaya şöyle bir göz attım, kahvaltılıklar hazırdı, bir tabaktaki böreklerin üstünden dumanlar tütüyordu. Fırının açık olduğunu ve başka bir şeyler daha piştiğini görebiliyordum. Sırma teyzeyse bir yandan yumurta kırıyordu.

“Sizin için ne yapabilirim?” diye sordum tezgâha yaklaşarak. “Bana da bir iş verin, çok zahmet etmişsiniz.”

Sırma teyze hiçbir şey yapmadığını gösterircesine ellerini salladı. “Bunda ne var kızım? Geç otur sandalyeye, acıktıysan atıştırmaya başla. Birazdan çocukları uyandırırız zaten.”

Oturmamı söyleyen sesi oldukça samimi çıksa da sandalyeye şöyle bir göz attım ama o tarafa geçemedim. Biri benim için bir şeyler yaparken geçip oturma fikri, elimi kolumu bağlasalar bile mümkün değilmiş gibi uzak hissettiriyordu. İnsanlara yük olmamam gerekiyordu. Sabırları taşabilir, bana olan sevgileri günün birinde bitebilirdi.

Ama Sırma teyze yılmadı. Benim inatçı gözlerime inatçı bakışlarla karşılık verdi ve kaşlarını çattı. “Benim mutfağımda sizin üzerinize düşen bir iş yok tatlım,” derken sesi şefkatli, sözleri sertti. Burada patron benim, diyordu, ve beni ikna etmen mümkün değil.

Onu anlıyordum. Böyle annelerle karşılaşmıştım, anneanneler de benzer olmalıydı. İlkokuldaki sınıf arkadaşlarımın bazılarının annesi, beslenme saatinde gelir, onun için yiyeceklerini çantasından çıkarır, hazırlardı. Bu sonsuza dek böyle devam etmemişti elbette ancak biz birinci sınıfa alışana dek birkaç kez olmuştu, resmi zihnimde capcanlı bir anıydı bu. Onları kıskanmış, sahip oldukları şeye sahip olmadığım için kendimi çırılçıplak hissetmiştim. Sanki herkes bana bakıyor ve annem olmadığı için çantamdaki ezilmiş ekmek arası peyniri bir başıma yemek zorunda olduğumu konuşuyormuş gibi.

O gün yanında onun için yemeği hazırlansın isteyen bir kız çocuğuydum belki ama yıllar içinde kendisi için hiçbir şey yapılmasına izin veremeyen birine dönüşmüştüm. Bunu düşünmek bile korkunçtu. Benim insanların üzerinden yük almam gerekiyordu; insanlara yük olmam değil. Ancak bu şekilde yaşamaya devam edebilirdim.

“Bir şeyler yapmama izin vermeseniz bile siz böyle ayakta uğraşırken ben oturamam,” dedim. “İçim rahat etmez.”

Sırma teyze yüzünde o bilge gülüşüyle iç çekti ve başını salladı. “Oturursun, oturursun… Zaten artık yaşlanıyorum, elbet sizlere gönlümce yemekler pişiremeyeceğim günler de gelir. O zaman da siz benim yerime yaparsınız.”

Bana yaklaştı, her iki omzumdan tutup geri geri yürümeme neden oldu ve en sonunda, sandalyenin hemen önüne geldiğimde beni yavaşça oturttu. “Bak, ne güzel oturdun. Aferin sana,” derken gülümsüyordu. Tanem enerjisini ve sarkastik yorumlarını bu kadından almış olabilir miydi?

Tanem ve Rüzgâr uyanana dek, Sırma teyzenin mecbur kıldığı üzere yanında oturdum ve havadan sudan konuştuk. Birçok insanın aksine ailemin nerede olduğunu, neden yalnız olduğumu ya da diğer zor soruları kendine saklıyor; tamamen uçarı konulardan konuşmaktan keyif alıyor görünüyordu. Kamelyalardan, bitki bakımından, yüzmenin vücuda ne kadar iyi geldiğinden, mutlaka öğrenmem gerektiğinden, Kuş Adası’na nasıl tanıştığından… Aklına gelen her şeyden bahsediyor, araya girip yaptığım yorumlar dışında bana pek de konuşacak alan bırakmıyordu. Ve bundan ne kadar memnun olduğumu anlatamazdım.

Herkes uyandığında ve kahvaltıya oturduğumuzda saat dokuza geliyordu. Benim hazırladığım değil, bir başkasının benim için hazırladığı bir sofraya oturduğum için bir yanım insanlara yük olduğumu söylüyor olsa da diğer yanım mutluydu. Basit görünen bu kahvaltı sofrası bile öyle değerliydi ki. Kiminin her gün elde ettiği, belki değerini bilmediği, belki de zaten öyle olması gerektiğini düşündüğü şeyler kiminin hayatında yoktu; sabahları uyandıran şefkatli bir annenin sesi veyahut uyanana dek çoktan hazırlanmış olan dumanı tüten bir çay.

Kendi duygularıma çok dalmadan, çünkü belli ki bu beni strese sokup kalbimde koca bir delik açıyordu, kahvaltımı etmeye ve sofradaki muhabbetlere odaklanmaya çalıştım.

Rüzgâr, “Sırma teyze, vallahi döktürmüşsün!” dedikten sonra kocaman bir dilim böreği ağzına attı ve keyifle çiğnemeye başladı. Onun her sofrada aynı şekilde iştahla yemek yiyişi beni gülümsetti.

“Yavaş ye,” diyen Tanem’in ondan farkı yoktu. Reçelden, peynirden, zeytinden ve baldan karmakarışık bir şekilde yiyor, tatlıyı tuzluyu tamamen birbirine katıyordu.

“Bugün ne yapalım,” diye sorarken Tanem bana döndü. “Ne yapmak istersin yani? Sahilde yürüyüşe gidebiliriz? Akşam canlı müzik dinleyebiliriz?

Omuz silkerek benim için çok da fark etmediğini göstermeye çalıştım. Burada ne yapılır hiçbir fikrim yoktu.

“Öyle şeyleri her gün yaparsınız. Efes’e falan gitsenize,” dedi Rüzgâr.

Meraklı gözlerle Tanem’e baktım. “Efes neresi?”

“Antik Kent,” dedi Tanem. Peynirden bir lokma daha attı ağzına. “İyi de nasıl gideceğiz ki? Sen kahvaltıdan sonra yola çıkayım demiyor muydun?”

Rüzgâr bana kısa bir bakış attı ama öyle anlıktı ki o bakışın var olup olmadığından bile şüphe etmeme neden oldu.

“Aslında evet. Ama madem Efes’e gitmeyi çok istiyorsunuz o zaman bugün size eşlik edeyim. Yarın giderim artık. Olur mu Sırma teyze?”

Sırma teyze yüzünde büyük bir tebessümle bizi izliyor, konuştuklarımızı dinliyordu. Sırma teyze, “Olur tabii evladım, istediğin kadar kal,” dediğinde ağzım açık bir şekilde Rüzgar’a bakakaldım.

“O zaman ben yukarı çıkıp hazırlanayım,” dedi ve Sırma teyzeye eline sağlık dedikten sonra merdivenlerde hızla gözden kayboldu.

Neye uğradığımı şaşırmış bir şekilde Tanem’e döndüm. “Biz Efes’e gitmeyi çok mu istedik?” diye sordum.

Tanem omuz silkmekle yetindi.

*

Sırma teyzeye ne kadar ısrar edersek edelim aldığımız tek cevap, “Siz gençler eğlenin,” olmuştu. “Ben oraları kaç kere gördüm, hem de şimdi üşütürüm. Çabuk yoruluyorum, varislerim şişiyor hep. Siz keyfinize bakın.”

Böylece hazırlanıp yola çıktık, yarım saatlik bir yolculuk sonunda Efes’e vardığımızda saat on bire geliyordu. Yaşayan bir tarih olmasını seviyordu.

Ben, “Yaşayan bir tarih de ne demek?” diye sorarken Tanem biletlerimizi alıyordu.

Rüzgâr sözcükleri toparlamaya çalışırcasına kaşlarını çattı. Hava buz gibiydi ama aynı zamanda güneşliydi, Rüzgar’ın artık alışık olduğum gözlerini gözündeki gözlükten ötürü göremiyordum. Güneş yüz hatlarını vurup elmacık kemiklerini aydınlatıyor, çenesinin keskin hattının daha da belirginleşmesine neden oluyordu. Güçlü güneş ışıklarının altında fark etmemek imkansızdı; Rüzgar gerçekten… gerçekten çok yakışıklıydı.

Ne düşünüyordum ben?

“Biletlerimizi aldım, gelin hadi.”

Girişe doğru yönelirken Rüzgâr ellerini ceplerine yerleştirdi ve, “Burası yaşayan bir tarih. Sen de zaman ve mekânın birbirinden çok da bağımsız olmadığı duygusuna kapılır mısın bazen? Mesela daha önce bir başkasıyla gittiğin bir yere yeniden, bu kez tek başına gittiğinde o kişi yine yanındaymış gibi hissetmek… Ya da ilkokuluna tekrar gittiğinde on sene öncesine dönmüşsün gibi hissetmek, sanki bir anda zaman geriye akmış gibi. Bence burada yürürken insan tarihin kokusunu alabiliyor.”

Başımı sallayarak onu dinlerken ağır ağır yürüdüğümüz yollarda etrafı inceliyordum. Taştan, mermerden bir şehrin silüetine bakıyordum; kimi binası yıkılmış, kimi sağlam kalmıştı. Kütüphaneyi, evleri, tiyatroyu dolaşırken Rüzgâr nerede olduğumuzu açıklıyordu. Buraya o kadar çok gelmişti ki bir rehber anlatabiliyordu.

“Burası kendi dönemin New York’u ya da Londra’sı gibiydi. Zaten o yüzden çok ilginç değil mi? En kudretli şehirlerin bile bundan yıllar sonra yerle bir olacağının ve hayatımda belki de çok değerli olan küçük kafelerin, okulların, sinemaların hiçbir önemi kalmayacağının canlı kanıtı. Şehrin şu köşesinde, şu kaldırımında senin için çok önemli bir an mı yaşamıştın? Bir gün ne sen ne o kaldırım ne de bu şehir var olacak. Bunun depresif bir düşünce olmasını beklersin ama bence özgürleştirici. İnsanın tek bir yere, tek bir şehre veya tek bir hayata ait olmadığının hatırlatıcısı.”

Tüylerimin ürperdiğini hissettim. Tanem, Rüzgar’ın bu konuşmasını daha önce duymuş olmalıydı çünkü tekrarını izlediği bir diziyi izler gibi bilmiş bir ifadeyle başını sallıyor, göz deviriyordu. Ama ben… ben söylediklerini su gibi içiyordum. Mermerden yansıyan güneş ışıklarına gözlerimi kısarken söylediklerini iliklerime dek hissediyordum.

İhtişamlı binanın önüne geldiğimizde, “Burası şehrin kütüphanesiydi; Celsus Kütüphanesi. Aynı zamanda vali Celsus’un mezarı kütüphanenin altında. Antik çağın üçüncü büyük kütüphanesiydi.” Önünde durduğumuz binayı tümüyle görebilmek için başımı kaldırdım ve göğe uzanan oymalarını incelemeye çalıştım. Öyle uzaktı ki mermerin üstünde bir dantele benziyordu. “Ön cephedeki bu sütunları, binayı olduğundan daha büyük ve geniş göstermek optik bir illüzyonla tasarlamışlar. Dahice, değil mi? Çünkü kitap okumak da öyledir; küçücük bir deste sayfanın arasında çok daha büyük bir dünya keşfedersin.”

Rüzgar’a döndüm. O bana değil, anlattığı kütüphaneye bakıyordu ve bu, içimin ferahlamasına neden oldu. Bana bakıyor olsaydı, ona diktiğim hayran bakışlarımı fark edebilirdi. Böyle iyiydi, böylesi güvenliydi.

Düşündüğümün tam tersi biriydi. O kaba sandığım, sınırlarımı ihlal ediyor sandığım adamın içinden öykülerin ruhundan anlayan biri çıkmıştı.

Onun anlattığı hikayeler eşliğinde şehirde ilerledim ve gördüğüm her detayı zihnime kazımaya çalıştım. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, stres olduğumda veya kalbimin ağrıdığını hissettiğimde zihnimde bu şehrin kapılarını aralayabilir, bu şehrin kütüphanesinde huzur bulabilirdim.

“Burası neden terk edilmiş, biliyor musun?” diye sordu Rüzgâr. Antik kentin dev kütüphanesine ulaşmış, sıralardan birine oturmuş, etrafı dolaşan insanları ve sahneyi izliyorduk. Başımı, bilmediğimi gösterircesine iki yana salladım. “Şehrin içinden Küçük Menderes Nehri geçiyordu. Taşıdığı alüvyonlarla bir liman şehri olan bu kentin kıyısını doldurdu, şehri denizden kilometrelerce uzağa taşıdı. Böylece ticaret bitti, salgınlar başladı…

Gülümsedim. “Buranın şanlı günlerinde güzel günler yaşaması gereken insanlar o güzel günleri yaşadılar. Bence esas soru, onları beslemesi gerekirken öldüren bu şehri insanlar zamanında terk edebildi mi? İnsanın doğduğu, güvendiği toprakları terk etmesi zordur ne de olsa.”

Tanem’in başını bana çevirdiğini hissettim ama ondan yana bakmadım. Gözlerim, sahnede oynayan küçük bir kız çocuğundaydı. En fazla üç yaşındaydı, annesi elinden tutuyor, kızın gönlünce dans etmesine izin veriyordu. Kumral saçları iki yandan tutturulmuş kız öyle büyük bir neşe içindeydi ki gülümsememi durduramıyordum. Kızın neşesinde, içimi iyileştiren bir şey seziyordum.

“Bence tek bir yerde, tek bir şehirde, yalnızca bildiğimiz insanlara güvenerek yaşamamız gerekseydi daha farklı canlılar olurduk. Yürüyebiliyoruz, koşabiliyoruz, bizi çok daha uzak mesafelere götürebilecek aletler inşa edip kilometrelerce uzağa seyahat edebiliyoruz. Öyleyse neyi merak ediyorsak oraya, neyi özlüyorsak ona, her nerenin bize iyi geleceğine inanıyorsak o şehre doğru koşmamız gerekmez mi?”

Bu Rüzgar’ı sevmiştim. Bu konuşan, anlatan, bu… Bu Rüzgar’ı.

Gülümsemekten alamadığım dudaklarım ve çattığım kaşlarımla ona döndüm. “Seni bu hale deniz getiriyorsa sen deniz kenarına taşın. Benden sana küçük bir tavsiye yani.”

Keyifle güldü. “Neden gemi kaptanı olacağım diye tutturdum zannediyorsun? Karada çekilmez biriyim. Kıyıda fena değilim. Ama sen beni bir de denizde gör.”

Heyecanla doğruldum. “Evet! Hadi denize gidelim artık!”

“Denizde olmayı bu kadar seviyor musun gerçekten? O gün denize gireceksin diye çok gergin görünüyordun.”

Ona gerçekleri söyleyip söylememe konusunda kararsız kalsam da bu kadarını hak ettiğini düşünerek, “Aslında o gün ilk kez denizi canlı canlı görmüştüm. Haliyle girme konusunda gergindim. Ama hayatım boyunca denizi, deniz kenarında olmayı, yüzerken kendini denize rahatça bırakabilmeyi hayal ettim.”

Gözlüğü hala yüzündeydi, bu yüzden bana nasıl baktığını göremiyordum. Yüzü ifadesizdi, içinden ne geçtiğini anlamıyordum. Ama tekrar konuştuğunda sesinin boğuk çıktığını fark ettim. “Öyleyse yaz geldiğinde sana yüzmeyi öğreteceğim.”

Sulanan gözlerimi kırpıştırdım ve güneşe çevirdim. Yaz geldiğinde hala buralarda olacak mıydım? Bunu umuyordum, tüm kalbimle bunu istiyordum. Umut etmeyi kucaklıyordum. “Öyleyse yaz geldiğinde bana yüzme öğret. Ve beni bildiğiniz farklı kıyılara götürüp denizin değişik yüzlerini gösterin.”

Tanem genişçe gülümsedi. “Bu, hayatımda duyduğum en iyi plan.”

İç çektim. “Ama yaza daha çok var. Şimdi denize gitmemizin bir yolu yok mu?”

İşte o zaman, Rüzgar’ın yüzünde hain bir tebessüm belirdi. “Denize gitmenin her zaman bir yolu vardır, sevgili Nefes.”

*

Kıyıda duruyor, küçük bir tekneyle bakışıyorduk. Tekneyle ve Rüzgar’la.

Kuş Adası’nın sahiline gelmiştik. Rüzgâr yol boyunca beni nereye götürdüğünü söylemeyi reddetmişti, Tanem de Rüzgar’ın planını anlamasına rağmen oyuna katılmış ve bana herhangi bir şey söylemeyi reddetmişti. Bunun haksızlık olduğunu ne kadar söylersem söyleyeyim lafımı dinletememiştim.

Arabayı park ettikten sonra sahilde biraz yürümüş, yan yana dizilmiş teknelerin arasından Rüzgar’ın teknesinin önüne gelmiştik. Evet! Rüzgar’ın teknesinin.

Rüzgar’ın. Teknesi. Vardı.

İkisi de tekneye kolayca çıkmış, beklentiyle bana bakıyordu. Bense onlara içimdeki anlaşılmaz hisleri nasıl tarif edeceğimi kara kara düşünüyordum.

Denizi çok seviyordum. Denize bayılıyordum. Yıllarca hayal ettiğim bir şeyin bu denli yakınında olmak bile başlı başına muazzamdı. Ekim ayındaki o gün denize girdiğimde çok korkacağımı zannetmiş, Rüzgâr beni attıktan sonraysa büyük bir rahatlama hissetmiştim. Yüzme öğrenmeyi de çok isterdim.

Bunların hepsi doğruydu.

Ama sorun, henüz yüzme bilmiyor oluşumdu. Ve Rüzgâr, bu tekneyle beni alıp metrelerce, kilometrelerce derine açılmayı teklif ediyordu. Bir şey olursa ne yapacaktım? Bir insanın o kadar açıktan yüzerek kıyıya geri gelmesi mümkün müydü, bilmiyordum ama mümkünse bile ben gelemezdim. Üstelik denizde canlılar yok muydu? Balıklar? Bu kadar derinde bisiklet sürer gibi tekne sürmek mantıklı mıydı?

Dudağımı dişledim. “Ben burada iyiyim. Siz açılın, ben de şöyle kenara oturayım.”

Rüzgar’ın gözleri hayal kırıklığıyla doldu. Dakikalardır beni ikna etmeye çalışıyordu ve ben de dakikalardır aynı argümanları sıralıyordum. Ama zerre bıkkınlık göstermiyor, geri adım atmayı reddediyordu.

“Nefes,” dedi bir kez daha. “Bu, dünyanın en güvenli şeylerinden biri. Öyle olmasaydı, on beş on altı yaşında çocuklara ehliyet vermezlerdi, değil mi?”

“Ya denize düşersem?” diye sordum.

“Seni tutarım,” dedi hiç duraksamadan.

“Ya sen de denize düşersen?”

“O zaman seni tutmam çok daha kolay olur.”

“Ya bizi köpek balıkları yerse?”

“Burada köpek balıkları yok.”

Dakikalardır sesi çıkmayan Tanem, Rüzgar’a kaşlarını çattı. “Kıza yalan söyleme. Burada köpek balıkları var ama onlar insan yemiyor. Tamamen güvendesin.”

Tereddütlü gözlerimi Rüzgar’a çevirdiğimde direncimin kırıldığını fark ederek bir adım öne geldi ve elini bana uzattı. “Denizin ortasında gün batımını izlerken rüzgârı saçlarında hissetmeye bayılacaksın. Bunu biliyorum. Bana güven.”

Uzattığı eline ve kara gözlerine baktım. Beni kalbimden vuran gün batımı ya da denizin ortasında olmak değildi.

Beni kalbimden vuran, rüzgârı saçlarımda hissetmekti. Beni kalbimden vuran uzattığı eliydi çünkü hayatımda ilk kez bana uzatılan bir eli tutmak için can attığımı biliyordum; bunu kendime itiraf edemesem dahi içim biliyordu.

Uzattığı elini tuttum ve onun da desteklemesiyle tekneye adım attım. Fark ettiğim ilk şey, dalgaların etkisiyle bir sağa bir sola yatıyor olduğumuzdu.

Tanem, “Seni araba tuttuğu için tekne de tutabilir belki,” derken Tanem içeri doğru yolu gösteriyordu. “Bu yüzden etrafa bakmaya çalış sürekli. Yere ya da önüne pek bakma.”

Önerisini dinleyip gözlerimi etrafta tuttum. Zaten bir insan, böyle bir manzarada nasıl başını önüne eğebilirdi ki? Güneş kıyının sol yanından, denizin üstünden batmaya dönmüştü. Sahilin telaşı azalmış, insanı azalmıştı. Turuncu güneş ışıkları dalgaların üstünde parlıyor, ufka doğru denizin renginin çok daha koyu bir mavi olmasına neden oluyordu.

Tanem beni teknenin en ucuna götürürken Rüzgâr tekneyle ilgili şeyleri kontrol edeceğini söyleyip iç tarafa doğru gözden kayboldu. Durduğumuz yer, tekneye bindiğimiz kısımdı; başımızın üstünde bizi güneşten koruyan bir çatı vardı ama etrafı tamamen açıktı. Hemen önümüzde kapalı bir odacık vardı ve bulunduğum yerden dümeni görebiliyordum.

“Gel, böyle otur,” dedi Tanem yanına pat pat vurarak. “Buradan her şeyi görebilirsin.”

Söylediği gibi yanına oturdum ve haklı olduğunu hızla keşfettim. “Bugün harika bir gündü,” dedim.

“Daha da harika olacak. Denizde olmaya bayılacaksın.”

Gülümsedim. “Hala biraz korkuyorum.”

“Gayet normal,” derken Tanem’in sesi tasasızdı. “Hayatında hiç yapmadığı bir şeyden her insan korkar. Ama sana ne demiştim? Cesaret, korkmamakla ilgili değil; buna rağmen aksiyon almakla ilgilidir.”

Başımı salladım. “Yani korksam da ameliyat olacak olmam gibi, değil mi?”

Dudaklarını büzdü, cevap vermek yerine başını omzuma yasladı. Tam o esnada teknenin hareket ettiğini hissettim ve içeri doğru göz attım. Rüzgâr dümene geçmiş, tekneyi hareket ettirmeye başlamıştı bile. Hevesle içeri geçtim.

Rüzgar’ın önünde küçük bir konsol ve dümen vardı. Bir eli dümende, diğer eli cebinde sağı solu kontrol ederek ilerliyordu. Hızını arttırıp iyice açılmaya başladığında elimi göğsüme götürdüm. Ufka doğru ilerliyor, kıyıdan uzaklaşıyorduk.

Bu hareketim dikkatini çekti. “Göğsün mü sıkıştı? İyi misin? Geri dönelim mi?”

Onun peşi sıra sorduğu sorulara gülüp, “İyiyim,” dedim. “Sadece biraz korkuyorum.”

“Lütfen sakin ol,” dedi, bir elini omzuma koymak için uzattı ama son anda durdu. Bu hareketi en son yaptığında neler olduğunu hatırlamış olacak ki bir anda elini indirdi, bunun yerine elimi tutup dümene yerleştirdi.

“Bak, kaptan sensin. Korkacak hiçbir şey yok, tekne bile sürüyorsun.”

Diğer tarafta, kenarda tuttuğu eliyle dümeni ve tekneyi yönlendiren oydu ama bu yaptığının fayda etmediğini söyleyemezdim. Zihin kolay kanan bir şeydi. Kontrolün bende olduğuna hızlıca ikna olabiliyordu.

Biraz önce dokunduğu parmaklarımı dümenden indirip yumruk yaptım. Onun dokunuşundan rahatsız olmak, herkesten tedirgin olduğum gibi ondan da tedirgin olmak istiyordum ama bir şekilde kendimi güvende hissetmemi sağlamayı başarıyordu. Üstelik bu konuda özellikle hiçbir şey yapmadan, yalnızca kendisi olarak başarıyordu bunu.

Kuş Adası’nı arkamızda bırakırken gittikçe netleşen kara parçasını işaret ederek, “Şurası Susam Adası,” dedi. İşaret ettiği yerdeki ada bize öyle yakındı ki yeşillikleri, dağı ve sahili açıkça görünüyordu.

göstererek, “Burası Dilek Yarımadası,” dedi. “Susam’la arası 1,6 km, yani Yunanistan ve Türkiye’nin birbirine en çok yaklaştığı yer burası.”

Hayretle, içimde yeni yerler görmenin getirdiği o büyük coşkuyla bir soluma, bir sağıma baktım. Hayatım boyunca bunu yapabilirdim; yeni yerler keşfedebilir, Rüzgar’ın bana o yerlerden bahsetmesini dinleyebilirdim. Kendimi bir maviliğin ortasına bırakabilir, güneş ışıklarının deniz yüzeyinde dans edişini izleyebilirdim.

Düşündüklerim, dudaklarımın şokla aralanmasına neden oldu. “Midem bulanmıyor!”

Rüzgar’ın tebessümü, böyle olacağını başından beri biliyormuş gibiydi. “Ve korkun da geçti. Öyle değil mi?”

“Nereden bildin?” diye sorarken ona döndüm. Gündüzü geceye terk eden güneşin ışıkları bile kara gözlerini aydınlatmaya yetmiyordu.

“Denize âşık olacak insanı bilirim, tanırım da ondan.”

“O kadar çok mu seviyorsun? Denizi yani?”

Gülümserken gözleri ufuktaydı. “Denize açılmayı, tekne sürmeyi, doğayı takdir etmeyi dedem öğretti bana. O hayattayken bu kadar bağlı değildim suya ama o vefat ettikten sonra… Denizdeyken onunla aramda hala bir bağ varmış gibi hissediyorum. Sanki o hala buradaymış gibi.” Bana döndü yeniden. “Çok saçma, değil mi?”

Parmaklarımı dümenin etrafında dolaştırdım. “Küçüklükten beri annemi bir deniz kenarında otururken görüyorum. Sahile indiğimiz o ilk gün… aynı şeyi hissettim. Sanki gözlerimi kapatsam annemin hemen yanı başımda oturduğuna ikna olabilirmişim gibi. Yani, hayır. Saçma değil. Tam aksi.”

Ona gülümsedim ve bir denizin ortasında benzer hislere kapılıyor olmamızın içimde bir yerleri iyileştirdiğini hissettim. Yanımda kim yahut kaç kişi olursa olsun hissettiğim o içsel yalnızlığa bir leke sürmüş, o yalnızlığa bir delik açmış gibi… Yalnızlık yekti, bütündü, bir başınaydı. Siyah gibiydi; en ufak bir beyazlık onu siyah olmaktan çıkarırdı. Öyleyse yalnızlığım da tek bir kişinin varlığıyla yok olabilir miydi?

Kulağa imkânsız geliyordu, kalbim aksini söylüyordu.

Tanem’in yanımıza geldiğini duyduğumda irkilerek boğazımı temizledim ve bir adım geri çekilerek ona baktım. Yanlış bir şey yapmışız gibi yanaklarım kızardığında başımı eğip saçlarımı düzelttim.

“Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu Tanem merakla. “Manzara dışarıdan çok daha güzel. Gelin de gün batımını izleyelim.”

Rüzgâr tekneyle ilgili birkaç ayar yaptıktan sonra beraber oturakların olduğu tarafa geçtik. Rüzgâr sağ yanıma, Tanem sol yanıma oturduğunda kendimi onlar tarafından korunan bir baloncuğun içindeymişim gibi güven hissederek gözlerimi güneşe çevirdim. Rengi turuncuya dönmüş, denizin ardında kayboluyor; bizi karanlıkla baş başa bırakmak üzere hazırlanıyordu.

Göğüs kafesime dolan sıcaklık her yanımı sardı, parmak uçlarıma dek ısındım sanki. Mutluluk, dedi içimden bir ses. Bunun adı mutluluk ve sonunda, onunla tanıştın.

Annemin bir sesi olsa bu olurdu, diye düşündüm.

*

O akşam Rüzgar’ın gideceğini düşündüm ama karanlığın çöktüğünü ve gündüz araba sürmenin daha sağlıklı olacağını söyleyerek o geceyi de yanımızda geçirdi. Ertesi sabah yola çıkacağını düşündüm ama sabah uyandığında Tanem’e döndü, gece hiç uyuyamadığını ve bu halde yola çıkarsa kaza yapmaktan korktuğunu söyleyip o günü de yanımızda geçirdi.

Başta söylediklerine inandım ama üçüncü gün yola çıkmamak için bahanesi, yağmur yağacak gibi hissediyorum, dediğinde söylediği her şeyin içi boş birer bahane olduğuna kanaat getirdim.

Burada kalmak istediği için kalıyordu. Neden burada kalmak istediğini ise kendime sormak dahi istemiyordum.

Neyse ki bunu benim yerime yapan bir arkadaşım vardı.

Sırma teyze bizim için öyle çok şey yapıyordu ki artık herhangi bir şey yapmazsam geceleri uykularımın kaçacağını ilan edip tatlı yapmak için kollarımı sıvamıştım. Tanem yanımda durmuş tezgâha yaslanıyor, tatlı kaşığındaki çikolata sosunu yalıyordu.

“Senin için kalıyor, biliyorsun değil mi?”

Ona bakıp gözlerimi devirdim ve sosu karıştırmaya devam ettim. İtiraz edebilir, onun düşündüklerini ben de düşünmüyormuşum gibi davranabilirdim ama Tanem’di bu. İçimi dışımı zaten biliyordu. “Kalbim delik, beynim değil,” dedim alayla.

Bu konuda şaka yapabildiğime hayret edercesine bana boş boş baktı ve üç saniye sonra aniden, kocaman bir kahkaha attı. Öyle uzun süre, öyle çok güldü ki bir süre sonra ben de gülmeye başladım. Neşesi bulaşıcıydı.

Gülüşleri yavaş yavaş solduğunda ciddileşmek ister gibi kaşlarını çattı ve boğazını temizledi. “Ama şey… dikkatli olmanı istiyorum Nefes.”

“Sana erkeklere o gözle bakamadığımı söylemiştim,” dedim bir çırpıda, bunun Rüzgâr için geçerli olmadığından şüphe ediyor olsam da.

“Evet, evet… Ama aşk dediğin bir anda olur zaten. Nereden geldiğini, nasıl oluverdiğini anlayamazsın. Daha az önce nefret ediyordum, şimdi neden kalbim çarpıyor dersin.”

Onu savunmak ya da ona karşı bir şey hissediyor gibi görünmek istemiyordum ama onun ne düşündüğünü öğrenmek için can atıyordum. “Evet ama… Rüzgâr senin kardeşin. Yani. İyi biri. Tehlikeli falan değil yani.”

“Tabii ama… Zor bir dönemden geçiyorsun. Üstelik kalbin de hassas. En ufak bir sorun seni hepimizden daha fazla strese sokabilir. Sadece dikkatli olmanı istiyorum, hepsi bu. Bence duyguların karmakarışık. Daha dün Aras geldiği için mutluydun mesela.”

Sesi sorarcasına çıktığı için iç çektim. Ondan saklayacak bir şeyim yoktu. “Evet. Ve onunla mesajlaşıyoruz da.”

Tanem şokla iç çekti, elini dudağına götürdü. “İnanamıyorum! Ece burada olacaktı! Nefes iki çocukla aynı anda flört ediyor!”

Çırpıcıyı bırakıp koluna hafifçe vurdum. “Sessiz olsana!” diye fısıldadım telaşla. “Duyacak!”

Bu söylediğim onu daha da eğlendirmiş gibi kıkır kıkır gülmeye başladı.

Ciddileşmesi için ona kaşlarımı çatarak ters bir bakış attım. “Aras’a karşı öyle şeyler hissetmiyorum. Sadece… Ona borçluymuşum gibi geliyor. Benim için yaptıklarından sonra. Ama bir yandan da yabancıymış gibi geliyor. Sanki penceremin denizliğine kitaplar bırakan çocukla Aras bambaşka insanlarmış gibi.”

Tanem de ciddileşerek başını ağır ağır salladı. “Sanırım ona platonik olarak aşıktın. Herkes bir kere yaşamıştır. Uzaktan seversin, hayran olursun. Bir şeyi çeker dikkatini. Ama tanıyınca… kafandakiyle aynı kişi olmadığını keşfedersin hızla.”

Haklı olabilirdi ama hiçbir şey söylemedim. Onu onaylamak da reddetmek de istemiyordum. Doğrusu bunları düşünmek de istemiyordum. Yaşamak istiyordum yalnızca; hayatı da duygularımı da doyasıya yaşamak.

*

Günlerimiz sakindi. Hava birkaç gün yağmurlu gittiği için eve hapsolmuştuk ama keyfimiz yerindeydi. Kitap okuyor, okuduğumuz kitapları değiş tokuş ediyor, gecelere dek öyküler hakkında konuşuyorduk. Kendi küçük cennetimiz gibiydi ama güzel olan her şey gibi kısacık hissettirdi. Cumartesi günü geldiğinde Sırma teyzeyle sarıldık, onu mutlaka yeniden ziyaret edeceğimize söz verdik ve yola koyulduk.

Hava, son birkaç gündür olduğu gibi sağanak yağmurluydu. Hava kötü olduğu için miydi, Kuş Adası’ndan uzaklaştığımız için miydi yoksa kendimize kurduğumuz küçük, geçici ama huzurlu dünyayı arkamızda bıraktığımız için miydi bilmiyordum ama yol boyu hiçbirimiz konuşamadık. Başımı çevirdim ve yanımdaki camdan kayan yağmur damlalarını, ıslanan asfaltı ve toprağı seyrettim.

Eve vardığımızda Rüzgâr bizimle yukarı kadar geldi, çantamı benim için yine taşıdı ve odama kadar götürdükten sonra salona geri geldi.

“Bir şeye ihtiyacınız olursa beni hemen arayın,” dedi. “Zaten pazartesi günü doktora beraber gideceğiz.”

Tanem, “Merak etme,” derken hole yöneldi. “Ben tuvalete gidiyorum, görüşürüz Rüzgâr!”

Beni tüm uyarmalarına rağmen bizi bilerek baş başa bıraktığından şüphelensem de sesimi çıkarmadım. Salonun ortasında Rüzgar’la karşılıklı duruyor, ne ileri ne geri gidebiliyorduk.

“O kadar zaman beraber kaldıktan sonra şimdi iki gün görüşmemek garip olacak,” dedi. Gözlerini endişeyle kısmış, gergin bir yüzle bana bakıyordu.

“Evet,” dedim yalnızca. Başka ne diyeceğimi bilemedim.

Çenesini kaşıdı, cesaretini toplamak ister gibi derin bir nefes aldı ve sesinde derin bir ürkeklikle, “Gitmeden bir kez sarılabilir miyiz,” diye sordu.

Karşımda başka biri olsa bunu yapabilir miydim bilmiyordum. Ama onun karşısında tereddüt etmedim. Bir adım attım ve kollarımı, bana sarılmasını söyler gibi uzattım.

Gözlerinin kısa bir an için şaşkınlıkla parladığına şahit oldum. Ardından fikrimi değiştirmemden korkuyormuş gibi bir aceleyle bana doğru bir adım attı ve kollarını omzuma, sırtıma doladı. Bedeninin bedenime değmiyordu, hatta sanırım bunun için bilerek hafifçe uzak duruyordu. Oysa kolları beni öyle sıkı sarıyordu ki etrafıma bir ağacın dalları gibi uzanıyor, yorulduğumda ona yaslanabilmem için kendini güçlü kılıyordu sanki. Kolları her şeydi, kolları her yerimdeydi, kolları tüm dünyamdı.

Geri çekilirken sesi olduğundan kalın ve boğuktu. “Şimdi gidiyorum. Ama çağırdığınız anda gelirim. Beni her şeyden haberdar edin.”

Gülümsemeye çalıştım ve başımla onayladım. “Aklın kalmasın, merak etme.”

Dudağının sol köşesi hafifçe, alayla kıvrıldı. “Aklım kalır. Merak da ederim. Sen bunları düşünme. İyi geceler, Nefes.”

Cevap verme fırsatı tanımadan çekip gitti ve beni ne idüğü belli olmayan duygularla, ölüme kavuşmak ister gibi atan bir kalple ve titreyen ellerle bir başıma bıraktı.