25

Kurtarılmayı beklemiyordum.

Kurtarılmak ne demekti, bilmediğimden. Ömrüm hayatım bu çukurda geçmişti; bu kilerde, şu şiltenin üstünde. Hiçbir anında bir kurtarıcım olmamıştı. Bir kurtarıcım olma ihtimalinden dahi haberim olmamıştı. Ben bu odaya mahkumdum ve öyle kalacaktım.

Fakat sonra kendi kendimi kurtarmıştım. Tünelin sonundaki ışığı kendim bulmuştum, hatta ve hatta kendim yakmıştım. Yolu kendim açmış, kendim yürümüş, bir aydınlığa varmıştım. Ne hakları vardı beni o aydınlıktan çekip almaya yeniden? Burayı kabuslarımda yaşayacak sanmıştım.

Oysa bir kere daha buradaydım.

Kan gölünün üstünde yatarken tek düşünebildiğim buydu. Bir kurtarıcı beklemiyorum. Ölümü bekliyorum yalnızca. Orada en azından, annem var. Zihnimden tekrar ve tekrar bu sözcükler geçiyor, dünyamı kuşatıyordu.

Burnum yine kanamıştı. Kanaması yine saatlerce durmamıştı. Sol gözümü açamıyordum, hissetmiyordum bile. Bacaklarım sızlıyordu. Vücudumun her bir köşesi sızlıyordu ve benim tek düşünebildiğim bu cani adamın beni hala neden öldürmediğiydi. Bunca dövmüştü madem, öldüresiye dövseydi. Daha az acılı olurdu, daha az gaddarca. Beni bu kan gölünün ortasında koca bir gece bir başıma bırakmaktan daha merhametliydi tüm ihtimaller.

Bir kurtarıcı beklemiyorum.

Yalnız ölüm olabilir kurtarıcım.

Sağlam olan gözümü açtım ama hiçbir şey göremedim. Oda karanlıktı. Kan iğrenç kokuyordu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Yalnızdım. Neden bu kadar yalnızdım? Neden ben hep bu denli yalnız kalıyordum?

Aklıma Kuş Adası’ndaki o gün batımını getirmeye çalıştım. Parlayan denizi. Etraftan geçen diğer teknelerden gelen insanların sesleri. Teknenin motorunun sesi. Tanem’in omzumdaki başı. Rüzgar’ın nefes alışverişlerinin sesi; kıyıya vuran dalgalar gibi, ritmik ama değil. Ufka gitgide yaklaşan güneşi düşledim ve her gün o güneşi izleyebildiğim bir hayata sahip olabilmeyi.

Nerede olursam olayım, o ana dönüp huzurla dolabileceğimi hissetmiştim.

Haklıydım. Kalbimi sakinleştiriyordu o günü düşünmek.

Telefonumu babam almıştı. Gülünçtü bu, ne de olsa beni gördüğü andan itibaren vurmadığı bir an bile olmamıştı. Sonra da yarı ölü bir vaziyette bırakmıştı. Telefonum bu odanın içinde, benimle olsaydı bile elime alıp mesaj atacak gücüm yoktu ki.

Kurtarıcı beklemiyordum. Bir kurtarıcının ihtimalini bile düşünmüyordum.

Orada yerde yatarken tek beklediğim, ölümdü.

Kapı çaldığında babamın eve gelmesi için çok erken olduğunu düşündüm. Belki de ben saat mevhumumu yitirmiştim. Başka kim gelecekti ki? Korkuyla amcamı düşündüm, kalbim dehşet içinde tekledi. Ona bu haldeyken asla engel olamazdım.

Kapı açılmadı ama ısrarla çalmaya devam etti.

Bunun babamın kapı vuruşu olmadığını düşündüm. Üstelik anahtarı vardı. Genellikle buna rağmen kapıyı çalardı ama kimse açmazsa anahtarını kullanırdı. Bu daha çok bir alacaklının çalışına benziyordu.

Sahiden amcam olabileceğinden korkarak ayaklanmaya çalıştım ama ne bacaklarım tuttu ne ellerim.

Ümitsizlik içinde yere düştüm.

Halam ve babaannem evdeydi. Neden kapıyı açmıyorlardı? Aralarında konuştuklarını duyuyordum ama anlamıyordum. Neden fısıldaşıyorlardı?

Kapının birden, kırılırcasına açıldığını işittiğimde kaşlarımı çattım ama bu, yüzümün her yanının çok daha fazla acımasına neden oldu. İnleyerek kalkmaya çalıştım ama başaramıyordum. Bağırmak istiyordum ama o da olmuyordu.

“Hanımefendi, hakkınızda şikâyet var. Arama kararımız var, içeri girmemiz gerekiyor.”

Gürültü. Sanki onlarca adam aynı anda eve girmiş gibi ayak sesleri ve konuşmalar duyuyordum. Bizim ev on kişiyi aynı anda almazdı ki. Hem kim neyi şikâyet etmişti ki? Kimse babamı şikâyet etmezdi. Aras mı? Aras’ın kendi çıkarı için babama göz yumacağına öyle emindim ki.

Kapım geriye doğru gürültüyle savruldu. Kimin geldiğini göremedim, başımı çeviremedim. Yabancılardan her daim ürken yanım çekinse de bir yanım sorun olmadığını biliyordu. İyi de kimdi gelen?

Bir adamın sesini işittim. “Burada!”

Telaşlı adımlarla bana doğru yürüdü. Yanımda diz çöktüğünü hissettim, başımı koluyla hafifçe kaldırdı. Sağlam gözümü hafifçe araladım ve yüzüne bakmaya çalıştım. Biraz bulanık görüyordum ama tanıdığım kimseye benzetemiyordum. Keçi sakallı, belki kırklarında bir adamdı. Kalıplıydı.

“Adın ne?” diye sordu bana. “İyi misin? Nerede olduğumuzu biliyor musun?” Cevaplarımı beklemeden içeriye doğru seslendi. “Acilen ambulans isteyin!”

Sesi güçlüydü, emirleri sertti. Ama bana döndüğünde gözleri de sesi de az öncekinden çok daha farklı, çok daha yumuşaktı. “Adını hatırlıyor musun?” diye sordu tekrar.

Dünden beri konuşmaya çalışmamıştım hiç. Rahatça konuşabileceğimi sanıyordum ama sesim çıkmıyordu boğazımdan. Sanırım sesim kısılmıştı ya da dudaklarım öyle şişmişti ki hareket ettiremiyordum. Bilmiyordum. Yine de kendimi zorladım.

“Ne… Nefes…”

“Tamam, Nefes. Kendini zorlama. İyisin. Seni kurtarmaya geldik.”

Beni kurtarmaya gelmişti. Bir yabancıydı ama bir kurtarıcıydı.

Tüm dünyam karanlığa gömülmeden önce ona teşekkür etmek istedim ama başaramadım.

*

Uyandığımda nerede olduğumu anlayamadım. Etrafı net bir şekilde seçemiyordum. Ama hareket halinde olduğumu anlayabiliyordum. Gözümü açmaya çalıştım, başımda esmer bir hanımefendi belirdi. Sanırım eli saçlarımdaydı.

“Nefes? Kendini zorlama. İyisin. Ambulanstasın. Hastaneye gidiyoruz.”

En önemli şeyi bilmeleri gerekiyordu. “Ka… kalbim…”

“Haberimiz var. Kendini zorlama. EKG’n iyi. Çok iyi dayandın, kızım.”

Kızım. Gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissettim. Kalbimin hasta olduğunu onlara kim söylemişti? Hem bu kadın… bu kadın anneme mi benziyordu? Böyle bir şeyin mümkün olmadığını bilen yanım uykudaydı. Annemi hiç yakından görmemiştim elbette ama fotoğraflarında gördüğüm kadın buydu sanki. Böyle güzel bakardı annem olsaydı ve şefkatle okşardı saçlarımı.

“Anne…” diye mırıldandım istemsizce. İmkansızı diledim, annem saçlarımı okşuyor olsun istedim.

Bana gülümsedi. “Kendini zorlama, tamam mı? İyisin ama yine de enerjini saklamalısın.”

Sözünü dinlemek için gözlerimi kapadım. Ne de olsa o annemdi.

Gözlerimi yeniden araladığımda sanki yalnızca bir dakika geçmişti ama ben bambaşka bir yerdeydim. Ambulansta yaşananlar gerçek miydi yoksa zihnimin bana oynadığı bir tür oyun muydu hiçbir zaman bilemeyecektim.

Gözlerimi açmaya çalıştım ama sol gözüm hala açılmıyordu. En azından sağ gözümün önündeki bulanıklık gitmişti ve etrafı net görebiliyordum.

Sol yanımdan gelen makinenin sesi öyle tanıdıktı ki bir hastane odasında olduğumu hızla anladım. Dıt… Dıt… Dıt… Kalbim iyiydi, sakindi. Bunu anlayacak kadar uzun süre hastanede yatmıştım. Yanımda kim olduğuna bakmak için doğrulmaya çalıştım ama koluma dokunan eller beni durdurdu.

“Uyandı. Rüzgâr, uyandı!”

Tanem’in sesiydi bu. Yanımdaydı, ikisi de yanımdaydı. Gözyaşlarının, kederden değil rahatlamaktan gelen gözyaşlarının gözlerimden süzüldüğünü hissettim ama onları durduramadım. “Siz…”

“Dur, zorlama kendini.”

Konuşurken dudağım acıyordu, aynı zamanda boğazım. “Ne oldu?” diye sordum kısaca ama bu bile tüm enerjimi harcamama neden olmuştu. Üstelik sesim bir fısıltı gibi çıkıyordu.

Tanem konuşmadan önce görüş alanıma Rüzgâr girdi. Hemen sağ yanımdaydı, Tanem’in yanında duruyordu ama az önce fazla geride durduğu için görememiş olmalıydım. Onu görmek yüreğime su serpti sanki, yeniden o tekneye dönmüşüm gibi hafifledim. Bir hastane odasında değilmişim gibi. Dün olanlar hiç gerçekleşmemiş gibi.

“İyisin,” dedi Rüzgâr. Sesi netti, soruya mahal vermiyordu. “Önemli olan bu.”

Soran gözlerimi Tanem’e diktim. O beni anlardı. Beni nasıl bulmuşlardı?

Tanem iç çekti. “Kızmayacağına söz verirsen özetlerim. Ve şu solundaki makineden saçma sapan sesler çıkmayacağına söz verirsen.”

Başımla onayladım.

“Senden gizli… telefonuna GPS yazılımı yüklemişti Tolga. Hatırlıyor musun, sana onun bu konularda dahi olduğunu söylemiştim. Yalvar yakar ikna etmiştik ve sadece hayati bir durum olursa kullanacağımıza söz vermiştik. Nerede olduğunu görünce ben polisi aradım. Elbette belki Aras’la olabilirdin, belki de isteğin dışında tutulmuyordun ama… Hiç de öyle hissettirmiyordu. Almamız gereken bir riskti. Keşke haklı çıkmasaydık…”

Bunun için onlara kızmam söz konusu bile olamazdı. Aras’a geçmişimizden dolayı güvenmiştim ama Tanemlerin ona güvenmek için bir sebebi yoktu. Üstelik Aras bu işe hiç dahil olmayabilir, babam bir gün beni ansızın götürebilirdi de. Akıllıca bir iş yapmışlardı.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. Sesim daha fazla çıkmıyordu.

“Polisler ifadeni almak için bekliyorlar ama acelesi yok, sağlığın daha önemli. Hastanenin güvenliğiyle iletişime geçtiler, babanların hastaneye girmesi bile söz konusu değil. O yüzden rahat olabilirsin. Şey…” Tedirgin gözlerini gözlerime dikti. “Şikayetçi olacaksın, değil mi?”

Kendi öz babamdan şikayetçi olmak… Ne olursa olsun babamdı. Beni senelerce beslemiş, başımda bir çatı olmasını sağlamıştı. Bunu yapmam doğru olur muydu? Kalbimde bir sızıyla gözlerimi yumdum. Onun kendi öz kızını dövmesi doğru muydu peki? Amcasıyla bir başına bırakması, neler olacağını bile bile? Hapsetmesi?

İçimden hıçkırarak ağlamak geliyordu ama gözyaşlarım kurumuştu. “Olacağım,” dedim. “Kendime kurduğum hayata geri dönmek istiyorum, tek isteğim bu.”

Tanem içi rahatlamışçasına derin bir nefes verdi. Şikayetçi olmamamdan neden korktuğunu anlayabiliyordum, bundan ben bile korkuyordum. Ama özgürlüğün tadına varmıştım bir kere. Ondan vazgeçmem mümkün değildi.

“Her şey yoluna girecek,” diye fısıldadı Tanem. Ona inanmayı seçtim.

Sonraki günler bir filmin içindeymişim gibi hissettirdi. Testlerim normaldi, kalbim iyiydi. İlaçları düzenli kullanmam işe yaramıştı. Aldığım fiziksel darbeler görünürde berbattı ama kafamda ya da organlarımda bir sorun yoktu. Böylece hastaneden taburcu oldum. Fakat memleketten ayrılmadan önce son bir işimiz vardı, bu yüzden karakolun önündeydik.

Sonraki birkaç saat korkunçtu, anılarımda barındırmak istemediğim her şeyi tüm detayıyla anlatmak ve yeniden hatırlamak zorunda kaldım. Ama ifademi alan beyefendi her şeyi anlatmamın çok önemli olduğunu, ancak bu şekilde insanları doğru şekilde yargılayabileceklerini söylediği için sorduğu her şeyi detaylıca anlattım. En kötüsü, bunun yalnız yapmam gereken bir iş olmasıydı. Rüzgâr ya da Tanem elimi tutmak ve güç vermek için yanımda değildi.

Ama yaptım. Tamamen yabancı insanlara yüzüm kızara kızara, sanki suçlu olan benmişim gibi utana sıkıla, yaşadığım her şeyi anlattım ve bana zarar vermeye çalışan herkesten şikayetçi olduğumu söyledim. Babaannemi tenzih ettim, onun da baskı altında olduğunu ve beni koruyabildiği her an koruduğunu, ayrıca zamanımızın yarısında aklının yerinde olmadığını belirttim.

Ayrılmadan önce annemin mezarını ziyaret etmek istediğimi söylediğimde Rüzgar, isteğimi ikiletmeden beni mezarlığa götürdü. Annemin mezarını en son belki de beş altı sene önce ziyaret ettiğim için utana sıkıla yürüdüm ezberimde olan yolu. İkisine biraz uzakta beklemelerini söyledim ve annemin mezarının yanında diz çöktüm.

Elimi mezar taşında, adının üstünde gezdirirken gülümsemeye çalıştım ve akan gözyaşlarıma engel olmaya çalışmadım.

“Merhaba anne,” diye fısıldadım.

Onun yattığı toprakları arkamda bıraktığım için kendimi kötü hissederek, “Senelerdir gelmediğim için bana kızgın olmadığını biliyorum. Keşke yaşadıklarımı görmediğini bu yüzden kızgın olduğunu düşünseydim ama tam tersi olduğunu biliyorum. Bir şekilde biliyorum işte.”

Bakımsız mezarının üstündeki çirkin, kurumuş otları sökmeye başladım. “Şimdi gitmek zorunda olduğumu da biliyorsun. Üzgünüm. Ama burada daha fazla kalamam. Geçen sefer veda etmeden gittiğim için üzgünüm. Bu kez en azından veda etmek için gelebildim.”

Öyle çok kuru dal ve yabani ot vardı ki. Kimse mi yıllarca bakmamıştı bu mezara? Hadi benim gelmeme izin vermemişlerdi, kendileri de mi ziyaret etmemişti bir bayramda en azından? Keşke yanımda çiçek getirseydim diye içerlesem de üzülmemeye çalıştım. En azından annemin yanındaydım. Önemli olan buydu.

“Canım annem,” diye fısıldadım. “İleride, köşede bekleyen arkadaşlarımı görüyor musun? Onları bana senin yolladığını düşünüyorum. Bu hayata, onlarla tanışmak için geldiğimi düşünüyorum hatta. Yoksa sensiz bu hayatı ben neyleyeyim, öyle değil mi?”

Toprağını okşadım, hemen yanına oturdum. “Bir dahaki gelişimde çiçeklerle gelirim. Bu kez beni affet, anne. Seni çok özledim… Eskiden keşke beni de yanında götürseydin diye düşünürdüm ama şimdi… Beni, bu hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu anlamam için bıraktığını anlıyorum. Yaşamam için. Yine de seni çok özlüyorum, anne. Hiçbir şey senin özlemini bitirmiyor.”

Bir daha ne zaman bu mezara gelebilirdim bilmiyordum ama ameliyattan sonra mutlaka gelecektim. Ona ne kadar sağlıklı olduğumu gösterecektim. Fakat artık gitmeliydim.

Vedalaşmak üzere hafifçe doğrulduğum sırada duydum adım seslerini. Başımı hafifçe çevirdim; Rüzgâr, kucağında ekmek için onlarca küçük çiçek fidesiyle geliyordu. Bir mezarlığın ortasında bile aklımı okuyor, yokuşu kararlı adımlarla çıkıyordu. İki kolunun arasında öyle çok, öyle çeşitli renklerde çiçekler vardı ki bazısı düşecek gibi duruyordu.

Hiçbirini düşürmeden yanıma varmayı başardı. Tanem de hemen arkasındaydı. Elinde iki şişe su taşıyordu.

Hiçbir şey söylemedi, hiçbir şey konuşmadık. Çoktan sözleşmişiz gibi toprağı biraz daha temizledik, çiçekleri ektik, toprağı suladık ve mezar taşını yıkadık.

Mezar taşını öptüm, vedalaşırken beni üzgün hatırlamasın diye gülümsedim ve ardından, yakamı bırakmayan ve canımı yakmaktan başka hiçbir şey yapmayan bu şehirden ayrıldım.

*