Güneş ışıkları bugün hayatımın ilk günüymüş gibi parlıyor.
Kalbim atmıyor.
Ölüyorum.
Anne, yanına geliyorum. Sana kavuşuyorum.
Canımdan çok sevdiğim, biriciğim. Bir anne nasıl istemez evladına kavuşmayı? Ama henüz değil zamanı. Yaşayacak günlerin var henüz, anıların. Yaşayacağını bildiğin için henüz bir bebekken heyecanlandığın, bu hayata gelmek için can attığın.
Öyleyse neden buradayım? Bu boşluk neresi, sen neredesin, ben neredeyim? En azından seni görseydim.
Ben hep yanında, baktığın her yerdeyim. Gökyüzü kol kanat germiyor mu dünyaya, öyleyse annesi değil midir toprağın? Yağmurlar bakmıyor mu çiçeklere, öyleyse annesi değil mi yeşil canlıların? Rüzgarlar değil mi okyanusları dalgalandıran, öyleyse annesi değil midir tüm maviliklerin? Senin baktığın her bir yağmur damlası, her bir meltem, gökyüzündeki her bir bulut tanesi senin annen; tüm annesizlere annedir canım Nefes’im. Baktığın her yerdeyim, sen de benim baktığım her yerdesin. Beni küçük kalbinde taşıdığın sürece, sayende var olmaya devam ediyorum, sevgili kızım.
Gözlerim acı içinde, istemeye istemeye aralandı. Tüm vücudum öyle ağır, öyle acılıydı ki göz kapaklarım kırpışırken bile ağrıyordu sanki. Uyanmak istemiyordum. Bu uykuya her neden ve nerede dalmış olursam olayım uyanmak değildi isteğim. Annem. Onunlaydım, buna emindim. Hiçbir şey hatırlamıyordum ama içimde bir sıcaklık, tüm ağrılarıma rağmen parmak uçlarıma dek yayılan bir tanıdıklık hissi vardı. Annemdi. Ölmüş müydüm? Ölüyor muydum?
Dudaklarımı aralamaya çalıştım ama boğazım öyle acıyordu ki ne dilimi ne dudaklarımı oynatabildim. Neden bu haldeydim? Neredeydim?
Kalbim göğsümü döverken inlemekten alamadım kendimi. Birinin beni sakinleştirmek için kulağıma bir şeyler fısıldadığını duyuyordum ama ne dediğini algılayamıyordum. Neredeydim, neden bu haldeydim?
Göğüs kafesimi zorlarcasına atan kalbim, anıların tetiklenmesine neden oldu. Daha az önce Tanemlerden çıkmış, eve gitmiyor muyduk? Rüzgâr bana güvendiğini ama güvenini boşa çıkarmamam gerektiğini söylemişti. Kalbim dört nala atmıştı sanki gerginlikten. Gerçi, tüm akşam öyle değil miydi? Bayılmış mıydım yani? Hastanede miydim?
Gözlerimi kırpıştırıp etrafa odaklanmayı, nerede olduğumu anlamayı denedim. Yüksek tavan bembeyazdı ve etraf sanki loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Kasvet seziyordum odada. Başımı çevirmek istiyordum ama ağrıyan boğazım buna müsaade etmiyordu. Ağrıyı keser umuduyla yutkundum ama bu, daha çok acımasına neden oldu.
Birinin elime dokunduğunu, elimi ellerinin arasına aldığını hissettim. Etrafı daha net görebilmek için gözlerimi kırpıştırırken duyma yetim, bir televizyonun sesinin ağır ağır açılması gibi yavaşça kendine geldi.
“Sakin ol,” diye fısıldıyordu biri. “Sakin ol, güvendesin. Evet canım… Ben buradayım.” Hayır, fısıldamıyordu. Yalnızca sakinleştirici bir mırıltıyla konuşuyordu. Tanem’di bu. Heyecanla, onu görmek için sesin geldiği yöne, sağıma döndüm ama acıyan boğazım yüzümü buruşturmama neden oldu.
“Sakin ol hayatım, buradayım ben.”
Yüzü görüş alanıma girer girmez vücuduma bir sakinleştirici verilmiş gibi sakinledim. Kalbim yavaşladı, ellerimin duyusu geri geldi, görüşüm netleşti ve onun sesi net bir şekilde duyulur oldu.
“Bana ne oldu?” diye fısıldadım ama sesimde bir gariplik vardı. Grip olmuşum gibi kalın çıkıyordu ve konuştukça boğazıma iğneler batıyordu.
Ne kadardır baygındım ben?
Tanem ağır ağır, “Öncelikle sakin ol,” dedi, sabahtan beri kullandığı o huşu içindeki ses tonuyla. “Gerilmemen çok önemli. Doktorlar öyle söyledi.”
“Doktorlar mı? Neyim var? Önemsiz bir bayılma değil miydi?
Tanem dudağını büktü ve zor bir karar vermeye çalışıyormuş gibi derin bir nefes aldı. “Sakin ol, tamam mı? Sakin olman gerçekten önemli.” Beni hazırlamaya çalışıyormuş gibi uzunca bir süre durdu, ardından tane tane konuştu. “Neredeyse bir haftadır buradayız.”
“Ne!” derken doğrulmaya çalıştım ama göğsüme bağlanmış kabloların bana engel olduğunu fark ettim. Geri yatıp üstüme baktım. Üstümde bir hastane elbisesi vardı, altından kablolar girip göğsüme ulaşıyordu. Sol yanımdaki makine hızla ötmeye başladığında o tarafa döndüm. Ekranda 110 yazıyordu.
Kafa karışıklığıyla yeniden Tanem’e baktım.
“İşte bu yüzden sakin olmalısın,” dedi. “Kalp atışlarının hızlanmasını istemiyoruz, tamam mı?”
“Tanem,” dedim sabrımın yavaş yavaş taştığını hissederek. “Bana ne oldu?”
“Önce biraz kendine mi gelsen? Doktorlar stres olmamanın en önemlisi olduğunu söyledi.”
Ona öfkeli gözlerle baktım. “Hiçbir şey bilmediğimde daha çok stres oluyorum.”
“Küçük bir baygınlık geçirdin,” derken yüzü tedirgindi. Sanki aklındakileri hem söylemek, içinden atmak istiyordu hem de söyleyeceklerinin bana yapacağı etkiden korkuyordu. “Daha doğrusu Rüzgâr öyle zannetmiş. Ama kalbinin attığına… emin değilmiş bu yüzden hemen ambulans çağırmış. Kalbin atıyormuş!” diye ilan etti, sol yanımdaki makine yine ötmeye başlayınca. “Ama fazla hızlı atıyormuş. Buna ritim bozukluğu deniyormuş… seni bir hafta yoğun bakımda tutmak zorunda kaldılar. Aritmi sürekli devam ettiği için seni uyutmak zorunda kalmışlar. Aritmilerin son bulduğunda seni buraya aldılar, refakatçi istediler… tabii ki ben kalırım dedim.”
Gözlerimi anlamsızca, ağır ağır kırpıştırdım. “Bu aritmi… denen şey? Ciddi bir şey mi?”
Tanem yeniden elime uzandı ve hafifçe sıktı. “Şimdi iyisin. Önemli olan bu. Ben tıbbi şeyleri… pek iyi anlamıyorum. Doktorlar daha iyi anlatırlar. Hocanın sabah vizitine geleceğini söylediler. Duru da yanımızda olacak. Merak etme. Her şey yoluna girecek.”
İçimi garip kara bulutlar kapladı. Öyle uzun süre hayattan nefret etmiştim, öyle uzun zaman günlerim birbirinin aynısı olmuştu ki ölmekle bir derdim olmamıştı. Erken ölmekle ilgili bir korkum olabilmesi için önce yaşamayı sevmem gerekirdi. Oysa bir kere bile korkmamıştım ölmekten. Aksine, ölümü bir çare olarak gördüğüm, ölmeyi dilediğim birçok an yaşamıştım.
Oysa şimdi, hayatımda ilk kez ölümden korkuyordum.
“Öyle hemen içini karartma!” derken uzanıp saçlarımı okşamaya başladı. “Bu akşam kendimizi sakin tutalım ve bunları düşünmeyelim. Yarın olsun hayır olsun, değil mi? Ben yanındayım. Ne olursa olsun buradayım.”
Konunun üstünü kapatmak istercesine konuşması beni huzursuz ediyordu. “Sana anlattıkları bir şey yok mu? Size hiçbir şey söylemediler mi yani? Eminim neyim olduğunu söylemişlerdir. Neler söylediklerini doğru düzgün anlat.”
Tanem rahatsızca kıpırdandı. “Erken doğup doğmadığını sordular. Bilmediğimizi söyledik. Tıbbi geçmişinden baktılar, çok erken doğmuşsun. Sanırım yirmi sekiz haftalıkken.”
Ne söylediğini anlamadığım için kaşlarımı çatarak bunun ne anlama gelebileceğini anlamaya çalıştım. “Erken doğmuşum evet… aniden olmuş, annem öyle vefat etmiş…ama kaç haftalık doğduğumu hiç söylemediler. Ne olmuş yani?”
“İşte böyle erken doğumlarda bazen kalpte sorunlar olabiliyormuş. Genellikle bunu doğum sonrası hemen düzeltirlermiş ama bazı durumlarda… yani bazen gözden kaçıyormuş, bazen de hastalara söylense de tedavi ettirilmiyormuş. Ve sonra yetişkinlik hayatında bu şekilde ortaya çıkabiliyormuş.”
“Ne şekilde?” diye üsteledim sert bir sesle. “Aritmiyle mi?”
Pes etmiş gibi ellerini saçlarından geçirdi, ofladı, benim dışımdaki her yere baktı ve en sonunda, gözlerime odaklandı. “Anlatıyorum ama lütfen sakin ol. Tamam mı? Unutma ki hepsi geçti ve güvendesin.” Başımı uslu bir çocuk gibi salladım. Tek isteğim, tam olarak neyim olduğunu anlatmasıydı. “O gün yere düşmüşsün. Rüzgâr başta bayıldın sanmış ama sonra baktığında kalbin atmıyor sanmış. Söyledim ya! Neyse sonra seni acile getirmiş, ambulansla. Bizi de aradı. Geldiğimizde her şey tam bir karmaşaydı. Kalbin bir süre için ritim bozukluğu* diye bir şey yapmış. Bu da atması gerekenden çok daha fazla atmasına deniyormuş, sanırım. Normale getirene kadar çok çaba harcamışlar. Bir ara… Şey…” Duraksadı, gözlerini kaçırdı. Yeniden bana baktığında gözleri dolu doluydu. “Biz kapıda beklerken bir ara kalbin durdu.”
İç çekerek elimi dudaklarıma götürdüm. Sinir bozucu makine, sol yanımdan yine ötmeye başladı. “Kısa bir süre!” diye ilan etti Tanem, bir yandan gözlerini siliyordu. “Çok ama çok kısa bir süre! Sonra geri dönmüş, ritmi de normale dönmüş… Ama seni görmemize izin vermediler. Yoğun bakıma çıkardılar. Geldiğimde Rüzgâr mahvolmuş bir haldeydi. Doktorlar yakınlarını sordu ama… kimseyi çağıramadık. Rüzgâr en azından babaannene haber vermemiz gerektiğini söyleyip durdu ama ona gerçekleri söyleyemedim, babaanneni neden çağıramayacağımızı da söyleyemedim…”
Öyle hızlı konuşuyordu ki kendi kendine bir döngüye girmiş gibiydi. Gözleri telaşla bir oraya bir buraya odaklanıyor, konuşurken eli kolu fevri bir halde hareket ediyordu. Birazdan kırılıp dökülecekmiş gibi görünüyordu, onu durdurabilmek için uzanıp kolunu tuttum.
Bu hareketimle bir filmin duraklat tuşuna basmışım gibi kalakaldı. Gözleri gözlerime odaklandı, bir çırpıda yeniden doldu. Burnunu çekti ve gözyaşlarını saklamak ister gibi bir hıçkırık eşliğinde başını eğdi. “Seni kaybettik sandık.”
“Tamam, ağlama,” dedim ama yattığım yerde dönmeyi bile başaramadığım için kolunu tutmaktan başka bir şey yapamadım. “Buradayım, bak.”
“Sana… yani kalbinle ilgili bir şeyler yapmaları gerekiyormuş. Ailenden birilerini çağıralım Nefes, biz… yani seni çok seviyorum ama ailenden birinin burada olması gerekmez mi?”
Tedavi olmam gerekecekti. Nasıl yapacaktım? Benden para isterler miydi? Yutkundum. “Teknik olarak reşitim. Kimseye gerek yok.”
“Çağırabileceğimiz kimse yok mu?” Bir gözlerinden düşen damlaları siliyor, bir yandan da çaresizce çözüm arıyordu.
Burnumun direğinin sızladığını hissetsem de ağlamamak için direnerek gözlerimi kırpıştırdım. “Hiç kimse yok,” diye fısıldadım.
Gelselerdi ne olurdu, öngöremiyordum bile. Tedavi olmama izin verirler miydi? Yoksa beni yaka paça götürürler miydi? Belki de hemen burada, hastalığa gerek kalmadan canımdan ederlerdi.
İçli içli iç çekti. “Yani,” derken ağlamamak için başını kaldırıp tavana baktı ve burnunu çekti. Ardından başını bir karar almış gibi salladı ve bana döndü. “Teknik olarak hepimiz yetişkiniz. Sana bakarız, bir şekilde hallederiz. Yeter ki sen iyi ol. Belki ben anneannemi çağırırım. Ya da ameliyattan sonra ona gideriz. Hallederiz. Yaparız.”
İçimde korku yükseldi. “Ameliyat mı?”
Tanem, ağzından ne kaçırdığını fark ettiğinde gözlerini hayretle açtı, elini ağzına götürdü. “Ameliyat mı dedim ben?”
“Ameliyat dedin ya.”
Başını iki yana salladı. “Yoo, hiç de bile.”
“Dedin, Tanem.”
“Of!” Başını yeniden, hızla iki yana salladı ve yenilgiyle bana baktı. Stresten çıldırmış gibi görünüyordu. “Evet! Ama küçük bir ameliyatmış. Yani kafanda büyütme. Ve lütfen gerilme! Kalp atışların attığında ödüm bokuma karışıyor! Yarın her şeyi daha güzel açıklayacaklar, tamam mı? Şimdi önemli olan, rahat ve sakin bir uyku çekmen. Gerisini düşünme!”
Gözlerimi devirdim. “Kalbinde bir sorun olduğunu öğrendikten sonra gel de sen burada rahat ve sakin bir uyku çek de görelim!”
“İşte bu yüzden uyuyana dek televizyon izleyeceğiz.”
Eline kumandayı yeniden aldı ve birkaç tuşa bastıktan sonra Yaprak Dökümü’nü açtı. “Bu dizinin sürekli tekrarda olmasının bir sebebi var. Her zaman için izleyebilir ve kendine acımayı bırakıp onlara acıyabilirsin.”
Hiç neşem yoktu ama Tanem, tüm gece bana ailenin soyağacını, kimin kimle aşk yaşadığını, kimin iyi kimin kötü olduğunu anlatırken onun araya kattığı, işte bu da fetnan kaynana, ali rıza’nın pasif agresiflik, Ferhunde’nin kraliçelik gibi yorumlara gülmekten başka bir seçeneğim yoktu.
Leyla’nın sinir krizi geçirdiği bir sahnede sızdım ve gece bölük pörçük, anlamsız bir uyku uyudum. Bir an önce sabah olması ve doktorlarla konuşmak dışında hiçbir isteğim yoktu. Uyku ve uyanıklık arasında geçen korkunç gecem, kahvaltının odaya gelmesiyle son buldu. Gözlerimi araladığımda bir hastane görevlisini kahvaltılarımızı masanın üstüne bırakırken gördüm.
Bana hiçbir şey söylemeden çıkıp gittiğinde Tanem’e göz attım. Uyanmış, telefonuyla oynuyordu. Masanın üstündeki kahvaltıya tekrar baktım; biraz peynir, zeytin, çay, yumurta ve poğaça görüyordum.
Tanem uyandığımı fark ettiğinde hızla ayaklandı. “Hah! Kalktın mı uykucu? Hadi uyan, yemek yiyelim. Bir saate doktorlar gelirler.”
Yatak masasını önüme çekip tepsimi üstüne yerleştirdi. “Hadi, ye bakalım. Yoğun bakımdayken hiçbir şey yememişsindir. Karnını doyur güzelce.”
Önümdeki yemeklere bir kez daha baktım. Yemeğe burun kıvırmak hiç adetim değildi ama gerçekten aç hissetmiyordum. Üstelik boğazım hala ağrıyordu. Tanem’e huysuz gözlerle baktım.
“Aa,” dedi daha ben itiraz edemeden. “Biraz da olsa yemen gerekiyor, daha ilaç içeceksin. Hadi bakalım.”
Dudak bükerek çatalı elime aldım ve peyniri parçalarken şikayetçi olmamaya çalıştım. Bu yemeğe ulaşamayan birçok insan olduğunu, hayatımın çoğu döneminde benim de onlardan biri olduğumu bilirken hasta halimle şımarıklık etmeyi içim almazdı.
Küçük lokmalarla, ağır ağır kahvaltımı ederken Tanem de kendi tepsisindeki poğaçayı alıp yemeye başladı. “Birazdan Duru burada olur. Tek refakatçiye izin verdikleri için kimse burada değil ama herkes sürekli mesaj atıyor. Herkes seni soruyor. Vizit esnasında Duru’nun girmesi için izin aldım, tıp öğrencisi olduğunu söyleyince izin verdiler.”
Aynı anda kapı açıldı ve Duru, aceleci ve gergin tavrıyla kendini odaya attı. Sarı saçları sanki her zamankinden daha hoyrat, daha bağımsızdı. Ruh halinden etkileniyor olabilirler miydi?
Tanem, benim kendi hayal dünyamda bir şeyler uydurmadığımı kanıtlamak istercesine, “Kızım bu saçların hali ne,” diye söylendi. Bir yandan da ayağa kalkmış, Duru’ya sarılıyordu. “Yataktan kalkar kalkmaz buraya mı geldin?”
“Aslıda onun gibi bir şey oldu.” Duru, saçlarının halini yeni fark etmiş gibi elleriyle onları yatıştırmaya çalışırken kendisini Tanem’den kurtarıp yanıma geldi ve elimi tuttu. Gözlerime odaklanan gözlerinde çölde vaha bulmuş gibi bir rahatlama vardı. “Onu boş verin şimdi, sen nasılsın Nefes? İyi misin?”
Duru’nun masmavi gözlerini hiç böylesine bir endişeyle parlarken görmemiştim. Cam gibi aydınlık ama tereddütlü gözlerini çevreleyen sarımtırak kirpikleri titreşiyordu.
“İyiyim,” dedim onu inandırmaya çalışarak. “Ben anormal hissetmiyorum ama dünden beri Tanem neler olduğunu adam gibi anlatmadığı için endişeliyim.”
“Anlattım ya!” diye araya giren Tanem’e kötü kötü baktığımda beni umursamadan poğaçasını tırtıklamaya devam etti.
“En doğrusunu yapmış.” Duru’nun sesi artık ciddiydi. “Kulaktan dolma bilgiyle ilerlemen mantıksız. Sana en doğrusunu hocalar anlatır zaten.”
“Sen de tıp okuyorsun, bari sen anlat.”
“Ben daha ikinci sınıfım kuzum. Tanem olanları anlattığında benim bile bir kısmını google’lamam gerekti. Ben temel dersleri görüyorum, henüz klinik dersleri almadım. Ama elimden geldiğince burada olacak ve sorularını cevaplamaya çalışacağım, tamam mı? Endişelenme.”
Söylemesi kolaydı. Kızların evin bensiz ne kadar sessiz olduğundan dem vurdukları ve tahminimce dikkatimi dağıtmak için saçma sapan şeylerden konu açmaya çalıştıkları yarım saatin sonunda, en sonunda, kapıdan içeri beyaz önlüklü birkaç doktor girdi. Heyecandan hızla doğruldum, aynı anda sol tarafımdaki makinenin hafifçe ötmeye başladığını duydum. Başımı hızla o tarafa çevirdim, kalp atışlarım 100’ü geçtiği için alarm veriyordu.
“İşte bunu hiç istemeyiz.”
Sesin geldiği yöne, odaya gelen gruptaki en yaşlı doktora döndüm. Temiz yüzlü, sakallarına kırlar düşmüş, altmışlarında görünen bir adamdı. Ortalama bir boyu ve incecik bir fiziği vardı. Öyle ki beyaz önlük bile kalıplı ya da korkutucu görünmesine neden olmamıştı. Sevecen yüz hatlarıyla öyle babacan duruyordu ki sanki bana kötü bir haber vermeye değil de sırtımı sıvazlamaya gelmiş gibi bir hali vardı.
“Öncelikle lütfen kendini kontrol etmeye ve fazla stres olmamaya çalış. En önemlisi bu.”
Ona, onun gibi bir gülüşle karşılık vermeye çalıştım ama başarabildiğimi sanmıyordum. “Hastane odasındayım,” dedim fazla alaycı olmamaya çalışarak. “Ve başıma neler geleceğini bilmiyorum.”
Söylediklerimi fazla dürüst bulmuş olmalı ki hafifçe güldü. “Senin için elimden geldiğince basit anlatmaya çalışacağım. Kalbimizde dört odacık var, tamam mı? Belki liseden hatırlarsın. Bu odacıklar duvarlarla birbirinden ayrılır ve böylece odacıklardaki kan birbirine karışmaz. Ama bu durum anne karnında böyle değildir, duvarlarda bazı delikler bulunur ve doğmadan önce ya da doğduktan hemen sonra kapanır… ama bazı vakalarda, bu delikler kalır. Bazıları önemsizdir. Bazıları önemlidir, fark edilir ve bebeklikte kapatılır. Bazıları da önemlidir ama fark edilmez. Sendeki durum da böyle. ASD, deniyor, atrial septal defekt. Yani kalbinin üst iki odası arasında olmaması gereken bir delik var. Bu da bazı sorunlara yol açıyor. Erken doğduğunu söylediler, doğru mu?”
Söyledikleri o kadar fazlaydı ki zihnim algılayamıyordu. Bir filmin aksiyon sahnesini izliyor ama kimin kime zarar vermeyi başardığını anlayamıyormuşum gibi hissediyordum. Gözüm doktorun gözlerinde, odadaki başka kimseyi görmüyordu. Sırtımın terlediğini hissediyordum. Kalbim. Vücuttaki en önemli şey değil miydi? Kalbimde sorun varsa bu…
Dudaklarımı ıslattım. Bir zamanlar ölmek istediğim doğruydu ama şimdi… tam da şimdi… “Ölecek miyim?” diye fısıldadım.
Bana şefkatli gözlerle baktı. “1940’ta falan yaşıyor olsaydık, belki ama bugün değil.” Hafifçe güldü. Şaka yaptıysa bile bence komik değildi. “Yalnızca ameliyat olmaya ihtiyacın var. Bu bahsettiğim sorun kalbinde genişlemeye ve ritim sorunlarına yol açıyor. Bayılmanın sebebi de bu. Kalbin çok hızlı atmış, acilde yirmi saniye kadar durmuş. Tekrar böyle bir şey yaşamaman için sana birtakım ilaçlar başladık. Bunlar ameliyat olana kadar kalbinin doğru hızda atmasını sağlayacak.”
Ameliyat.
Ben ameliyat olabilir miydim ki? Aileme haber verilmesi gerekiyor muydu? Onlar olmadan bu ameliyat yapılabilir miydi? Sonuçta, reşittim. Ama para ödemem gerekecek miydi? Cem’le çalışmalarımdan çok ama çok az bir miktar biriktirebilmiştim. Muhtemelen yetmezdi. Keşke o telefonu almasaydım, diye geçirdim içimden, ister istemez.
Başımı iki yana salladım ve kötü düşünceleri defetmeye çalıştım.
“Ne zaman ameliyat olabilirim? Aileme ihtiyacım olacak mı?”
“Öncelikle kalbinin kendini toparlamasını bekleyeceğiz. İlaçlarını düzenli kullanacaksın, stresten uzak sakin bir yaşam sürmeye çalışacaksın. Zaten bu süreçte kontrolde olman gerekiyor. Yoğun bakımdan yeni çıktın, her şey yolunda mı anlamak için birkaç gün seni misafir edeceğiz. Sonra da bazı kontrollerin olacak… Her şey yolunda giderse ortalama bir ay sonra ameliyat olabilirsin. Duruma göre bakacağız.”
İçimi bir karartı kapladı, bu soruyu nasıl soracağımı bilmiyordum ama sormak zorundaydım. Keşke kızlar yanımda olmasaydı, o zaman bu kadar çok utanmazdım. “Ücret ödemem gerekecek mi?”
Doktor, ona oldukça garip bir soru sormuşum gibi kaşlarını çatıp başını eğdi. “Sanmıyorum, sigortan vardır mutlaka. Yine de bizim çocuklar sistemden kontrol ederler,” derken yanındaki daha genç doktorlardan birine baktı. Genç adam mesajı almış gibi elindeki not defterine bir şeyler yazdı ve bana döndü. “Taburcu olmadan önce size bilgi veririm.”
Teşekkür edercesine gülümsemeye çalıştım.
“Başka sorun yoksa yarın görüşürüz.”
Ekibiyle beraber dışarı çıkan doktorun ardından boş gözlerle baktım. Kimse konuşmadan kaç dakika geçti bilmiyordum ama Duru’nun boğazını temizlemesiyle kendime geldim. Bakışlarımı ona çevirdim ama ruh gibi hissediyordum. İçim boşalmıştı sanki. Zihnimde tek bir soru vardı.
Şimdi bana ne olacaktı?
“Sakin olmalısın. Düşündüğün kadar büyük bir ameliyat değil bu. Evet, ameliyat tabi… ama ne hastalıklar var, bazılarının çözümü yok. Bazılarının ameliyatları çok ağır. Bunun en azından bir çözümü var.”
Tesellisinin yetersiz olduğunun o da farkındaydı. Sesi giderek sönüp en sonunda alçaldığında kendimi gülümsemeye zorladım. “Ben… ailemi çağıramam. Onlar olmadan ameliyat olabilir miyim? Ameliyattan sonra yardıma ihtiyacım olursa? Ya… ya bana bir şey olursa?” Gözlerimin dolduğunu hissettim, başımı önüme eğdim.
Aynı anda Tanem yan tarafımdan kabloların elverdiği kadarıyla sarıldı. “Senin ailen biziz. Biz sana bakarız.”
“Kimse böyle bir sorumluluğun altına girmemeli. Size bu kadarını yapamam.”
Tanem bana sarılmaya devam etti ama hiçbir şey söylemedi. Onun yerine, Duru bana bir adım daha yaklaştı ve yatağımın kenarına hafifçe oturup kolumu tuttu şefkatle. “Bu hastanede ameliyat olan herkesin ailesi yanında mı zannediyorsun? Böyle bir şey yok. Bu senin sağlığın ve senden başka kimseye bağlı değil, tamam mı? Hep beraber halledeceğiz. Sen bunları düşünme.”
Gözyaşlarımı engellemek için başımı hafifçe tavana kaldırdım ve gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Artık ağlamak istemiyordum, bana kendimi zayıf hissettiriyordu. Duru haklıydı, şükretmem için çok sebep vardı. Her şeyden önce kalbim durmuştu ve yeniden atmaya başlamıştı. Bu bir lütuf değil miydi? Demek ki yaşamam gerekiyordu. Demek ki yaşamaya değer bir hayat beni bekliyordu.
Gülümsemeye çalıştım. “Tamam,” dedim burnumu hafifçe çekerek. “Daha fazla üzülmeyin. Ben iyiyim.”
Tanem’in bana itiraz edeceğini hissettim, muhtemelen onları üzmediğime ve bizim arkadaş olduğumuza dair bir tirat beni bekliyordu ama buna fırsatı olmadı. Odanın kapısı birden ardına kadar açıldı ve karşımda görmeyi beklediğim son isim odaya koşar adım daldı.
Aras Güntekin.
Fotoğrafına bakıp beni düşünüp düşünmediğini merak ettiğim, bana gerçek dünyanın kapılarını araladığı için her daim minnettar olduğum adam işte karşımdaydı; soluk soluğa, yanakları kıpkırmızı, elleri titrer vaziyette. Öyle ki sanki köyümüzden buraya dek kilometrelerce koşmuş, beni ararken dünyayı köşe bucak aramış gibi telaşlıydı. Göl gibi yeşil gözlerindeki endişe ve korku gözlerimden kalbime aktı, sol tarafımdaki makinenin ötmeye başladığını işittim ama umursamadım. Kalan her şey önemini yitirmiş gibiydi.
O buradaydı.
