19

Hastanede kalmak sıkıcıydı. Doktorlar, hemşireler bana ciddi bir hastalığım varmış gibi davranıyordu ama ben kendimde bir farklılık hissetmiyordum. Her zaman olduğum gibiydim işte! Ama onları buna ikna etmek imkansızdı. Hemşireler dört saatte bir gelip değerlerime bakıyor, not ediyordu. Her sabah ve akşam doktorlar bir güruh halinde odaya giriyor, kendi arasında konuşuyordu.

Ziyaretçiler kısıtlı sürelerde girebiliyordu ve bu süreyi Duru, Ece, Zeynep ve Aras kendi arasında paylaşmak zorunda olduğundan herkesi kısa kısa görebiliyor, kimseyle doğru düzgün konuşamıyordum. Aras’ı yalnızca iki kez, birkaç dakikalığına görebilmiştim. O, odadan çıkarken asık yüzüme bakmış, “Bir önemi yok,” demişti. “Bir şeye ihtiyacın olursa diye buradayım, sohbet etmek için değil.”

Senelerce kendi evinde hapis hayatı yaşamış, yıllar sonra ise dışarıda olmaya alışmış biri için bu hapis hayatı zulüm gibiydi. Bu yüzden uyandıktan sonraki dördüncü günün sabahında taburcu olabileceğim söylendiğinde rahatlayarak derin bir nefes verdim. Artık bu dört duvarın dışına çıkmazsam delirecektim.

“Taburcu olabilirsiniz,” dedi genç görünümlü, esmer bir doktor. “Ama ilaçlarınızı çok düzenli içmeniz gerek. Haftaya sizi polikliniğe kontrole bekliyoruz, randevunuzu kâğıda yazdım. Her şey yolunda giderse bir ay sonraya ameliyat planlayacağız.”

Taburculuk işleri ve tıbbi söylemleri anlama görevi için Duru yanımızdaydı. Adam konuştukça başını sallıyor, telefonuna not ediyordu. “Beta blokörü burada saat kaçta alıyordu?”

“Sabah dokuzda. Aynı şekilde devam edebilir. Ah bir de, sigortanız da varmış. Sanırım onu sormuşsunuz. Her şey bu kadar. Sizin bir sorunuz yoksa hazır olduğunuzda çıkabilirsiniz. Bu da reçeteniz.”

Bana uzattığı kâğıda baktım ama yazanları okuyamadım bile.

Doktorun ardından gelen hemşire göğsümdeki aletleri çözdü ve beni makinelerden ayırdı. “Üstünü değiştirebilirsin, hazır olduğunuzda da çıkabilirsiniz,” dedi ve ardından bizi tekrar baş başa bıraktı. Tüm bu talimatları aklımda tutabildiğimden bile şüpheliydim, iyi ki Duru buradaydı. Yine o şok haline girmiştim, ruh gibi hissediyordum.

Toparlanmamız kısa sürdü. Zaten hiçbir şeyimiz yoktu. Tanem tüm eşyalarımızı getirdiği sırt çantasına tepiştirirken Duru, eve giderken eczaneye uğramamız gerektiğini söylüyordu. Bense tüm bu hengamede tamamen kaybolmuş hissediyordum.

Haftaya tekrar buradaydım. Sonra ameliyat olacaktım.

Ameliyat.

Kalbimi açacaklardı.

Duru, aşağı inmeme yardımcı olmak için koluma girdiğinde kötü düşünceleri zihnimin arkasına gönderdim ve ona gülümsemeye çalıştım. Hastanenin bahçesine indiğimizde dışarı çıkıp derin bir nefes aldım. Beni monitörlerden ayırmak istemedikleri için günlerdir ilk kez temiz hava alıyordum.

Bu huzurlu saniyelerimi, Tanem’in sesi böldü. “Aras mesaj attı. Akşam bize gelecekmiş.”

“Sen de tamam mı dedin?” derken sesim kızgın çıkmıştı.

“Hayatım çocuk senin için onca yolu gelmiş. Ne deseydim, gelme mi? Üstelik izni bitiyormuş, yakında sanırım dönmesi gerekecek. Son şansını kaçırmak istemezsin diye düşündüm.”

Ofladım ama itiraz etmedim. Duru’nun beni bu konuyla ilgili soru yağmuruna tutmasını bekledim ama başı telefonuna gömülüydü, her zamanki gibi. Ona baktığımı hissetmiş olacak ki, “Sorardım ama stres olmaman için susuyorum,” dedi basitçe. “Taksi çevirin de eve gidelim.”

Taksi yolculuğu tamamen sessiz geçtş. Taksici abi radyoda eski bir şarkı dinliyordu ve şarkıda, hastane önünde incir ağacı diyordu. Bir ölümden bahsettiğini düşünüyordum ve aynı zamanda, hastaneden aldığı insanları taşırken böyle bir şarkıyı bilerek mi açtığını da merak ediyordum. Belki de çok ama çok kötü bir mizah anlayışı vardı.

Eve varmamız neredeyse on beş dakika sürdü. Taksi kapının önünde durduğunda Tanem müdahale etmeme izin vermedi, zaten tüm eşyalarım ondaydı. Duru önden indi ve benim yakın olduğum tarafa geçip kapıyı benim için açtı. Ona gözlerimi devirmekten alamadım kendime.

“Henüz ölmedim.”

Kaşlarını çattı. “Hiç ölmeyeceksin.”

“Teknik olarak bu imkânsız,” derken yardım için uzattığı elini tutmadan taksiden indim.

“Ne demek istediğimi biliyorsun.”

“Sen de benim ne demek istediğimi biliyorsun. Abartma ne olur, iyiyim. Siz böyle davranınca ben kendimi çok daha kötü hissediyorum.”

Kulağıma, “Aras’la ilgili seni sıkıştırmayacağımı söylediğimde öyle demiyordun ama,” diye fısıldadı.

Tanem taksinin diğer tarafından, “Siz ne fısıldaşıyorsunuz öyle?” diye seslenirken ben elimde olmadan gülüyordum.

İnanmıyordum ama bu kızlar beni ölme ihtimalim olan bir hastalık tanısı aldıktan birkaç saat sonra bile böyle güldürebiliyordu.

İkisi de hiçbir şey taşımama izin vermedi ve hatta Duru merdivenleri çıkarken koluna girmem konusunda ısrarcı oldu. “Evet, kondisyonun artık eskisine göre daha iyi ama yine de merdiven çıkarken kalbin hızlanacaktır. Biraz benden güç al, ne olursun.”

Onu kıramadım. Öte yandan onlara muhtaç olduğum için hissettiğim stres ve sıkıntı gitgide büyüyordu. Evlerine sığıntı gibi yerleşmekle kalmamıştım, şimdi bir de onları bana bakmak zorunda bırakmıştım. O kadar iyi insanlardı ki artık bu kadarını yapamayız bile demiyorlardı. Kendilerini böyle mecbur hissetmelerinden nefret ediyordum.

Evin kapısını gördüğümde bu kapıyı gördüğüm ilk gün geldi aklıma. Keçeyle süslenmiş olmasını garipsemiş, anlam verememiştim. Oysa şimdi, bu keçeleri Ece’nin yaptığını ve sürekli farklı el işleri denemeyi sevdiğini biliyordum. Duru’nun bu süslerden nefret ettiğini biliyordum. Tanem’in neşeli bulduğunu, Zeynep’inse umurunda olmadığını biliyordum.

Neden? Bana bu kapıyı neden açmışlardı ki?

Daha biz zili çalmadan kapı ardına kadar açıldı ve heyecanlı yüzüyle Ece göründü. “Sonunda geldiniz! Daha da gecikseydiniz FBI, CIA, MIT herkese haber verecektim. Nerede kaldınız?”

Duru, onun bu halleriyle uğraşamayacakmış gibi elini kaldırdı. “Sus Allah aşkına. Geldik işte, buradayız. Abartma. Ayrıca Nefes’in stres olmaması gerekiyor. Şu ani tepkilerine kısa bir ara veriyoruz, tamam mı Ece’ciğim?”

Onunla küçük bir çocukla konuşur gibi tane tane ve alayla konuşmasına gülerken Ece’ye sarıldım. “Sen bunlara bakma,” dedim. “Her şeyi abartıyorlar.”

“Aynen kanka aynen.” Tanem de içeri geçip kapıyı kapadı ve bana bir anlığına bakıp gözlerini devirdi. “Biz abartıyoruz. Kalbinde delik var anasını satayım, sence abartıyor muyuz?”

Ece neredeyse bağırarak, “Ay şöyle şeyler söyleme!” diye inledi.

“Ani tepkiler!” Duru’nun sesi uyarıcıydı.

Ece eliyle ağzını kapatıp yaptığından utanmış gibi bana baktı. Önemli olmadığını gösterircesine elimi salladım. “Abartıyorlar.”

“Abartıyorlar mı? Abartmaları için daha ne olması gerekiyordu acaba?” Zeynep’in sesi söylediklerine tamamen tezat bir şekilde sakindi ama onun bile gözlerinde garip, deli bir bakış vardı. Sanki her an ortadan kaybolmamı, düşüp bayılmamı bekliyormuş da bu yüzden tetikte olması gerekiyormuş gibi.

Ona cevap vermek yerine duymazdan geldim ve salona yöneldim ama Ece önüme geçti. “Direkt odaya geç, biraz dinlenmek istersin. Gel.”

“O…oda mı?”

Ece beni dinlemeden elimi tuttu ve onu takip etmem için çekiştirerek koridoru adımlamaya başladı. “Pek bir şey yapmadık, merak etme. Rüzgar’ın işi daha bitmemiş olabilir gerçi ama gel, bir bakalım.”

Beni, öncesinde giyinme odası olarak kullandıkları ara odaya götürdü. Buraya en son Ayten teyzenin daveti için geldiğimde, Tanem’in kıyafetlerine bakmak için girmiştim. Benim için dün gibiydi.

Fakat oda bambaşka görünüyordu. Tanem’in dolabı aynen duruyordu ama yanına küçük bir dolap daha eklemişlerdi. Dolapların karşısında eskiden her daim duran ütü masası gitmiş, yerine tek kişilik bir yatak gelmişti. Yatağın üstünde benim birkaç hafta önce salonda uyumak için kullandığım nevresimler seriliydi. Rüzgâr yatağın hemen yanında yere oturmuş, elinde tornavidayla bir şeyler monte ediyordu. Önündeki şey sanırım henüz yarısı tamamlanmış bir komodindi.

Birkaç saniye boyunca bizi fark etmedi. Kulağında kulaklıkların takılı olduğunu, dudaklarının oynadığını ve bir şarkıya eşlik ettiğini anladığımda gördüm. Hüzünlü bir şarkı olmalıydı. Kaşlarını çatmış, gözlerini kısmış bir yandan şarkıya eşlik ediyor, bir yandan da hızlı hızlı tornavidayı çeviriyordu.

“Uçmuş bu yine,” derken odaya bir adım attı Ece. “Alo! Rüzgâr!”

Onun yüksek oktavlı sesiyle Rüzgar’ın omuzları hop etti ve genç adam kulaklıklarını korkuyla, alelacele çıkardı. Başını aynı korku ve aceleyle bize çevirdiğinde gözlerimiz buluştu.

Gözlerini gördüğümde bayılmadan öncesine hatırladığım son şeyim bu bir çift göz olduğunu fark ettim. Karanlık, yıldızsız bir geceyi andıran gözlerinin bana hissettirdiği tanıdıklık hissi, bundan olmalıydı.

“Geldiniz mi?”

“Hayır,” dedi Tanem içeri girip sırtındaki çantayı yere bırakırken. “Hala hastanedeyiz. Bunlar hologram, anlamadın mı?

Rüzgâr ona dönüp bakmadı. Gözleri bir an için bile titremeden bana bakmayı sürsürdü. Birkaç adımda geldi, tam karşıma geçti. “İyi misin?”

Sorusu netti, üstelik neyi kastettiğini de biliyordum. Sağlığımı soruyordu, kalbimi. Öyle olmalıydı. Fakat ben her nasılsa, hemen oracıkta herkes yok olsun ve ben ona olan her şeyi anlatayım istedim. İyi miydim? Değilim. Aras geldi birden. Nerede olduğumu aileme söylerse ne yapacağım? Ona güveniyorum ama ya bir şekilde… olur da… Peki ya ölürsem? Bu kısacık hayatımı anlamlı kılan hiçbir şey olmadan göçüp gidersem? Anneme kavuşmuş olurum. Buna sevinirim yalnızca.

Bugün, tam da günler geçsin diye anlamsızca uyuyup uyanmak ve hayatta kalmak yerine hayatı sahiden yaşamaya başlamışken kalbimin pes etmek üzere olduğunu öğrendim.

İyi değilim.

“İyiyim,” dedim gülümseyerek. Yüzümdekinin tebessümden başka her şeye benzediğine emindim ama yine de elimden geleni yaptım.

Rüzgâr gülümsememe karşılık vermedi. Kulaklıklarını çıkarmış olmasına rağmen sanki hala o hüzünlü şarkıyı dinliyormuş gibi kederli olan yüz ifadesi azıcık bile düzelmedi. Kirli sakalını hafifçe kaşıdı, odayı görebilmem için karşımdan çekilip yanıma geçti. “Burayı sana yaptık, komodini bitiremedim bir tek. Ama yatağın hazır. Ben komodini sonra hallederim.”

Başka hiçbir şey söylemedi ve garip, sanki bir yere yetişecekmiş gibi aceleci bir tavırla odadan çıktı. Evden gitmediğini biliyordum çünkü boş gözlerle odaya bakakalmıştım ve dış kapıdan herhangi bir ses duymamıştım. Salona geçmiş olmalıydı.

“Bu… da neydi şimdi?”

Ece elini beline koydu ve hınzırca gülümsedi. “Asıl sana sormak lazım bu neydi. Çocukcağız sen yoksun, hastanedesin diye eridi gitti…”

Tanem, Ece’nin koluna sertçe vurdu. “Kızı strese sokacak şeyler söyleme!”

“Bunda strese girecek ne var? Ne güzel adam endişelenmiş Nefes için… ne kadar tatlı, öyle değil mi?”

“Salak mısın sen?” Bu kez çıkışan Duru’ydu. “Böyle şeyler Nefes’i sevindirmez, ancak üzer. Ayrıca onun başka sevgilisi var, saçma sapan şeyler konuşmayın.”

Odadaki herkes bir anda şok içinde nefesini tutarken, gayriihtiyari sesim yükseldi. “Aras benim sevgilim değil!”

“Aras kim be?”

Bu sorunun net bir cevabı olmadığı için sustuğum sıra kısa bir sessizlik oldu. Zeynep ve Ece gözlerinde soru işaretleriyle bana bakıyordu. Tanem ve Duru’ysa şimdi ne yapacağız der gibi birbirlerine…

Tanem, içine düştüğüm çıkmazı anlamış gibi ellerini çırpıp bizi donuk halimizden uyandırdı. “Yeter bu kadar tantana! Bu kız hastaneden yeni geldi. Herkes dışarı, kız bir üstünü değiştirsin. Kendine gelsin.” Kızları eliyle ittirerek odadan resmen kovdu ve hemen ardından bana döndü. “Sen de üstünü değiştir. Duşa girmek istersen her şeyin yerini biliyorsun. Biraz sakinleşmeye, dinlenmeye çalış. Uzan. Ben bunları güncellerim, tamam mı? Hadi bakalım.”

Cevabımı bile beklemeden odadan çıktı ve kızların şok içindeki bakışlarına aldırmadan kapıyı ardından kapattı.

Bana yaptıkları odada, tek başıma kaldım ve bir süre kapıya bakakalmaktan başka hiçbir şey yapamadım.

*

Tanem haklıydı. Çok yorulmuştum. Benim için hazırladıkları yatağa oturduğumda ve kendimle bir başıma kaldığımda fark ettiğim ilk şey bu olmuştu.

Birkaç saniye yatağa oturup sonra duşa girmek istemiştim ama gözlerimi açtığımda hava çoktan kararmıştı. Nasıl olduğunu bile hatırlamadığım bir şekilde uyuyakalmıştım. Cenin pozisyonunda, üşür gibi uyumuştum ama sıcacık hissediyordum. Biri, ben uyurken üstümü örtmüştü; daha az önce burada olmayan pembe bir battaniye vardı üstümde.

Gözlerimi kırpıştırdım, ellerimden destek alıp doğruldum hafifçe. Kötü bir saatte uyuduğum için zihnim bir garip hissettiriyordu. Karnım guruldadı, dudağımı bükerek pencereden dışarı baktım. Çoktan akşam olmuştu, çocukların yemek yiyip yemediğini merak ediyordum.

Duşa girmeden salona geçebileceğimi düşünmüyordum. Üstümdeki hastane ve kir kokusunu ben bile alabiliyordum. Bu yüzden kimseye uyandığımı haber vermedim ve temiz kıyafetlerimi alıp hızlıca banyoya geçtim. Kimseyle karşılaşmadığım için rahatlayarak soyundum ve kendimi duşa attım.

Sıcak su kaslarımı gevşetti, zihnimi berraklaştırdı ve düşüncelerimi biraz olsun netleştirdi. Zihnim suyun altında, uykusundan ağır ağır uyanırken düşündüğüm ilk şey Aras’ın buraya geleceği oldu. Belki de çoktan gelmişti. Gelmiş olabilir miydi?

Onun yıllardır pencereme bıraktığı onlarca kitabı düşündüm. Eğer Aras olmasaydı, evden kaçıp başka bir şehire seyahat edemeyecek kadar dünyandan bir haber olabilirdim. Çocukluğumda okula yarım yamalak gitmiştim, ödevlerimi evin hali yüzünden çoğunlukla aksatmıştım, sonrasında ise markete bile çıkmasına izin verilmeyen bir mahkûma dönüştürülmüştüm. O zamanlar bu, normal sanıyordum. Hatta belki de beni korumak için, başıma bir şey gelmesin diye bunu yaptıklarını düşünüyor, kendi içimde onları af bile ediyordum.

Oysa insan dışarı çıkıp hayatın tadına vardı mı şunu açıkça anlıyordu: hiç kimsenin, bir başka kimseyi korumak için bile olsa dört duvara kapatma hakkı olmamalıydı. Kendi kızını bile… Bir hapishane mahkûmu gibi senelerce bu hayattan mahrum kalmıştım. Belki suçlular bile yatıp çıkmıştı ama ben kalmıştım.

Aras’ın getirdiği kitaplar olmasa, hayat hakkında hiçbir şey bilmiyor olurdum. İnsanların konuşmaları, sohbetleri, birbirlerine olan tavrı… bu basit şey bile… Belki de bambaşka, yabani biri olur çıkardım. Konuşamayan belki, bir cümleyi dahi doğru dürüst kuramayan… Belki de babam gibi, halam gibi şiddete meyilli biri olur çıkardım. Oysa onun getirdiği kitaplar beni farklı biri yapmıştı. Tek bir gerçekliğe mahkûm olan küçük kız çocuğu büyüdüğünde o kitaplar sayesinde farklı ihtimallerden haberdar olan bir genç kıza dönüşmüştü.

Suyu kapatıp üstümü giyindim. Aras’a güvenebileceğimi biliyordum. Ne de olsa o, dolaylı olarak bile olsa bana gerçek dünyayı gösteren ilk kişiydi.

Saçlarımı da kuruttuktan sonra banyodan çıktım ve derin bir nefes alıp salona doğru yürümeye başladım. Sessiz mırıltıları, birkaç kişinin birbirine karışan konuşmalarını duyabiliyordum. Rüzgâr hala burada mıydı? Uyandığımı duymuşlar mıydı?

Salonun kapısına geldiğimde adımlarım benden izinsiz durdu.

Tanem, Ece ve Zeynep üçlü koltuğa yan yana oturmuştu. Hemen karşılarındaki tekli koltukta ise Rüzgâr oturuyordu. Adımlarımı durduran şey; onun hemen sağ tarafında, diğer üçlü koltukta tek başına oturan Aras Güntekin’di.

Orada durduğumu hissetmiş gibi bana döndüğünde gözlerim gözlerine kenetlendi. Ölmeden önce gözlerini bir kez daha görebildiğim için mutlu hissettim.