Aydın’a gelene dek hayat hakkında pek bir fikrim yoktu. Buna rağmen buraya geldiğimde hissettiğim ilk içgüdü, gardımı bırakmamam gerektiğiydi. Ne zaman gardımı düşürsem ne zaman kontrolü elden bıraksam, her ne zaman mutlu ya da huzurlu hissetsem kötü bir şey olacakmış da ben hazırlıksız yakalanacakmışım hissini bir türlü içimden atamamıştım.
Ta ki…
Ne zaman vazgeçmiştim gardımdan, emin değildim. Ama bir de bakmıştım, gardım yok, hazırlıksızım. Kalbime rağmen, hastalığıma rağmen, ameliyata rağmen bir yanım düşünmeyi, gerilmeyi, etrafını kolaçan etmeyi bırakmıştı. Ne zaman bırakmıştı bilmiyordum, telefonuma bakarken bütünüyle savunmasız olduğumu biliyordum.
Aras: Aydın’dayım. Sokağın köşesinde buluşalım. Sana söylemek istediğim bir şey var.
Korku iliklerime dek işleyen bir kanserdi. Kelimelerle bakışırken parmak uçlarım titriyor, kalbim sıkışıyor, başım dönüyordu. Aras’ı görmek istemiyordum. Bir zamanlar beni hayata bağlayan bu çocuğun getireceği şeylerden korkuyordu içim. Bana zarar verebilecek her şeyle bağlantısı vardı; memleketimle, babamla, amcamla, o evle… Durduk yere şehre yeniden gelmesinin mantıklı bir açıklaması olabilir miydi? Yarın polikliniğe gidecektik ve her şey yolundaysa ameliyat olacaktım. Ameliyatım için gelmiş olabilir miydi?
Öyle olmasını umuyordum.
Peki ama gelmeden önce neden haber vermemişti ki?
Ne kadar korkarsam korkayım yanına gitmek zorundaydım. Hem çok uzak bir yere de çağırmıyordu, sokağın köşesine gidecektim hepi topu. Üstelik ne söyleyeceğini de merak ediyordum. Ne olmuştu da mesajla yazmak yerine bunca yolu gelmişti?
Ev halkı, pazar gününün etkisiyle darmadağınıktı. Zeynep dershanedeydi, Duru odasında ders çalışıyordu, Ece spor salonundaydı ve Tanem de arkadaşıyla buluşmak için çıkmıştı. Duru’nun dersini bölmek istemediğim için çantamı hazırladıktan sonra dışarı sessizce çıktım. Birkaç dakika dışarı çıkacağım diye dikkatini dağıtmama gerek yoktu.
Apartmandan çıktığımda serin havayı içime çektim. Yağmurlar durulmuştu ama bulutlu hava insanın içine garip bir kasvet düşürüyordu. Sokağın iki ucuna bir göz attım ve ileride, Rüzgar’ın evine giden yolun tam köşesinde gördüm Aras’ı. Üstünde kalın montu, elleri cebinde, kaldırımda bir o yana bir bu yana yürüyor, başını yerden kaldırmıyordu.
Derin bir nefes alıp ona doğru yürümeye başladım. Yaklaştığımda fark etti beni ve hevesle kaldırdı başını. Gözlerinde bir hüzün kırıntısı ve hemen yanında bir umut görüyordum. Birbirine zıt bu iki duyguyu aynı anda barındırmayı başaran yeşil gözleri, bir zamanlar olduğunun aksine uzak görünüyordu bana.
“Aras?” Sesimin soru gibi çıkmasına engel olamamıştım. “Burada ne işin var?”
Hafifçe gülümsedi. “Hoş bulduk.”
“Öyle demek istemedim,” dedim hemen. “Merak ettim. Bunca yol…”
Soğuktan üşüyen ellerimi montumun cebine yerleştirdim. Meraklı gözlerimle yüzünde bir cevap aradım ama kapalı bir kutu gibiydi.
Derin, kederli bir şekilde iç çekti. “Sana bir haber vermeye geldim. Bunu mesajla söylemek istemedim.”
Kaşlarım çatıldı. Her ne söyleyecekse iyi bir haber olmadığı açıktı. “Ne?” diye sorarken boğazım kurumuştu.
Dudaklarını ıslattı. “Üzgünüm Nefes. Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Babaannen… vefat etti. Bilmek istersin diye düşündüm. Başın sağ olsun.”
Dengemi kaybeder gibi olunca yanımdaki binadan destek almak için elimi uzattım. Babaannem… Keder öyle hızlı yerleşti ki kalbime, hissettiğim hiçbir şeye benzetemedim. Bir karanlık hem kalbimi hem bedenimi ele geçirdi. Zihnimin dönüyordu sanki. Başımdan aşağı boşalan kaynar sular yakıyordu her yanımı.
Dolan gözlerimi kırpıştırdım. “Ne zaman?” diye sorarken sesim neredeyse çıkmadı.
“Dün… Haberi alır almaz geldim. Bugün defnedecekler.”
Cenaze. Babaannemi gömeceklerdi. Toprağın altına.
Bu dünyada beni koruyup kollayan tek yetişkini.
Babamla aramda duran o tek dağ da devrilmişti işte.
“Benim…” diye mırıldandım. “Benim cenazede olmam lazım.”
Ne söylediğimin farkında değildim. Ama aynı zamanda bu arzumda samimiydim. Memlekete dönemez, babama görünemezdim. Ama cenazesinde olmayı babaanneme borçlu değil miydim? Kimsem yokken o her şeyim değil miydi? Aklı başından gidene, yaşlılık zihnine vurana dek elinden gelen her şeyi yapmamış mıydı?
Aras başını salladı. “Böyle düşüneceğini biliyordum. Bu yüzden geldim. İstersen seni götürebilirim.”
Yanaklarımdan süzülen gözyaşlarını elimin tersiyle sildim. “Babam…”
“Onlara görünmemen için elimizden geleni yaparız.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Bunu benim için yapar mısın sahiden?”
“Elbette,” dedi hiç teklemeden. Tek isteği çektiğim acıyı dindirmekmiş gibi.
Başımı salladım. “Hemen yarın dönebilir miyiz? Mezarında dua eder, döneriz, değil mi? Yarın ameliyat için hastaneye gideceğim.”
Başını sallayıp “Merak etme,” dediğinde ona inandım.
Eve geri dönmedim. Eşyalarımı almadım. Buraya geri döneceğimden öylesine emindim ki kızlara veda etmem gerektiğini bile düşünmedim. Onlara memlekete gittiğimi söyleseydim muhtemelen çıldırırlardı, bu yüzden yalnızca Tanem’e yazdım.
Eve yarın geleceğim. Aras burada. Vakit geçireceğiz.
Yalan söylediğim için kendimi suçlu hissediyordum ama onlara gerçeği söylersem gitmemem için ellerinden geleni yapacaklarını biliyordum. Bana engel olmalarını istemiyordum, zihnimde dönen tek şey bunu babaanneme borçlu olduğumdu.
Babaanneme borcum borçtu ama dönüş yolu hiç kolay değildi. Ayaklarım geri geri gidiyordu, şoförü yakasından tutup çevirmek istiyordum ama kendimi tutuyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Mecburdum. O bana kol kanat geren tek yetişkindi. Ona karşı son bir görevim varsa şayet, bunu yerine getirecektim.
Yol boyu ağladım. Ağlamak istemiyordum ama içimden yükselen kederi durduramıyordum. Bu lanet şehre sonsuza dek geri dönmeyeceğimi düşünürken sıradan bir günün ortasında, öylece, ansızın bu dönüş yolundaydım. Kendi isteğimle, kendi ayaklarımla geri gidiyordum üstelik. Geri döneceğim, diye düşünmeye çalışsam da tehlikelerin farkındaydım. Babama görünmemek için elimden gelen her şeyi yapmalıydım.
Aras tamamen sessizdi. Yalnız bir kere, beni teselli etmek istercesine omzuma dokunmak istemişti ama geri çekilmiştim. Sonra ne bana bakmıştı ne de teselli etmeye çalışmıştı. Mesafeye ihtiyacım olduğunu anladığı için rahatlamış, başımı cama yaslamış, yol boyu bir barajı dolduracak kadar ağlamıştım.
İlçeye girdiğimizde kalbim ezildi, büküldü, kendi kendini yok etti sanki. Kalbimdeki deliğin birden büyümesi olasılık dahilinde miydi? Çünkü öyle hissettiriyordu; kalbimin olması gereken yerde koca bir delikten başka hiçbir şey yokmuş gibi.
Burnumu çektim, gözyaşlarımı sildim. Aras’a döndüğümde tedirgin gözleri üzerimdeydi. Birkaç dakika içinde otogarda olacaktık.
Birden, “Umarım bana çok kızmazsın,” dedi.
Dünya durdu sanki. Tanıdığımı, bildiğimi zannettiğim Aras bir ayna gibi kırıldı, çatırdadı, bin parçaya bölündü.
“Ne demek istedin?” diye sordum titrek sesimle.
“Bunu senin iyiliğin için yaptım. O insanlar senin beynini yıkıyordu. Sen buraya, ailene aitsin. Kimse ailesinden uzak olmamalı. İyi olacaksın, merak etme.”
Biz konuşurken bir virajı alan otobüsün otogara girdiğini hissettim. Başımı camdan dışarı çevirdim; yüreğim göğüs duvarımı öyle bir hızla dövüyordu ki hemen oracıkta ölmekten korktum.
Oradaydı, babamın silüetini ne kadar uzakta olursa olsun tanırdım. Eski, kahverengi montunu giymiş, karlı asfaltın üstünde volta atıyordu. Onu görmeyi, onu analiz etmeyi, birazdan neler olacağını öngörmeyi çok eskiden öğrenmiştim. Omuzları gergindi. Kaşları çatık, dudakları mıh gibi kapalı. Adımları sert.
“Bunu nasıl yaparsın?” diye sordum telaşla. “Babam beni öldürecek!”
“Sana hiçbir şey yapmayacak. Bana söz verdi. Evlenirsek seni affedeceğini söyledi.”
Şok içinde ona bakakaldım. Onunla evlenmek istediğimi nereden çıkarmıştı? Söylediklerinin hangi kısmına odaklanacağımı şaşırmıştım ama aklıma gelen ilk soruyu tek kelimeyle sordum. “Babaannem?”
“Hayatta,” dedi bir çırpıda. “Başka türlü gelmeyeceğini biliyordum. Üzgünüm.”
Gözyaşlarım ardı sıra akıyor, ellerim titriyor, göğsüm daralıyordu. Başımın dönmeye başladığını hissettiğimde cız etti içim. Kalbim doğru düzgün atabilsin diye günlerdir üzerime titreyen kızları, Rüzgar’ı düşündüm. Onca şefkat onca dikkat; bir anda hepsinin boşa olduğu ortaya çıkmıştı. Burada, bu otobüste ölmesem bile babam beni dayaktan öldürmeyecek miydi? O öldürmese amcam…
Otobüs boşalmaya başladığında kendimi sakinleştirmek için derin derin nefesler almaya çalıştım. Aras’a göz attım; öyle rahattı ki. Vücudunda hiçbir gerginlik yoktu, benim için birazcık bile endişelenmiyordu. Babam gibiydi. Bunu nasıl görememiştim? Yalnızca kendini düşünen pisliğin tekiydi.
“Senden nefret ediyorum,” diye fısıldadım.
“Şimdi böyle söylüyorsun ama her şey yoluna girecek Nefes. Merak etme.”
Gözyaşlarım kurumuştu. Hislerin tümü içimden çekilip alınmış gibiydi. Boşluk. İçimde koca bir boşluk. Hiçlik.
Allah’ım, yardım et.
Otobüste yalnızca ikimiz kaldığımızda Aras ayağa kalktı ve bana elini uzattı. Elini görmezden geldim ama koltuğumdan kalktım. Sonsuza dek bu otobüste kalamayacağımı biliyordum.
Bir insan kendi ölümüne bile bile nasıl yürür? Ben yürüdüm.
Birer birer attım adımlarımı. Bile bile. Geri dönüş ihtimalim olsa hemen oracıkta dönerdim geri. Rüzgar’ın gözlerini düşündüm, bana ilk ve son kez sarıldığı dünü. O anı zihnimde sonsuz bir döngüye sokarak tekrar tekrar yaşamak istedim; kim bilir, belki de onun şefkati sağ kalmamı sağlardı bu vahşetin içinde.
Aras’ın arkasından otobüsten inip asfalta adımımı attığım anda göz göze geldik babamla. Öfkeliydi. Normal bir öfke de değildi bu üstelik. Beni dövdüğü, yerden kalkamayacak hale getirdiği onca zaman gözüme bir kere bile baktığını hatırlamıyordum. Görmezden gelir, başını benden çevirirdi. Oysa şimdi, delici bir bakıştı gözlerindeki. Gözlerimdeydi. Tüm öfkesi üzerimdeydi.
Gelmeden önce, geleceğini gördüm. Her zamanki gibi. Şiddeti önden sezerdim, anlaşılan bu yeteneğimi kaybetmemiştim. Ben ne olduğunu anlamadan vücudum kasıldı, kendini hazırladı. Yumruğu sağ yanağıma öyle şiddetle indi ki geriye doğru savrulup kafamı otobüse vurdum.
Eğilip başımı tuttuğum anda beni kolumdan tutup doğrulttu. “Burada sakın olay çıkarayım deme, eve gidiyoruz. Yürüyün.”
Aras kolumda onun arasına girmeye çalıştı. “Ona zarar vermeyecektin,” derken sesi sertti. Bunu gerçekten ümit etmiş olması bana gülünç geldi. Üstelik onun istemediği bir şekilde davrandığım anda Aras’ın da bana el kaldıracağına bahse vardım.
Burnumdan akan kanları önemsemeden otogarın içinden yürüyorduk ve bu halde bile kimse yüzünü çevirip bana bakmıyor, bir an için göz teması kurmuyordu. Küçük yerdi burası, gördüğümüz çoğu insan babamla ahbaptı. Hiçbiri onun elinden beni çekip almaz, ona ne yaptığını sormazdı.
Sızlayan yanağımı tuttum. Rüzgar’ın bana dokunmak istediği için uzanan elini düşündüm, dokunmadan geri çektiği.
Gözlerimi kapadım. O gün ona izin vermiş olmayı diledim, böylece bugün dokunuşuyla teselli bulabilirdim.
Sarıldık biz, gideceğimi mi hissetmiştin Rüzgâr?
Denizin tuzunu ciğerlerime bir kez olsun çekebileyim diye mi ısrar ettin tekneye binmem için?
Yokluğumu fark etmişler miydi? Attığım mesajı düşündüm… Yarına dek bir gariplik olduğunu anlamayacaklardı. Ne aptaldım. Aras’a güvenmekle ne büyük aptaldım hem de.
Eve gitmemiz beş dakikadan kısa sürdü. Babam bir yerden araba bulmuştu. Babamın arabayı park etmesi, otuz saniye. Aras’ın yüzüne kapıyı kapatıp onu dışarıda bırakması, bir dakika.
Beni odaya sürükledi. Her şey bıraktığım gibiydi. Yerdeki şilte bile yerli yerindeydi, öyle emindi babam bir gün geri döneceğimden.
Vurmaya başlaması, on saniye.
Darbeler kaç dakika sürdü, bilmiyorum.
Çığlıkların, darbelerin, akan kanların sonunda bir noktada yoruldu. Ne zaman bilmiyorum ama sıkıldı en sonunda. Beni bir çuval gibi ağırlıksızmışçasına yere fırlattığında direnemedim ve düştüm. Başım yere sertçe çarptı, yanağım kan oldu.
Yanıma diz çöktü. “Bir de gidip tedavi olmaya kalkmışsın. O deliği bana söylediklerinde el kadar bebektin. Yaşayacağı varsa yaşar dedim. Sen kimsin de şimdi tedavi oluyorsun lan? Kadere karşı gelmek senin üstüne vazife mi?”
Başımı bir kez daha yere çarptı. Dünyam karardı.
*
