24

Rüzgar Akar

Bu hayatı yaşarken tek bir kuralım vardı kendime koyduğum. Tek bir. İstisnası olmaması gereken bir kural.

Asla âşık olmayacaktım.

Babası annesine kör kütük aşık çocuklar, annesi de babasını seviyorsa hele; pek böyle düşünmezdi. Sevgi dolu bir evde büyüyen çok arkadaşım olmuştu ve anne babaları arasındaki sevginin onlara nasıl iyi geldiğini, büyüdükleri sırada onların özlerine nasıl verimli tohumlar ektiğini neredeyse gözlerinizle görebilirdiniz. Sevginin gücüne inanırlardı her şeyden önce. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceğine. Kendi aşk öyküleri için hevesli olurlardı, meraklı.

Bizim evimizdeyse iki insanın birbirine duyduğu sonsuz sevgi, küçük bir kız çocuğunun hayatı için mahvedici olmuştu. Tanem’in evin bir köşesinde eriyip gitmesini, neşeli bir kız çocuğundan içine kapanık bir çocuğa ve ardından neşeli fakat yalandan neşeli, mesafeli bir genç kıza dönüşmesini günbegün izlemek zorunda kalmıştım. Hani filmlerde işkence olsun diye insanlara, sevdiklerine zarar verirken bunu canlı canlı izletirlerdi ya? Onun gibiydi. Yalnız benimki birkaç dakika süren basit bir işkence değildi. Günlerce. Haftalarca. Sonra da yıllarca.

Bu yüzden âşık olmayacaktım.

Uğruna her şeyi yapacağım birini istemiyordum hayatımda. Örneğin uğruna aldatacağım. Böyle bir duygu ne mantıklıydı ne de sağlıklı.

Sevebilirdim belki. Kimseye zarar vermeden, şairlerin anlattığı o korkunç coşku olmadan, daha çok denizin tuzunu içime çeker gibi sakince.

Fakat işte, buradaydım. Zaten planlar yapma konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştım.

Gecelerdir uyuyamıyordum çünkü tek düşünebildiğim şey, Nefes’in ameliyatıydı. Onun sağlıklı olmasına umutsuzca ihtiyacım vardı. Sanki onun kalbindeki deliğin aynısından bir tane de bende vardı ve benimkinin kapanmasının tek yolu, onunkinin onarılmasıydı.

Yatağımda bir kez daha döndüm. Çok uykum vardı ama hiç uykum yoktu. Saate bir göz attım. Birazdan kızların evine gidecek, Nefes ve Tanem’i hastaneye götürecektim. Neyse ki. Bir an için bu gece hiç bitmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı.

Yataktan doğrulmaya karar verdiğim anda işittim çalan zili. Kaşlarım çatıldı. Beklediğim hiç kimse yoktu; babam bu eve nadiren gelirdi, Tolga’nın anahtarı vardı ve zili asla çalmazdı, arkadaşlarım habersiz gelmezdi. Bu eve habersiz, çat kapı gelen tek kişi Tanem’di; onun gelmesi de çok mantıksızdı çünkü birazdan onların evinde olacaktım zaten.

İçimde bu düşüncenin getirdiği bir telaş, bir kalp çarpıntısıyla yataktan hızla doğruldum ve koşar kapıya adım gittim. Nefes’e bir şey mi olmuştu? Başka bir sorun mu vardı? Kapıda başka birisi vardı da ben kuruntu mu ediyordum?

Kapıyı geriye doğru öyle hızlı açtım ki demir kapı savrulurcasına açıldı. Tanem karşımdaydı; uykusuz gözler, karman çorman saçlar ve pijamalarıyla… Öyle berbat görünüyordu ki zihnim tüm korkunç ihtimalleri ardı ardına sıraladı ama hiçbiri mantıklı gelmedi. Nefes’e bir şey olsaydı Tanem’in burada işi olmazdı; beni arayıp hastaneden haber verirdi.

“Ne?” diye sordum direkt. “Ne oldu, söylesene!”

İçeri telaşlı adımlarla geçerken gözlerinden dökülen yaşları fark ettim. Bir hıçkırık koptu dudaklarının arasından, gözleri bana mahsun mahsun bakıyordu. Bu Tanem’i tanıyordum. Yanlış bir şey yapmıştı.

“Nefes dünden beri yok,” dedi bir çırpıda. Koltuğa oturdu, başını ellerinin arasına aldı.

Zihnim boşaldı sanki. “Ne demek yok?”

“Mesaj attı dün. Aras’layım, yarın geleceğim diye. Ben de… ben de endişelenmek istemedim! O Aras’a güvendiği için ben de güvendim. Gelip sana söyleseydim ortalığı ayağa-“

“Kaldırırdım evet! Kaldıracak olmamın da mantıklı sebepleri vardı!”

Bu basit bir kıskançlık değildi. Ben öyle biri değildim her şeyden önce. Ama Nefes her ne kadar farkında olmasa da Tanem’le ben farkındaydık, Aras’ın davranışları bir garipti. Nefes’e farklı bakıyordu ve bu farklılık içinde zerre iyilik taşımıyordu. Yanımızda olmasından rahatsızmış gibi, sanki biz canavarmışız da onun Nefes’i alıp derhal bir köşeye saklaması gerekiyormuş gibi deliydi gözleri.

“Bana nasıl haber vermezsin!” diye bağırırken fark ettim sesimin ne kadar yüksek olduğunu. Sakinleşmek için üst üste birkaç derin nefes almaya çalıştım ama elim ayağım tutmuyordu sanki.

“Nefes’i bulmak için sakin olmalıyız,” dedi Tanem ama onun da benden farkı yoktu. Ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyormuş gibi bir hali vardı.

Telefonumu çıkardım ve acil aramaların ikinci sırasında olan en yakın arkadaşımı aradım. Açar açmaz, “Alo, Tolga?” diye sordum. Onun bizi kurtaracağını biliyordum.

“Efendim?” derken sesi her zamanki gibi tekdüze ve resmiydi.

“Nefes’in telefonuna kurduğun konum uygulamasından nerede olduğuna bakman gerek. Çok acil!”

Tolga duraksadı. “Sana o uygulamayı kurarken de söylemiştim, bu özel hayatın gizliliğini ihlal ediyor.”

“Tolga, Nefes’in hayatı tehlikede olabilir. Bu ciddi bir durum. Yemin ederim öylesine sormuyorum. Lütfen.”

Telefon suratıma kapandı ve aynı anda bir anahtarın kilide girdiğini işittim. Telaşlı adımlarla kapıya doğru yürüdüm ve o açmadan ben açtım. “Tolga!” diye inlercesine seslendim. “Ciddiyim.”

Tolga’yı acele ettirmek mümkün değildi. üstelik herhangi bir konuda yanlış olduğuna inandığı bir şey varsa bunu ona yaptırmak da mümkün değildi. Nefes’in bizde kaldığı o birkaç günde, telefonuna gizli bir GPS uygulaması kurmak için bile günlerce dil dökmem gerekmişti. Bu yaptığın doğru değil, öyleyse Nefes’e de söyleyelim, özel hayatın gizliliği… Ancak ve ancak Nefes’in hastalığı da ortaya çıktıktan sonra onu ikna edebilmiştim. Ailesi Nefes’i bulur ve onu asla bulamayacağımız bir yere götürürse aritmiden ölebilirdi. Yalnızca bunu duymak Tolga’nın ikna olmasını sağlamış, yoğun bakımda uyuyan Nefes’in telefonuna o yazılımı yüklemişti. Tek bir şartı vardı; konumu yalnızca kendi görebileceği şekilde kurmuştu. Tanem ya da ben canımız her istediğinde bunu kullanamayacaktık.

Zaten öyle bir amacım olmadığı için şartını kabul etmiştim ama şimdi de onu, şu anki durumun gerçek bir hayat memat meselesi olduğuna inandırmam gerekiyordu.

“Tolga!” derken hızla ayağa kalktı Tanem. Burnunu sildi ve Tolga’nın karşısına dikildi. “Bu ciddi bir durum. Nefes dün bana Aras’la olduğunu söyledikten sonra ortadan kayboldu. Bugün normalde hastaneye yatması gerekiyordu. Kendi isteğiyle hastaneye gelmemesi mümkün değil. Ailesi onu yine alıkoydu, adım gibi eminim.”

Tolga bir bana bir Tanem’e bakıyor, duyduklarını zihninde tartıyordu. Tanem’in söylediklerinin onun direncini kırmaya başladığını görebiliyordum.

“Dostum,” dedim ona doğru bir adım daha atarak. “Onun ameliyat olması gerek. O da bunu biliyordu ve istiyordu. Ameliyattan ya da bizden kaçmadı. Eminim o Aras onu kandırarak götürdü. Hayatı ciddi anlamda tehlikede olabilir. Lütfen!”

Tolga ikna olduğuna dair hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve hızla odasına ilerledi. Kapıyı açık bıraktığı için ona minnettar olarak kapı eşiğinde durdum. Odasıyla ilgili katı kuralları vardı ve kendisi dışında biri girdiğinde… hoş karşılamıyordu.

Bilgisayarının başına oturdu ve bana yıllar gibi gelen birkaç dakika boyunca bir yerlere tıkladı, sayfalar arasında gezindi ve sonunda ekranı bize çevirdi. Haritada gördüğüm konumu yüreğimi parçalara ayırdı sanki. Aramızda en az on saat vardı. Neden gitmişti? Sahiden kendi isteğiyle gitmiş olamazdı, değil mi? O Aras piçi onu ne diye kandırmıştı? Yoksa zorla, tehditle mi götürmüştü?

Yere kapaklanmak üzereydim. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu sanki. Çok uzaktaydı. O kadar uzaktan Aydın’a nasıl gelmişti? Şimdi onu nasıl kurtaracaktım? Biz yanına varana dek çoktan başına bir şey gelmiş olursa ne yapacaktım?

Birkaç parça eşya alıp hızla yola çıkmak için odama gideceğim esnada fark ettim Tanem’in telefonda olduğunu. Nereyi arıyordu?

“Alo?” derken ses titrekti. “Bir ihbarda bulunmak istiyorum. Arkadaşım zorla tutuluyor.”

Karşıdaki kadının tepkisini bekledi, ardından, “Arkadaşım Nefes. Reşit olmasına rağmen ailesi tarafından zorla alıkonuluyor, hatta zorla evlendirileceğine dair şüphelerim var. Adresi…”

Tanem, kadının kendisine sorduğu birkaç soruyu hızla yanıtladı; adı, T.C kimlik numarası, adresi…

“Arkadaşım dünden beri kayıp. Daha önce de böyle bir olay yaşayıp kaçmıştı. Şimdi tekrar o evde olduğunu biliyorum. Bugün hastane randevusu vardı, önemli bir ameliyat olması gerekiyor. Hayati riski var.”

Tanem telefonu kapattı, yere yığılırcasına oturup başını ellerine gömdü. “Eğer ona benim yüzümden bir şey olursa kendimi asla affetmeyeceğim. Asla. Sana dün söylemeliydim. Ne aptalım…”

O, kendi kendine konuşurken ben odama geçip hızla üstümü değiştirdim, cüzdanımı kontrol ettim ve arabamın anahtarlarını cebime attım.

“Tanem,” derken kolundan tutup onu zorla kaldırdım. “Kendini şu anda bırakamazsın. Onun bize ihtiyacı var. Evet, polise haber verdik ama gitmemiz gerek. Şu üstündekileri değiştir. Dolabımdan bir şeyler giy. Yola çıkıyoruz.”

Söylediklerim, Tanem’i transtan çekip alırmış gibi etki etti. Başını iki yana salladı, kendine gelmeye çalışıyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı. Ardından yeri dövercesine sert adımlarla odama geçti ve iki dakika içerisinde eşofmanlarımdan ve tişörtlerimden birini giyip yanıma döndü.

“Gidelim,” dedi tek nefeste.

İkinci bir söze ihtiyacım yoktu. Bir dakika içinde yoldaydık.

*