Yeni hayatına hoş geldin Nefes.
Bir ses, ben gözlerimi aralarken kulağıma böyle fısıldıyordu. Kim olduğunu çıkaramadım ama Tanem olduğunu tahmin ettim. Zaten başka kim olacaktı?
Aydın’a varmamızla hastaneye yatmam bir olmuştu. Yolda Tanem Duru’yu aramış, hocalarıyla konuşmasını ve mümkün olan en kısa zamanda ameliyat tarihi almalarını söylemişti. Doktorlar adli bir vaka yaşadığım için randevuma gelemediğimi öğrendiğinde şehre gelir gelmez hastaneye yatmamı buyurmuştu, randevu almaya gerek yoktu.
Sarsıcı olaylar yaşadığım ve vücudum zorlandığı için hemen ameliyata alma konusunda çekimser oldukları için birkaç gün onların gözetiminde kalmam gerekmişti. Böylece başlamıştı sıkıcı hastane yatışım. Kızlar yanımda sırayla kalmış, Rüzgâr her gün ziyaret etmiş, her ziyaretinde bana bir kitap getirmişti.
Sonunda, üç günün sonunda ameliyata girebileceğimi söylediklerinde vücudum toparlanmaya başlamıştı. Bana, göğüs kafesimi tamamen açacakları için bu ameliyatın zorlu bir ameliyat olduğunu, yine de genç bedenimin kolayca toparlanacağını düşündüklerini uzun uzun açıklamışlardı. Ameliyattan sonra kalbimle ilgili başka sorunlar olabilirdi. Komplikasyon deniyordu buna ama olmaması en büyük hedefleriydi. Beni yakından izleyeceklerdi. Ameliyattan sonra bir iki gün yoğun bakımda kalmak zorundaydım; nitekim onlarca makinenin öttüğü garip bir yerde birkaç kez uyandığımı hayal meyal hatırlıyordum.
Fakat şu anda uyandığım yerin yoğun bakımla alakası yoktu. Hastane odamda uyandığıma emindim.
Yanımda Tanem’i bulacağımı zannediyordum ama Rüzgâr, hemen yanı başımdaydı. Başı önüne eğik vaziyette bir kitap okuyordu. Bana bakmıyor oluşu hoşuma gitti, hiç ses çıkarmadan izledim onu bir süre. O uyandığımı görmeden önce birkaç saniye bile olsa onu izlemek istiyordum.
Fakat o, hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Kitabı sesli okumaya başladı. Ya da devam etti, ne kadar süredir bunu yaptığını bilmiyordum.
“Merak etme, Harry. Kısa zamanda öğrenirsin. Herkes Hogwarts’ta işe sıfırdan başlar, takma kafanı. Kendin ol, yeter. Biliyorum, kolay değil bu. Öne çıkarıldın, çetin iş. Ama Hogwarts’ta çok güzel vakit geçireceksin – ben geçirdim – aslına bakarsan, hâlâ geçiriyorum.”*
Odasındaki kitabı okuduğumu fark etmiş olmalıydı. Sevdiğim bir öyküyü ondan dinlemek ne büyük ayrıcalıktı. Gülüşüme engel olamadım, bu da onun bana dönmesine ve uyandığımı fark etmesine neden oldu.
“Uyandın!” Coşkuyla doğruldu, üstüme eğildi. Kaşları endişeyle çatılmış olsa da bakışları sevecendi.
Gülümsemeye çalıştım. Boğazımda bir ağrı vardı ama yok saydım o ağrıyı. Konuşmak istiyordum. “Ne işin var burada?”
“Uyandığında yanında olmak istedim. Ağrın, sızın var mı?”
Başımı iki yana salladım. Göğüs kafesimde garip bir ağrı vardı ama bunu söylemedim. O kadarı normal olmalıydı, kemiklerimi kesip içimi açmışlardı.
Yine de içimi okumuş gibi, “Ağrı kesicileri yoğun vermişler,” dedi Rüzgâr. “Göğsün bir süre seni zorlayabilir ama geçecek, merak etme.”
Dudaklarımı ıslattım. Gülümsemeye çalıştım. Umut dolu gözlerle ona baktım. Ameliyattan çıkmıştım. Sağdım. “Hemen geçsin. Sonra da havalar ısınsın. Yeniden Kuş Adası’na gitmek istiyorum. Ya da başka yerlere, İzmir’e mesela…” Sorup sormamak arasında gidip gelsem de cesaretimi topladım. “Sen de gelirsin, değil mi?”
Bana öyle bir gülümsedi ki güneş doğdu zannettim. “Sen hangi şehre kök salarsan ben o şehre demir atarım,” dedi, içimi ısıttı.
Boynuna atlamak, ona sarılmak istiyordum. Ameliyattan sağ çıkmış olmanın coşkusuyla bugüne dek yapamadığım her şeyi bir anda yapıvermek istiyordum.
Ama vücudumu oynatamadığım için hepsini bir tebessüme sığdırdım ve ona yanaklarımı acıtacak kadar geniş bir tebessümle baktım.
Küçük bedenlerin olduğu kocaman odaya göz gezdirdim. Demek bundan on sekiz yıl sonra, buna benzer bir yoğun bakımda bir kez daha yatmam gerekecekti.
“Seninle gelmeyi istemeyeceğimi bilerek anlattın bu hikâyeyi bana, anne.”
“Evet, yaşamak isteyeceğini biliyordum.” Sesi sanki gitgide uzaklaşıyor, bir eko gibi azalıyordu.
“Yaşamaya değer bir hayatmış. Belki başlarda değil… Ama her şeye rağmen dostlarımla tanışmak için değmez mi? Yaşamaya değer bir hayat. Denizin maviliğini bir kez olsun gözlerimle görmek isterim. Ve o günbatımını!”
Annemin söylediklerimden memnun olduğunu hissettim.
“Biteceği için üzgün müsün?” diye sordu.
“Yaşadığım için mutluyum,” dedim.
Onarılmış, yepyeni bir kalbimin olmasının kutlanacak bir olay olduğu konusunda hemfikirdi. Ya da bu ekip kutlayacak bir şeyler bulmaya yer arıyor da olabilirdi. Önemli değildi. Kutlama yapmayı ben de isterdim. Özgürlüğümü, kalbimi, yeni hayatımı… Hepsini kutlamak istiyordum.
Fakat ne yazık ki bu, düşündüğümüz kadar kolay olmamıştı. Ameliyat sonrası iyileşme süreci öyle sancılıydı ki bir aydan daha fazla süre evden pek çıkamamıştım. Göğsüm çoğunlukla ağrıyordu. Ağır kaldırmaya, fazla hareket etmeye, kendimi yormaya iznim yoktu. Önce vücudumun kendine gelmesi gerekiyordu.
Bu yüzden evde geçen iki ayın ardından dışarı çıkmak için hazırlanıyor olmak, mucize gibi geliyordu.
Gerçi, evde olmak da çok kötü değildi. Ayten teyze bizi bir an bile yalnız bırakmayı reddetmişti. İki aydır bizimle kalıyordu ama Duru’dan ziyade benimle ilgileniyordu. Onun kendine yeni bir meşgale edinmesinin de Duru’yu rahatlattığını görebiliyordum. Bu yüzden ses çıkarmıyordum.
Ve ihtiyacım olduğu için. Bu, geri çevirebileceğim bir yardım değildi. Yardımları olmasaydı iki gün bile sağ kalamayacağımın bilincindeydim.
Tanemlerin emri üzerine hazırlanmaya çalışırken dolabı karıştırıyordum. Bana şık olmamı ama çok da şık olmamamı söylemişti. Zaten dışarı gündüz çıkıyorduk, henüz gecenin gürültüsünü kaldıramayacağım konusunda hemfikirdik. Cem’in Yeri’ne gidecektik.
Elime bundan aylar önce aldığımız elbise geçtiğinde tereddütle evirip çevirdim. Sarıya dönük bej rengi ne sönüktü ne de ben buradayım diyordu. Aslında tam benim sevdiğim tarzdaydı. Tek sorunu dizin biraz üstünde bitmesiydi ama bacaklarımdaki morluklar artık tamamen iyileşmişti. Cep kısmındaki kır çiçeğine baktım.
Denemekten zarar gelmezdi.
Elbiseyi bir çırpıda üzerime geçirdim ve aynadaki görüntüme hevesle baktım. Hiç denemeden almış olmamıza rağmen üzerime tam oturmuştu. Belime dek vücut hatlarımı takip ederek iniyor, belden itibaren eteği açılarak dökülüyordu.
Aynadaki yansımama gülümsedim. Kutlama için güzel bir elbiseydi. Hem Tanem çok sevinirdi.
Kapı çaldığında koşar adım ilerledim ama Ayten teyze beni durdurdu. “Bu şekilde asla dışarı çıkamazsın. Şu hırkayı al bakalım üstüne.”
Tanem’in krem rengi hırkalarından birini elime tutuşturduğunda onunla kavga etmenin manasız olduğunu biliyordum. Bu yüzden sözünü dinleyip önce ince hırkayı, ardından ceketini giydim ve kendimi dışarı attım. Koşar adım merdivenlerden indim ve tıpkı ümit ettiğim gibi, Rüzgar’ın apartmanın hemen önünde buldum.
Dışarı çıkar çıkmaz temiz havayı içime çektim. “Oh. Dışarıda olmak gibisi yok.”
Uzanıp beni kendine çekti ve hafifçe sarıldı. Ardından geri çekilip elimi tuttu ve kafeye giden yolu adımlamaya başladı. Bu yeniydi. Öte yandan hiç yeni hissettirmiyordu. Sanki ezelden beri el ele tutuşuyormuşuz gibi hissediyordum.
“Artık çok daha iyisin. Bol bol dışarıda olacaksın, merak etme.”
Gülüşüme engel olamadım. “Ara tatiliniz öyle bomboş geçti. Hiçbir şey yapamadık.”
“Vakit ayarlanır,” dedi rahatça. “Sen onları kafana takma. Nereyi görmek istediğini, ne yapmak istediğini düşün önce.”
Boğazımı temizledim. “Aslında bir karar aldım… Siz vizelerle, finallerle uğraşırken ben de bir aşçılık kursuna gitmek istiyorum. Sertifikalı bir tane bulabilirsek. Yemek yapmayı çok sevdiğimi, tüm bu süreçte yemek yapamadığımda anladım. Mutfağı özlüyorum. Bu şekilde hem para kazanabilir hem de insanlara faydalı olabilirim.”
Bana bakan gözleri gururla parlıyordu. “Bir bakarsın benim gemimde aşçı olmuşsun.”
“Ah ne tesadüf!” derken sesim alaycıydı.
Gülüşürken kafenin önüne geldiğimizi fark edip durdum. Kafenin camlarından içeride büyük bir curcuna olduğu açıkça görünüyordu.
Ağzım açık bir şekilde bakakaldığımı fark ettiğinde bana genişçe gülümsedi. “Tanem bu parti için çok uğraştı,” dedi. “Diğer kızlar da öyle.”
Neredeyse koşar adım, hevesle geçtim kafenin içine. Kapıdan içeri girdiğim anda tam karşımda duran, altın renklerle parlayan Yeni Hayatına Hoş Geldin Nefes yazısını gördüm genişçe güldüm ve hiç durmadan koşup Tanem’in boynuna atladım.
Onu daha bu sabah görmüştüm ama uzun zamandır görmemişim gibi bir hisle, sıkı sıkı sarıldım.
“Hey, bizsiz olmaz!” diyen Ece bir anda arkamdan sarılarak bizi tamamladı. Duru’nun sağ yanımızdan, Zeynep’inse sol yanımızdan gelerek bu kucaklaşmayı tamamladığını hissettiğimde kıkırdadım ve dolan gözlerimi umursamamaya çalıştım.
Daha dün, Ayten teyze geliyor diye ağlıyorduk.
“Ayten teyze de gelseydi keşke,” dedim, onu çağırmadığım için suçlu hissederek.
Duru, “Ben söyledim ona,” derken yaklaştı ve köşedeki masada duran yemeklerin içine kaşık yerleştirmeye başladı. “Gençler baş başa takılsın, benim orada ne işim var dedi. Örgü örecekmiş. Sanırım bu seferki atkı senin için geliyor Nefes.”
Yüzümdeki tebessümü silemiyordum. Öne doğru ilerledim ve masanın üstüne bir göz attım. Amerikan salatası, poğaça, börek, sarma, tiramisu… Üstelik hiçbirini ben yapmamıştım.
“Kim yaptı bunca şeyi?” diye sordum. “Hepsi çok güzel görünüyor.”
Ece kolunu omzuma attı. “Biz de bir şeyler biliyoruz canım. Kızları kölem yaptım ve biraz çalıştırdım.”
“Seve seve yaptık,” dedi Zeynep ve diğer yanıma geldi. “Senin bunca zamandır yaptığın onlarca şeyden sonra.”
Kaşlarımı çattım. “Bu da ne demek? Asıl siz benim için onlarca şey yaptınız. Bense size yalnızca yük oldum. Şu halime bakın, haftalardır bana bakıyorsunuz…”
Tanem’in arkamdan gelen sesini işittim. “İşte bu kızın sorunu bu kızlar. Bizim yaptıklarımız birse on oluyor, kendi yaptıklarını ise görmezden geliyor… Bize yapabildiğin her gün yemek yaptın mesela Nefes. O ilk günler özellikle. Burası için ne zaman bir şeyler pişirsen bir tepsi de bize pişirdin. Sınav haftalarımızda yiyip içtiğimizden emin oldun?”
Doğruydu, bunları yapmıştım ama anlatmaya bile değer görmemiştim. Bunlar küçük şeylerdi, onların benim için yaptıklarıyla boy ölçüşemezdi.
“Ne zaman dershane ve sınav yüzünden ağlasam odamda seni buldum,” derken Zeynep’in sesi bir mırıltıdan ibaretti. “Yemek olmadan moralimin düzelemeyeceğini iddia edip bana tost yapıp getirirdin. Onu yiyip yeniden test çözmeye oturana dek de başımdan ayrılmazdın.”
“Hiçbir şey değil bu. Vaktim vardı, işim yoktu…”
Ece’nin alayla güldüğünü işittim. “İşin vardı. Stresliydin. Peşinde ailen olduğunu biliyordun. Ama sen kendi dünyana gömülmek yerine bizimle ilgilendin. Tanem bana yine kızacak ama tıpkı bir anne gibi. Sınavlara çalışırken hepimize yardım ettin, Duru’nun ezber yapmasına, benim egzersizlerime… Tanem’i zorla ders çalışmaya oturttun yeri gerildiğinde. Sen bunları yok sayıyorsun ama biz unutmuyoruz.”
Duru yanımıza geldi, sırtımı şefkatle sıvazladı. “Sen kendi yaptıklarını görmezden gelebilirsin ama biz gelmiyoruz. Ve senin için hiçbir şey yapmadık. Arkadaşın olduk, o kadar.”
Dolan gözlerimi sildim ve gülmeye çalıştım. “Tamam, ağlatmayın beni.”
“Kız haklı,” dedi Ece ve kenarda duran servis tabaklarından birini eline aldı. “Bu kadar duygusallık yeter! Kurt gibi acıktım…”
O kendi tabağını doldurmaya başlayınca bu, herkesi harekete geçirdi. Hemen peşine gidip kendi tabağımı doldurmaya başladım. Kızların da arkamda olduğunu hissediyordum.
Onlara sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu hatırladığım bir gündü.
Saatlerce oturduk kafede. Bir ara Cem uğradı, hiç beklemediğim bir şey yapıp bana sarıldı ve iyileştiğim için mutlu olduğunu söyledi. “Herkes senin kurabiyelerini ve poğaçalarını soruyor. Geçici olarak başkalarıyla çalıştım ama… hiçbirinin el lezzeti seninkini tutmuyor. Kendini iyi hissettiğin, istediğin ilk an işe başla, olur mu?”
Genişçe gülümsedim. “Toparlanır toparlanmaz,” diye söz verdim.
Hava kararmaya döndüğünde kızlar kafeyi temizledi, çöpleri attı ve tek bir şeye bile el sürmeme izin vermedi. “Siz önden çıkın,” dedi Tanem. “Hava alın, biz de iki dakikaya geliyoruz.”
Hemen yanımda oturan Rüzgâr, “Ne dersin?” diye sordu.
“Kapalı alanlarda yeterince kaldım,” dedim. “Hadi gel, biraz nefes alalım.”
El ele tutuşup dışarı çıktık. Çöken alacakaranlık, bizden bir giz saklıyormuş gibi çökmüştü. Kafenin duvarına yaslandım, Rüzgâr hemen karşıma geçti. Önüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra, “Yoruldun mu,” diye sordu endişeli bir sesle. “İstersen hemen eve de geçebiliriz.”
Yorulmuştum. Kolay kolay yorulmayan bedenim ameliyattan beri kolay yorulur olmuştu. Yine de bunu ona söylemedim. Onu üzmek istemedim.
“Ne güzel bir gün planlamışsınız,” dedim bunun yerine.
“Senin için,” diye fısıldadı. “Hepimiz seni çok sevdiğimiz için.”
Rüzgar’ın bana, beni sevdiğini söylemekle ilgili hiçbir çekincesi yoktu. Üstelik bunu, izlediğimiz o romantik komedilerdeki gibi büyük bir şey haline getirmeyen bir tavırla söylüyordu. Sıradan, zaten olması gereken bir şeymiş gibi.
Bense henüz bunu dillendirememiştim. Onu sevmediğimden değil ama sevgiyi ifade etmek bana hala zor geldiğinden. Sanki ona, onu sevdiğimi söylediğim anda çırılçıplak kalacaktım karşısında. Tüm yaralarımı, tüm acılarımı gördüğü yetmemiş gibi bir de onu sevdiğimi görecekti ve bilmediği hiçbir giz kalmayacaktı.
Yine de dudaklarımı araladım. Cesaretimi topladım. Onun bunu hak ettiğini düşündüm. “Rüzgâr…”
Devamını getiremedim. Gözlerim karşı kaldırımda gördüğüm bir silüete takılı kaldı. Gözlerimi kıstım yanıldığımı umarak. Göğüs kafesime hızla çarpan kalbimi görmezden geldim. “Babam…”
Rüzgâr hızla ve korkuyla çevirdi başını. Babamdı. Emindim. Buraya nasıl gelmişti, burayı nasıl bulmuştu? Beni nasıl bulmuştu? İçeride olması gerekmiyor muydu?
Bu soruların hepsi anlamsızdı. Benim için artık anlamsızdı en azından çünkü hiçbirinin cevabı, babamın şu anda karşımda olduğu gerçeğini değiştiremeyecekti.
Korkuyla atan kalbimi sakinleştirmek için elimi göğsüme götürdüm, eski bir alışkanlıkla. Ellerine baktım babamın ve silah göremediğim için rahatlamaya çalıştım ama söz geçiremedim kalbime. Silaha ihtiyacı yoktu ne de olsa. Saçlarımdan tutup beni bu sokakta sürüklemesi yeterdi.
Rüzgâr yanımda, diye fısıldadı içimden bir ses. O beni korurdu. O yanımdayken bana vuramazdı.
Kalbim dinlemedi. Dört nala koşmaya devam etti.
Düşecekmişim gibi hissederek Rüzgar’ın kolunu tuttum hızla. “Nefes!” diye bağırdığını duydum ama gözlerine bakamadım.
Ciğerlerimdeki hava çekiliyordu sanki. Soluklarımın hızlandığını hissediyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Dizlerimin bağı çözülüyordu, içimde bir korku kalbimle beraber titreşiyordu.
Bu hissi tanıyordum. Bunu yaşamıştım daha önce.
Kalbim düzgün çalışmıyordu. Emindim.
Kollarımın, bacaklarımın uyuştuğunu hissettim ve hiç beklemediğim bir anda yıkıldım yere.
Rüzgâr düşüşümü yavaşlattı, hissettim. Sayesinde başımı hiçbir yere çarpmadım.
Kolunu boynumun altından geçirdi, elini yanağıma koydu. “Nefes? TANEM! AMBULANS ÇAĞIRIN, TANEM!”
Söylediklerini duyuyordum ama zihnim anlamlandıramıyordu sanki.
Anlamlandırabildiğim tek şey bir kuyunun dibine benzettiğim kara gözleriydi. Korku. Ona korkmamasını söylemek istiyordum ama dudaklarımı hareket ettiremiyordum.
Gitmeden önce onu sevdiğimi söylemek istiyordum ama bunu da beceremiyordum.
Korku. Korkuyla yaşamaya çalışmak ne büyük zulümdü. Hayatı sevmiştim, yaşamayı, doğanın nefesini içime çekmeyi, toprağına basmayı, denizine dokunmayı. Ama ah, korkuyla yaşamak ne yorucuydu.
Yüreğimin sancısının dayanılmaz bir hal aldığını hissediyordum. Gözlerimden yaşlar dökülüyordu.
Canım yanıyordu, bu ağrı bitsin istiyordum.
Rüzgâr ağlıyordu, gözyaşlarını durdurabilmek istiyordum.
Kara gözlerinden düşmek, o karanlığa sarılmak istiyordum.
Ve sonra annemi gördüm.
Ölüyorum.
Kalbim atmıyor.
Daha az önce alacakaranlıktı.
Oysa şimdi güneş ışıkları, bugün hayatımın ilk günüymüş gibi parlıyor.
*
