Herkesin gözünü üstümde hissettiğim için içimde bir tedirginlikle, temkinli hareketlerle salona girip Aras’ın oturduğu koltuğa fakat ondan tamamen uzağa, diğer uca oturdum. Böylece Duru, hemen yanımdaydı çünkü üçlü koltuklar birbirine yakın duruyordu.
Gergin bir halde gözlerimi salonda gezdirdim ve terleyen avuç içlerimi bacaklarıma sürttüm. Aras hemen önüne bakıyordu, Rüzgar’ın gözleri Tanem’in üstündeydi ama bakışlarıyla benim anlamadığım bir şeyler anlatmaya çalıştığına yemin edebilirdim. Tanem’in gözleri bendeydi, kardeşini görmezden gelmek için mi yoksa beni merak ettiği için miydi, bilmiyordum. Bir şey söylemek ve bu garip sessizliği bozmak istiyordum ama kelimeleri tamamen yitirmiş hissediyordum.
Her zamanki gibi Tanem yetişti imdadıma. “Nasıl hissediyorsun? Kendine gelebildin mi? Sızdığını fark edince uyandırmak istemedik.”
“İyi yapmışsınız,” dedim onun açtığı konuya can simidi gibi sarılarak. “Ne kadar yorulduğumu uyuyup uyandıktan sonra fark ettim ben de ama şimdi iyiyim.”
Tanem bana güven vermek istercesine gülümsedi. “Çok ama çok daha iyi olacaksın. Merak etme.”
Ona güvenmek istediğim için ben de gülümsemeye çalıştım. Gözlerim Tanem’de olsa da Rüzgar’ın ve Aras’ın sağ tarafımdan bakışlarını hissedebiliyordum. Bu yüzden daha fazla dayanamadım ve onlardan tarafa döndüm.
Önce Aras’la konuşmak istemiştim ama başımı çevirirken Rüzgar’ın keskin bakışları beni yakaladığında kalakaldım. Gözlerim gözlerinde kaldı, başımı çevirip onu öylece bırakamadım. Bana öyle bir bakıyordu ki bu bakışı anlatmak imkansızdı. Sanki zihnindeki binlerce soruyu her nasılsa almış, her birini tek tek gözlerine yerleştirmeyi başarmıştı. Karanlık gözlerinde boğulduğumu hissederek yutkundum. Onun için bir önemim olmadığını sanıyordum, hatta son görüşmemizde benim yalan söylediğimi bildiği için biraz öfkeli değil miydi? Biraz anlayışlı davranabilmesi için ölümün eşiğinden dönmem mi gerekmişti yani?
Zorla da olsa bakışlarımı ondan çekip aldım ve Aras’a odakladım. “Hoş geldin,” dedim basitçe.
Başını hafifçe eğdi. “Hoş bulduk. Dönmeden önce iyi olduğunu gördüğüm için içim rahatladı.”
Bir an durdu, alnını kaşıdı, kaşlarını çattı, ne diyeceğini bilemezmiş gibi bana baktı ama en sonunda devam etti sözlerine. “Yarın dükkânı benim açmam gerekiyor. En fazla bu kadar izin alabilmiştim. Sen taburcu olmadan gitmek istemedim ama artık dönmem gerek. Yine de dönmeden önce seni görmem, iyi olduğunu bilmem gerekiyordu. Birkaç saate otobüsüm kalkacak. Gitmeden önce biraz konuşabilir miyiz? Baş başa?”
“Onu strese sokmak yok, unutma!”
Hastalığım öncesinde bile üzerime titreyen Tanem’le bundan sonra böyle devam edemeyeceğimize dair ciddi bir konuşma yapmayı aklıma not ettim ve ona cevap vermek yerine gözlerimi Aras’tan ayırmadan, “Olur,” dedim. “Mutfağa geçelim mi?”
Uyuduğum odada oturacak düzgün bir yer yoktu. Aras kızlar için bir yabancıydı, onların odasına da gidemezdik. En iyi seçenek mutfaktı.
“Eğer yorgun değilsen biraz yürüyebiliriz de. Sonrasında seni eve bırakırım.”
Odadaki havanın, sanki Aras her an elimden tutup beni kaçırabilirmiş gibi gerildiğini hissettim. Ben Aras’a güveniyordum ama daha birkaç gün önce beni kaybetmekle burun buruna gelmiş arkadaşlarımı daha fazla üzmek istemiyordum. En azından onlara Aras’ın kim olduğunu ve ona neden güvendiğimi detaylıca anlatana kadar, ona karşı mesafeli olmaları kadar normal bir şey yoktu.
“Hava biraz serin, üşümek istemiyorum,” dedim. “Hem mutfakta kesin Duru’nun demlediği bir çay vardır. İçelim, içimiz ısınır.”
Israr etmedi ve ayaklanıp önden geçmemi bekledi. Kızların ve Rüzgar’ın bakışları arasında, hızlı adımlarla mutfağa geçtim ve Aras geldikten sonra kapıyı kapattım.
Neden gergindim bilmiyordum, belki de Tanem’in gerginliği bana bulaşmıştı. Tam tahmin ettiğim gibi ocakta duran demliğin kapağını açıp şöyle bir baktım. Taze ve sıcak görünen çayı dolaptan indirdiğim iki çay bardağına koyduktan sonra ayakta durmuş beni bekleyen Aras’a döndüm.
“Otursana,” derken çaylarımızı masaya bıraktım, sandalyelerden birini çekip oturdum. Ben oturunca o da hemen çaprazımdaki sandalyeye oturdu ve sırtını, arkasındaki buzdolabına yasladı.
Zaman ve mekân arasında garip bir ilişki olduğunu düşünüyordum. Bambaşka bir zamanda ve bambaşka bir mekânda gördüğüm, tanıştığım bu adam sanki bu zamana ve mekâna ait olamaz gibi geliyordu. Onun yeri, bizim küçük mahallemizdi. Sanki oradan dışarı çıkması imkânsız olmalıydı. Sanki ben o yeri terk ederken o zamanı da terk edebilmiş olmalıydım ve Aras yalnızca o zamana ait olabilirdi.
“Beni gördüğüne sevinmedin mi?”
Kaşlarımı çattım. “Hayır, tabii ki sevindim. Yalnızca… şaşırdım. Beni nasıl buldun?”
“Savcı bir arkadaşım var,” diye açıkladı, ses tonu sakin, bakışları dingindi. “Sen kaybolduktan sonra çok endişelendiğim için ara ara hastanelere bakmasını rica ediyordum. Başına bir şey gelirse haberim olsun diye… Ses çıkmaması bir nevi sevindiriyordu beni, hala sağ ve sağlıklı olduğunun bir kanıtıymış gibi. Ama sonra… tam da artık haber gelmeyeceğini düşündüğüm bir gün beni aradı. Senin hastanede olduğunu söyledi. Acilde. Sonra da yoğun bakımda… o kadar endişelendim ki duramadım.” Sesi daha sert, daha kırgın bir hal aldı. “Beni burada ister misin diye düşünmedim bile. Ama belli ki sen kendine yeni bir hayat kurmuş, yeni dostlar edinmişsin bile.”
Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Kendime yeni bir hayat kurmayı başardığım için beni suçluyor olamazdı, değil mi? Ya da yeni arkadaşlar edindiğim için?
“Bunun için bana kızıyor olamazsın, öyle değil mi?”
“Hayır… hayır tabii ki ama hala yan komşum olmanı isterdim. Sana kitaplar bırakabilmeyi…”
Onun bencilliği karşısında bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Öte yandan içimden bir ses, benim ne kadar zor bir hayata sahip olduğumu onun hiç bilmediğini fısıldıyordu kulağıma. Tahmin ediyor olmalıydı, evet ama neler yaşadığıma dair hiçbir fikri yoktu. Yalnızca o kaçtığım gün…
Zihnimi toparlamaya çalıştım. “Bana getirdiğin kitaplar da arkadaşlığın da çok güzeldi. O evde hayata tutunmamı bu sağladı ama bir zaman sonra kitapların anlattığı hayatı değil, yaşamın kendisini görmek istedim. Görmem gerekiyordu, ne pahasına olursa olsun.”
Aras, anlayışla salladı başını. Gözlerinden akan hüzün öyle yoğundu ki elle tutulur bir ağırlık gibiydi aramızda. Başını eğdi, çayından küçük bir yudum aldıktan sonra tekrar bana döndü. “Yine de orası senin evindi… Ailenden ayrı kalmak da çok zor olmuştur eminim. Belki konuşarak çözebilirdik? Ya da başka bir şekilde, bilmiyorum…”
Başımı korkuyla, hızla salladım. “Babam beni bulduğu yerde mahveder. Kaçtığımda neredeyse… ölmekten beter haldeydim.”
Şaşırma sırası ondaydı. Çenesi kasıldı, gözleri karardı. “O kadar… o kadar kötü müydü sahiden?”
Sessiz kalıp başımla onayladım ve konuşmadan önce çayımdan bir yudum aldım. “Yıllarca dayandım ama en son…” Olanlar gözümün önüne geldiğinde başımı iki yana salladım görüntülerden kurtulmak için. “En son olanlar kaldıramayacağım kadar kötüydü.”
Gittikçe öfkelendiğini görebiliyordum ama o, öfkesini dışarı yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu sanki. Dizindeki elini yumruk yapmıştı, alnında atan bir damarı rahatlıkla görebiliyordum. “Bunları yaşamak zorunda kaldığın için üzgünüm. Keşke… keşke daha farklı bir şekilde yanında olabilseydim. Birinin sana sahip çıkması gerekirdi.”
Omuz silktim. “Artık geçti. Burada mutluyum. Tek isteğim, onların beni asla bulamaması. Bu yüzden lütfen nereye geldiğini, neden geldiğini ne olursa olsun kimseye söyleme.”
Başını salladı. “Merak etme. Kimseye hiçbir şey söylemem, seni asla tehlikeye atmam. Ama seninle iletişimimizi sürdürmemiz mümkün mü?
Hattım yoktu, olsa da telefon numaramı vermem güvenli olur muydu, bilmiyordum. Ya birisi telefonda konuşurken bizi duyarsa? Ya birisi mesajlarımı okursa? İlçe küçük bir yerdi ve her şey her an duyulabilirdi. Kimsenin ağzında bakla ıslanmazdı ki.
Bu yüzden telefonumu açıp ona Instagram hesabımı gösterdim. “Bu benim hesabım. İstersen buradan mesajlaşabiliriz.”
Aras kendi telefonunu çıkarıp bana takip isteği gönderdi ve böylece Instagram’da ilk kez bir arkadaşım oldu. Tıpkı gerçek hayatta da ilk kez bir arkadaşım olduğu gibi.
“Benim artık gitmem gerek,” dedi Aras. “Zaten mesajlaşırız ama bana ameliyat tarihini haber ver. Mutlaka geleceğim.”
Başımla onayladım. “Endişelenme.”
“Ve buradaki insanlar… eğer sana yanlış bir şey yaparsa bunu da haber ver. Yanına gelirim. Seni alırım.”
Sözleri net, çarpıcı ve keskindi. Neredeyse korkutucuydu hatta.
“Onlar iyi insanlar. Hala hayattaysam onların sayesinde.”
Aras başıyla onayladı. “Ne olur ne olmaz.”
Ayaklandı, yarım olan çayını koca bir yudumda içti ve masaya geri bıraktı. “Çay için teşekkür ederim.”
Arkasını dönmüş gidiyordu. “Ben de peşimden geldiğin için teşekkür ederim.”
Mutfağın kapısını açmadan hemen önce durdu, bana döndü. “Ben de hayatta kaldığın için teşekkür ederim.” Elini yüzüme uzattı, hemen yanağımın yanında bir an için duraksadı. Aramızda birkaç milimetreyle öylece, kalakaldı. Gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. Bana dokunmasını istiyor muydum, bunu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey bana özlemle bakan gözleriydi. Yanındayken bile özlemle bakan.
Eliyle yanağım arasındaki mesafeyi kapattı. Teni tenime değdiği o ilk anda, vücudumdaki her bir hücre ayrı ayrı ürperdi. Yüreğim göğüs kafesimi zorlarcasına atmaya başladı ama onu durduramadım. Nefes almakta zorlansam da reddedemedim elini.
“Daha çok günler var önünde yaşayacağın. Belki de… beraber yaşayacağımız. Hayatta kalacaksın. Bunu sakın unutma, tamam mı? Bir an bile aksini düşünme.”
Gülümsemek istedim ama başaramadım, başımla onayladım hafifçe. “Tamam,” diye fısıldadım.
“Hoşça kal.”
Onu yolcu etmemi beklemedi. Ben henüz dokunuşunun etkisinden kendimi kurtaramadan o, hızlı hareketlerle önce mutfağın, hemen ardından evin kapısını açtı ve dışarı çıkıp ardından kapattı. Ayakkabılarını giymeyi bile beklemedi. Öyle hızlı gitti ki güle güle bile diyemedim. Tek yapabildiğim, ardından çarpan kapıya bakarken bir damla gözyaşı dökmek oldu.
*
Aras’ın gidişinin ardından kızları sakinleştirmenin tek yolu, üzerime gelmeyin, kalbim sıkışıyor, gibi şeyler söylemekti. Bu de belki çok yanlıştı ama öyle gürültülü ve öyle meraklıydılar ki onlarla başka nasıl baş edebilirdim, bilmiyordum. Daha ben şoku atlayıp mutfaktan çıkamadan Ece yanıma koşmuş, neler olduğunu sormaya başlamıştı bile.
Ben bir robot gibi mekanik hareketlerle, oldukça sakin ve yavaş adımlarla salona geçerken Ece etrafımda bana tamamen zıt bir şekilde zıplıyor, dört dönüyor, neler olduğunu anlatmam içi yalvarıyordu.
“Bak kötü oluyorum, bir dur.”
Ece hemen sessizleşti, ağzının fermuarını kapatır gibi bir hareket yaptı ve uslu uslu koltuğa, kızların yanına geçti. Üçü de hevesli, meraklı bakışlarla bana bakıyordu. Rüzgar’a baktım yandan. Kızların tam aksi bir tavırdaydı; başını telefonuna gömmüş, bizimle hiç ilgilenmiyordu. Öte yandan öyle hareketsiz duruyordu ki aslında kulağının bende olduğuna dair garip bir hisse kapıldım.
“Gitti,” dedim kısaca ve az önce oturduğum koltuğa yeniden oturdum. “Geri döndü.”
Ece, sakin bir ses tonuyla “Seni nasıl bulmuş?” diye sorsa da tüm heyecanını içinde tutmak için çok çabaladığı gözlerinden belli oluyordu.
“Ben evden ayrıldığımda savcı arkadaşıyla konuşmuş ve hep… hastanelere bakıyormuş. Ne olur ne olmaz diye. O yüzden hastaneye yattığımda bundan haberi olmuş ve endişelenmiş…”
“Oha ya…” Ece elini kalbine götürdü, hayallere dalmış gibi arkasına yaslandı. “Vay be… ne aşklar var kanka ya…”
“O sadece arkadaşım,” dedim ciddi bir sesle. “Bu, birbirimizi ikinci görüşümüz. Beraber ilkokulda okuduk, onu saymazsanız. Biz…” Onlara, bana kitap getirdiğini nasıl anlatacaktım ki? Bunun için en başta evden hiç çıkamadığımı anlatmam gerekirdi. Bir insan başka bir insana bunu nasıl anlatabilirdi ki?
Başkası bana kötülük etmişti ama yaşadıklarım için ben utanıyordum. Ben suçluluk duyuyordum. Benim bir hatam yoktu ama anlatırken yüzü kızaracak olan bendim. Bu yüzden yalnızca, “Arkadaşız işte,” diyerek bitirdim lafımı. “Başka bir şey yok.”
“Sadece arkadaşı için bu kadar yol mu geldi yani?” Zeynep, Ece gibi heyecanlı değildi ama kaşları kuşkuyla çatılmıştı. Daha çok, Aras’a dair şüpheleri varmış da soruları bu yüzden soruyormuş gibi bir hali vardı.
“Endişelenmiş. Biliyorsunuz, evden… kötü bir şekilde ayrıldım.”
Bunu söylememle Rüzgar’ın başı hızla bana döndü. Nasılsa yalan söylediğimi bildiğini kesin olarak söylemişti, bundan şüphe bile duymuyordu. Emindi. Nedenini, nasılını bilmiyordum. Bu yüzden artık ona yalan söylemekle enerji harcamak istemiyordum ama ona hiçbir şey açıklamak istemiyordum da.
“Neler olduğunu bana açıklayacak mısınız?”
Gözlerinde olan gözlerim öfkeyle kısıldı. Bayılmamdan önce bana söylediği şeyleri unutmuş olabilir miydi? Bana ne kadar ters davrandığını? Ona güveneceğimi ya da onunla bir arkadaş gibi dertleşebileceğimi nasıl düşünürdü?
“Zorunda mıyım?” diye sordum.
Bana bakakaldı. Ece’nin kendini tutamayarak güldüğünü duydum ama Rüzgar’ın gözlerine inatçı bir ifadeyle bakmaya devam ettim.
Gözlerini ilk kaçıran o oldu. Yüzünde gördüğüm şey suçluluk muydu? Kısacık bir anlığına geçip gitti gördüğümden bile emin olamadığım o ifadesi. Başını iki yana salladı. “Değilsin. İstediğinde anlatırsın.”
Ayağa kalktı, telefonunu cebine attı. Hemen yanında olan kahverengi, ince ceketini giyerken yüzümden başka her yere bakıyordu. “Öyleyse sizi yalnız bırakayım. Rahat konuşun. Odandaki komodini bitirir giderim diyordum ama zaten çok geç oldu. Yetiştiremedim, özür dilerim… yarın yine gelir, yaparım. Seni rahatsız etmem.”
Dudakları, bir şey daha söylemek istiyormuş gibi birkaç saniye aralık kaldı ama aklındaki her neydiyse vazgeçti ve dudaklarını geri kapadı.
“Bir şey olursa haber verin,” derken emri Tanem’eydi, gözlerini kız kardeşinin gözlerine dikti ve hareket etmeden önce ondan bir onay bekledi.
Tanem başını aşağı bir kez sallayıp onayladığında Rüzgâr daha fazla beklemedi ve “Görüşürüz,” dedikten sonra tıpkı Aras gibi, bir anda çıkıp gitti.
Şaşkınlık içinde, bugün içinde ikinci kez kapıya bakakaldım.
“Hayranın olan oğlanların bir ortak noktası var,” derken Ece’nin sesi oldukça eğleniyor gibiydi. “Çekip gitmeyi seviyorlar.”
Yanımdaki küçük yastığı ona fırlattım ama gülmeyi kesmedi, aksine daha çok kahkaha atmaya başladı.
*
Ben uyanmadan kimse akşam yemeği yememişti ve herkes çok açtı, hem yemeğe hem bilgiye. Kızlar Aras’ı merak ediyordu, bense yokluğumda neler olduğunu ve odayı bu hale nasıl getirdiklerini. Bu yüzden Ece, benimle dalga geçmeyi bırakabildiğinde mutfağa geçip yemekleri ısıtacağını söyledi ve Tanem sofrayı kurmaya başladı.
“Ayten teyze gitmeden önce bir sürü yemek koydu buzluğa. Çıkarıp ısıtıyoruz, kolay oluyor.” Ece bir yandan bana açıklarken bir yandan da kaşık ve çatalları diziyordu. “Sen hastaneye yattıktan sonra birkaç gün daha kaldı ama sonra neyse ki gitti. Kalayım mı, bana ihtiyacınız olur mu diye çok diretti ama kalsaydı nasıl seni bu eve alacaktık? Nasıl dil döktük anlatamam ama sonunda ikna oldu.”
Tanem ve Zeynep tarhana çorbalarını getirip masaya koyduğunda Duru’yu sordum.
“Birkaç gündür hastaneye git gel, çok çalışamadı. Sınavları yaklaştı, bugün ellemeyin beni dedi. Odasına yemek götürür şimdi Ece.”
Duru’ya da yemeğini götürdükten sonra beraber masaya oturduk.
Ece ekmekleri bölerken direktiflerini verdi. “Şimdi bize her şeyi, en baştan tane tane anlat. Bak sakın hiçbir detayı atlama, söz konusu erkekler olduğunda üstün körü anlatıcılardan nefret ederim!”
İç çektim. “Eski hayatımdan bahsetmekten hoşlanmıyorum.” Kararsız kalsam da artık kozum olan kartımı oynadım. “Üstelik beni strese sokuyor.”
Ece gözlerini devirdi, çorbasından bir yudum aldı. “O zaman sen de sadece Aras’la ilgili olan kısımdan bahset.”
“Ben… evden pek çıkamıyordum. Aras ilkokul arkadaşım, bana gizlice onlarca kitap getirmiştir. Evdeki kimse kitap okuduğumu ya da böyle bir arkadaşım olduğunu bilmiyordu. Muhtemelen bu yüzden kimse fark etmedi yıllarca ne yaptığımızı. Dahası… Başıma kötü bir şey geleceğini anladığımda evden kaçtığım bir gün… onunla karşılaştım. İlk kez, dışarıda. Evdeki birinden kaçıyordum. Ayaklarım bile çırılçıplaktı ama o bunu yadırgamadı. Sorgulamadı. Beni sakladı, bana yemek yedirdi ve dönmek istediğimde de dönmeme izin verdi.”
Zeynep dolan gözlerini saklamak ister gibi başını eğdi ama benden saklayamadı. “Döndün mü sonra?” diye sordu. “Eve?”
“O gün için evet. Ama ertesi gün kaçtım. Sabah olmadan, erkenden. Sonra da buraya geldim.”
Ece sandalyesinden kalkıp bana sırtımdan sarıldı ve başını başıma yasladı. “Merak etme,” dedi. “Hepsi geçti. Artık bizimlesin.”
Elini tutup sıktım. “Biliyorum. Artık geçti bu yüzden hüzünlenip ağlamaya bir son verin ve ben yokken neler olduğunu anlatın.”
Ece derin bir nefes alıp benden ayrıldı ve yerine oturdu. “Rüzgâr kahroldu,” dedi.
“Ece!” Tanem’in uyarısı keskindi.
Ece, “Tamam, tamam,” diyerek yerine otururken Tanem çekingen, kuzu gibi bakışlarını bana dikti.
“Bayıldığında seninle konuşuyormuş ve tamamen onun sözlerini aktarıyorum, üslubu biraz sertmiş. Bunun farkında olduğu için doktorlar kalbinin hasta olduğunu ama aritmiyi stresin tetiklemiş olabileceğini söylediğinde… yani şöyle söyleyeyim, hastanenin kapısından ayrılmadı. Uyandığın gün veya sonrasında yanına gelmedi çünkü onu görmenin senin için daha büyük stres yaratacağından korkuyordu. Bu yüzden tüm vaktini senin için ne yapabileceğini düşünerek geçirdi ve en sonunda ikinci elciden uygun bir şeyler buldu ve tüm eşyaları elleriyle kurdu. Sana bir oda yapmaya kararlıydı. Hayatım boyunca Rüzgar’ı hiç böyle görmemiştim.”
“Sana bana neler söylediğini söyledi mi?”
“Yalan söylediğimizi biliyormuş çünkü bu çok açıkmış. Ama bize zarar gelmesinden korkmuş ve sana da bunu söylemiş, bla bla bla… erkeklerin erkeklik taslamaktan vazgeçmesi… nasip olur mu Allah’ım ya!”
Zeynep kendini tutamayarak hafifçe güldü, hemen ardından yüzünü ciddileştirdi. “Pardon. Ama haklısın.”
Tanem, başını yana eğip kaşlarını çattı. “Yani bir şeye de bulaşmayın kardeşim. Ben ayırt edemiyor muyum ne doğru, ne yanlış. Kim yalancı, kim değil. Velev ki bu kız bana zarar verecekti. Sen böyle bir laf ettin diye vermeyecek mi şimdi? Salak mıdır nedir ya, valla her düşündüğümde sinirleniyorum.”
“Kötü bir niyeti yoktu. Seni korumaya çalışıyordu,” diye mırıldandım, neden onu savunduğumu bilmeden. Aslında ona kızgın değildim, beni strese soktuğu için hasta olduğumu düşünmüyordum. Sonuçta bir hastalığım vardı ve bu, o esnada ortaya çıkmıştı. O sırada benimle ters konuşmasının bununla bir ilgisi yoktu. Kalbimi tutup o delmemişti sonuçta.
“Kötü bir niyetinin olmaması, hata yapmadığı anlamına gelmez. Sana en başından beri haksızlık ediyor. Tamam, biz de biraz şüphe çektik, kabul ediyorum ama ona ne canım? Her şeye burnunu sokması normal mi yani?”
“Sen yine de sakin ol,” dedi Ece. “Gerçekten kötü bir niyeti olmadığını biliyorsun. Üzerine neden titrediğini de.”
Nedenini ben de merak ediyordum. Kötü bir niyeti yok diyorduk ama o ilk günden beri bana karşı hep kaba olmamış mıydı? Makarna yiyişime laf ettiği o andan beri?
“Belki bu tavırlarında niyeti kötü değil,” dedim kendime engel olamayarak. “Ama bana karşı hep kaba oldu. O ilk gün makarna yerken söylediği aklımdan hiç çıkmıyor. Saatlerce yol gelmiştim, korkudan tuvalete bile gidememiştim, bu tanımadığım şehirde ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ölmekten bile korkuyordum. Onun söyledikleri bardağı taşıran son damla gibiydi.”
Kızlar anlamını çözemediğim, garip bakışlarla birbirlerine baktılar.
“Ne?” dedim. “Neden öyle bakışıyorsunuz?”
“Aslında kırılmış olman normal,” dedi Tanem, tane tane konuşarak. Sanki birazdan söyleyeceklerini nasıl açıklayacağını bilemiyormuş gibiydi. “Ama o… yani o gün de kötü bir niyeti yoktu.”
“Bir insan bir insana durduk yere neden ‘kıtlıktan çıkmış gibi yiyor’ der ki? Tamam, saatlerdir açtım, belki çirkin bir şekilde yemek yiyordum ama bu, ona söylenme hakkı vermiyor.”
Tanem yardım ister gibi Ece’ye baktı. Ece boynunu eğmiş, bir bana bir Tanem’e bakıyor, sanki bu denklemin içinden nasıl çıkacağını düşünüyordu.
“Bunu sana Rüzgar’ın kendisinin söylemesi gerek,” dedi en sonunda Ece, Tanem’in bakışlarına bir cevap olarak. “Hatta onun bile değil ama o söylerse en azından daha makul olur. Ona, o gün sana neden öyle söylediğini sor. Kalbinin kırıldığını söyle. Sana doğruyu anlatacaktır.”
Bu da ne demekti? İstemezse anlatmazdı, elbette aksi de gelirdi elinden. Ama Ece kendinden oldukça emin gibiydi.
Tanem’e baktım, bana omuz silkti. “Evet, kardeşim. Ama onun yaptığı şeylerin nedenini benim anlatmam doğru değil. Hele de ikiniz… yani aranızdaki bu şey her neyse ona sahipken.”
Aramızda bir şey olmadığını iddia etmek istiyordum. Ama her nedense içim kabul etmiyordu bu fikri. Bana bakışlarında bir şey yok muydu? Onu gördüğümde bir zincir gibi gerilen yüreğim boş muydu?
İnanması zordu.
“Ona soramam,” dedim. “Bizim öyle bir ilişkimiz yok.”
Tanem gülüp sırtıma pat pat vurdu. “Sorarsan artık öyle bir ilişkiniz olur.”
Ben de gülmeye çalıştım. “Peki yani… odayı Rüzgâr mı yaptı?”
Konuşmanın başından beri neredeyse hiç konuşmayan Zeynep, tabağını bitirip arkasına yaslandı ve bana bilmiş bir şekilde baktı. “Suçluluk duygusu, hayatım, en güçlü duygulardan biridir. İnsanı öldürebilir bile. Seninki onu yaşıyor.”
“Be- benimki mi? Şöyle şeyler söylemeyin. Biz sadece…” Sesim sönerek azaldı.
“Siz sadece?” Ece’nin sorusu keskin ve aniydi.
Ona öfkeyle baktım. “Biz sadece birbirine sinir olan iki arkadaşız. Hatta tanıdıkları yüzünden arkadaş olmak zorunda kalmış iki insan!”
Ece’nin gülüşü sinir bozucuydu. “Hayatım, çoğu büyük aşk böyle başlar zaten.”
Sıkıntıyla iç çektiğim esnada Tanem her iki elini kaldırıp, “Durun!” dedi. “Tamam, yeter. Kızı strese sokmayın. Aralarında bir şey yok. Olsaydı Rüzgâr bana söylerdi.”
Bulduğum ilk desteğin üstüne atladım. “Bakın, gördünüz mü? Yok işte!”
Bu tepkim üçünü birden güldürdü ama neyse ki kimse itiraz etmedi. Söyleyeceğim herhangi bir şeyin durumu çok daha kötü yapacağına emindim ama her nedense bu soruyu sormadan edemedim. Gergin bir şekilde boğazımı temizledim ve, “Rüzgâr benden nefret etmiyor mu yani?” diye sordum.
Bu sorum, üçünün sönmekte olan kahkahasını yeniden alevlendirdi.
“Ah, Nefes’ciğim,” derken Ece çok görmüş geçirmiş bir anne edasıyla kollarını bağlayıp başını hafifçe iki yana salladı. “Rüzgâr ne hissediyor bilemem ama hissettiği şeyin nefret olmadığına istediğin herhangi bir şey üzerine iddiaya girebiliriz.”
İmasını anlamazdan geldim.
