Kendimi hasta ya da bakıma muhtaç hissetmiyordum ama bu, devam eden günlerde kızların etrafımda pervane olmasına engel olmadı. Her türlü işimi kendim halledebilecek durumdaydım ama yemeklere bile elimi sürmeme izin vermiyorlardı. İşe dönmem, para kazanmam gerekiyordu ama Tanem çoktan kalbimde bir sorun olduğunu ve stresten uzak durmam gerektiğini Cem’e söylemişti. Bu yüzden ne mesajla ne de yüz yüze ikna edebilmiştim Cem’i. Çalışabilecek kadar iyi olduğumu ne kadar söylersem söyleyeyim ikna olmamıştı. “Ameliyattan sonra dinlen ve öyle gel,” demişti. “Bu kafenin kapısı sana sonsuza dek açık ama önce sen iyi olmalısın.”
Kızlarla beraber yaşadığım için pek giderim yoktu belki ama ayaklarımın üstünde durmak zorundaydım. Sürekli etrafımdaki insanlara yük olarak yaşamaya devam edemezdim. Tanem’e bunu söylediğimde bana somurtmuş, gözlerini devirmiş ve öfkeli bakışlarını uzun süre üstümden çekmemişti. “Hasta olan herkes sevdiklerinden yardım bekler. O yardım beklemese de sevdikleri ona yardım eder. Kimseye yük olmuyorsun. Hatta aksine, yardımcı olmamıza izin vermezsen hepimiz öyle kötü hissedeceğiz ki asıl o zaman yük olmuş olacaksın.”
Çalışmak ve çalışmamakla ilgili kavgalarımız, almam gereken ritim bozukluğu ilacının saati ve önemi, yeni başladığımız dizi ve Duru’nun her zamanki sınavlarıyla koca bir hafta geçip gitti. Evdeki herkes hem benim yüzümden hem de kendi hayatları yüzünden öyle stresliydi ki her an sanki evin ruhu kaybolmuş gibiydi. Duru zor bir sınav dönemindeydi ve bu sınavdan düşük not almamayı kafaya koyduğu için odasından neredeyse hiç çıkmıyordu. Öte yandan evdeki ‘geleceğin doktoru’ olduğu için üstünde büyük bir sorumluluk hissettiğini, her gün ilacımı aynı saatte hatırlatmasından ve bana aynı sırayla aynı soruları sormasından anlayabiliyordum. Çarpıntın oldu mu? Göğüs ağrın? Gözlerinde kararma? Halsizlik? Baş dönmesi?
Hayır. Hayır. Hayır. Hayır. Hayır.
İyiydim. Baygınlığımdan önce nasılsam tamamen öyle hissediyordum, hatta bu hastalık birinin yaptığı kötü bir şaka deseler, inanırdım. Hasta hissetmiyordum, kalbimde bir sorun varmış gibi de hissetmiyordum. Her şey bu kadar normal hissettirirken nasıl bu kadar yanlış olabilirdi?
Zeynep, artık aralığa yaklaştığımız için stresliydi. Üniversite sınavı haziran ayında oluyordu ve vakti neredeyse yarılamış olmak onu strese sokuyordu. Her gün bundan bahsediyordu; bir kez daha mezuna kalmaktansa ölmeyi tercih edeceğini söylemişti bir keresinde. Sonra yanında benim oturduğumu ve benim gerçekten ölme ihtimalim olduğunu fark ettiğinden utanmış, “Öyle demek istememiştim,” diye mırıldanmıştı. “Ama gerçekten bıktım. Artık hayatıma devam etmek istiyorum. Sanki senelerdir hayatım bir pause tuşuna basılı kalmış gibi.”
Tanem her zamanki gibiydi; neşesini ve enerjisini düşürmemek için savaşıyordu. Okul pek umurunda değildi ama vize zamanı geldiği için o bile sınavlardan önceki birkaç gün kapanmak zorunda kalmıştı. Yine de her gün ne yiyip ne içtiğimi sormaktan geri durmuyor, hatta her gece odama girip beni uykuya yatırıyor, üstümdeki battaniyeyi özenle örtüyor ve yanağımdan öpüyordu. Ona bunu neden yaptığını sorduğumda, “Uyumadan önce böyle saçlarını okşayıp yanağından öpersem,” demiş ve hemen ardından yanağımdan öpmüştü. “Kalbin sakinleşir diye. Teselli bulur diye. Yaralarını onarır diye.”
“Sana söylemiştim. Bu bir hastalık, kalbim yara aldığı için delik değil, hatta doğuştan böyle.”
“Bunu asla bilemezsin,” derken sesinde hüzün gizliydi. “Teselli bulursa şifa da bulur belki, asla bilemezsin.”
Tıbbın böyle işlemediğine, bu konuşmayı Duru duysa alayla güleceğine emindim ama ona itiraz etmedim ve üstümü örtmesine izin verdim. Ardından her gece yaptığı gibi bana genişçe, cesaret verircesine, her şeyin yoluna gireceğini söylercesine, nasıl bu kadar çok şeyi bir arada barındırabildiğini anlayamadığım kadar garip ama içten bir tebessümle veda etti, ışığımı kapattı ama kapımı açık bıraktı.
Senelerce kapım kapalı, korkarak uyuduktan sonra kapalı kapılar ardında uyuyamadığımı fark etmiştim. Kapının açık olması, her an yardım isteyebilirmişim gibi hissettiriyordu.
Ece’nin dersleri üçünün arasında en hafif olanıydı. Pratik sınavlarına rahatlıkla hazırlanıyor yalnız çok ciddi ve disiplinli bir şekilde spor yapıyordu. Neredeyse her gün spor salonundaydı ama kalan vakitlerini dışarıda geçirmeye kısa bir ara vermişti. “Yanında olmak istiyorum,” demişti bana, ona randevusu olup olmadığını sorduğumda. “Zaten ne istediğini bilmeyen, daha doğrusu eğlenmekten başka bir şey istemeyen ve düşünmeyen erkeklerden sıkıldım. Bomboşlar. Nato kafa nato mermer yani.”
Bunu beni güldürmek ve kendimi yük gibi hissetmeme engel olmak için mi söylemişti yoksa sahiden randevularından sıkılmış mıydı bilmiyordum ama ona inanmayı seçtim. Beraber çoğu akşam izlediğimiz romantik komedi filmlere ve onun kollarına sığınmayı tercih ettim.
Tanem’in sınavları bittiğinde aradan tam bir hafta geçmişti. Eve yorgun argın, mosmor göz altlarıyla geldi ve koltuğa, yanıma oturup kolunu omzuma attı.
“Diyorum ki Nefes,” derken sesi yaşlı bir teyze gibi ağırdı. “Uzaklara gidelim. Ne dersin?”
“Yarın poliklinik kontrolüm var.”
“Evet. Ondan sonra işte.”
Şaka yaptığını zannederken ciddi olduğunu fark ettiğim için kaşlarımı çatarak ona döndüm. “Ciddi ciddi mi soruyorsun? Nereye gideceğiz ki?”
“Anneannem seyahat edemiyor,” dedi Tanem. “Hemen rahatsızlanıyor. Ama biz ona gidebiliriz. Kuşadası’nda, tatlı bir evi var. Şöyle en azından bir haftalığına. Ne dersin?”
“Nasıl gideceğiz ki? Derslerin ne olacak?”
“Sınavlarımın hepsi bitti. Bir şey olmaz. Deniz kenarında olmak bizi sakinleştirir. Sana da iyi gelir.”
Çalışmadığım ve tüm gün evde yalnız olduğum için çok sıkılıyordum. Yani aslında bu teklifin üstüne atlamalıydım. Ama tanımadığım bir yetişkinle aynı evde olmak, bir kez daha başka insanlara yük olmak göğsümü zorluyordu.
“Anneannen benim de gelmemi nezaketen kabul etmiştir ama ben hiç tanımadığı biriyim. Sen git. Ben burada kalırım. Merak etme, bir şey olmaz.”
Tanem kıpırdamadı bile. “Saçmalama. Senin için gitmek istiyorum zaten. Ayrıca anneannem ikimizin fotoğrafını gördü ve senin anneme çok benzediğini söyledi. Bunu ben uyduruyorum sanmıştım ama haklıymışım. İnanamadım. Her neyse, seni mutlaka beklediğini söyledi. Kalbinden ameliyat olacağını duyduğunda çok üzüldü ve bir hafta ona gitmemizi önerdi. Böylece dinlenebilir, uzun uzun denize bakıp içimizi sakinleştirebiliriz.”
İyi bir fikir olabilirdi.
Ama sığıntı gibi yaşamaktan öyle yorulmuştum ki.
“Aklından yine aynı şeyler geçiyor, değil mi?” diye sordu Tanem. “Yük olmak, insanlara zahmet vermek… öyle bir şey yok. Hepimiz seni çok seviyoruz, o yüzden seninle vakit geçirmek, iyileşmene yardım etmek istiyoruz. Tamam mı? Tam tersi bir durumda olsaydık ben sana zahmet mi vermiş olacaktım?”
“Hayır ama…” diye söylendim. “Her nasılsa hep ben muhtaç durumda olanım. Geldiğimden beri senin için ne yaptım mesela? Hiç. Çünkü bana ihtiyacın yok, kendi kendine yetebiliyorsun. Oysa ben… ben toparlandım sandığımda bile toparlanamıyorum ve bir sorun ortaya çıkıyor. Yine sizden yardım bekleyen, küçük bir kız çocuğuna dönüşüyorum. Tıpkı beni kafenin arka bahçesinde bulduğunda olduğu gibi.”
Tanem’i hareketlendiren bu cümlelerim oldu. Doğruldu, ciddi gözlerini gözlerime dikti ve söylediklerinde ne kadar dürüst olduğunu anlamamı ister gibi bana uzun uzun baktı. “Bak,” dedi. “O gün ben seni evet davet etmeseydim de sen hayatına devam edecektin. Her şey yolunda gidecekti. Belki daha zor şartlarda yaşayacaktın, belki daha uzun süre ne yapacağını bilemeyecektin ama sen o evden kaçarak kendi ayaklarının üstünde durdun bir kere. Hepimiz hayat boyu birilerinden yardım alıyoruz, istiyoruz. Bu bizim yardıma muhtaç olduğumuz anlamına gelmiyor, tamam mı?”
Dolu gözlerimle gözlerine bakarken kelimelerimden yoksundum. Bu yüzden başımla onayladım yalnızca.
Tanem, derin bir nefes aldı. “O zaman Kuş Adası’na gidiyor muyuz?”
Gülümsedim. “O zaman Kuş Adası’na gidiyoruz.”
*
Tanem’in mükemmel planındaki tek sorun bizi, Rüzgar’ın götürecek olmasıydı.
Tanem’in anneannesi, Kuş Adası merkeze yakın müstakil bir evde oturuyordu ve eve bizi kolaylıkla ulaştıracak otobüsler vardı. Ancak Tanem otobüse binemeyeceğimiz konusunda oldukça netti; ameliyat öncesi enfeksiyon kapmamı istemiyordu. Onu ikna etme ihtimalim olduğunu sanıyordum, ta ki Duru olaya müdahale edene dek. Benim doktor sesi diye adlandırdığım tonlamasına bürünmüş ve tek bir cümleyle noktayı koymuştu. Tanem haklı.
Bana söyleyecek bir cümle bırakmamışlardı.
Yolda birkaç saati beraber geçirecek olmak bir yana, sabah poliklinik kontrolüne de bizi o bırakmıştı. Sonra bizi kapıda beklemişti çünkü Kuş Adası’na kadar da onunla gidecektik. Neyse ki bizimle kalmak gibi bir niyeti yoktu.
Doktorun odasında, onun elindeki kâğıdı incelemesini beklerken duvardaki aynada kendi aksime bakıyordum. Buraya geldiğimden beri birkaç kilo almıştım. İlk haftalarda aldığımız pantolonumun beli ilk zamanlar neredeyse hiç oturmazken şimdi biraz dar geliyordu. Kollarım hafifçe şişmiş, yanaklarım dolmuştu. O ilk günlere göre çok daha sağlıklı görünüyordum ama…
Belki de içten içe çürüyordum.
Oradan oraya sürükleniyordum. Bir yolum yoktu. Ameliyattan sağ çıkarsam bu hayatı nasıl yaşayacaktım? Sonsuza dek Cem’in kafesine börek mi yapmak istiyordum? Tanemler mezun olup hayatına devam ettiğinde ne olacaktı? Tek başıma bir hiç gibi hissetmekten öteye geçemiyordum. Bu insanlar bana kol kanat germese ne yapacaktım?
Tanem bana dönüp destek olmak istercesine gülümsediğinde aklımdaki tüm soru işaretlerini silmeye çalıştım. Benim yüzümden yeterince üzülüyordu, onu daha fazla üzmekten nefret ediyordum bu yüzden ona genişçe gülümsedim.
Bana böyle mahzun gözlerle her baktığında yaptığım gibi.
Gülüşü genişledi, sanki sevgisiyle doldu. Hep olduğu gibi.
Doktor başını kaldırdığında tüm dikkatim ona yöneldi. Sanki herhangi bir yüz çizgisinden bir manaya kapılmamdan endişelenir gibi ifadesizdi yüzü. “Ekg iyi görünüyor,” dedi ilk başta. Göğsüme bir sürü bir şey yapıştırıp kalbimi kontrol ettikleri garip testten bahsediyor olmalıydı.
“Kan sonuçların da iyi. Eko’da da gelişen ek bir şey yok. Herhangi bir semptom da yaşamıyorsun. Demek ki verdiğimiz ilaç işe yaramış. Ameliyat için bir engel görünmüyor. Ama taburcu olurken söylediklerimiz aynen geçerli, eğer bir şikâyetin olursa hemen en yakın acile gitmen gerek. Eğer böyle bir şey olmazsa, ameliyat tarihinden bir gün önce gelmen yeterli, yatış yapılacak. 5 ocak uygun mu?”
Soran gözlerle Tanem’e baktım. Herhangi bir günde herhangi bir planım olmadığı için aslında bana herhangi bir gün uygundu ama Tanem’den bir işaret beklemeden edemedim.
“Tabii,” dedi Tanem, onun cevap vermesini beklediğimi anlamışçasına.
Doktor randevumuzu bir kâğıda yazdıktan sonra bizi odasından çıkardı ve beni elimde 5 Ocak 2026, 08:30 yazan bir kağıtla baş başa bıraktı.
Tanem dirseğiyle bana hafifçe vurdu. “Hey,” dedi beni neşelendirmek istercesine. “Her şey yolunda gidecek. Ama şimdi bunların hiçbirini düşünmüyoruz. Ne yapıyoruz peki? Kendimizi deniz kenarına atıyoruz ve sakinleşiyoruz!”
Beni kolumdan hevesle çekiştirdi ve hastaneden bir an önce çıkmamızı ister gibi alel acele yürümeye başladı. Adımlarımı ona uydurdum, kâğıdı cebime attım ve açık havaya çıkar çıkmaz ferahladığımı hissettim. Artık havalar biraz serinlemişti ama burada, memleketimde olduğu gibi kara bir kış yaşanmadığını hızla keşfetmiştim. Soğuk kendini hissettirmeye başlamışsa da ne deli soğuk vardı ne de bileğimi geçen karlar. Yalnızca… nazlı nazlı yağan yağmurlar, hafif bir esinti ve insanın ciğerlerine ferahlık veren bir rüzgâr.
Göğsüme ferahlık veren o rüzgârı içime çektim ve aynı anda, hemen karşıya park ettiği arabanın kapısına yaslamış duran Rüzgar’ı gördüm. Onun karakterinin adını aldığı bu bazen yumuşak, bazen sert esen doğa olayıyla bir bağlantısı olabilir miydi?
Bir zamanlar beni öfkeyle tınlayan sesinin de benden çevirdiği yüzünün de şimdi karşımda duran ve hafif, ılık bir esintiye benzeyen yumuşak duruşuyla hiç alakası yoktu. Gözleriyle bizi takip ediyordu, sanki en başından beri kapıdan çıkışımızı kaçırmamak için çabalamıştı. Aramızdaki mesafe izin verseydi doğrudan gözlerime bakacak gibi doğrudan, dikkatle bakıyordu.
“Aranızda ne var?” diye sordu Tanem. “En azından bana yalan söyleme.”
İç çektim ve ona kısa bir bakış attım. “İnan, ben de bilmiyorum. Bir öyle bir böyle davranıyor. Ama sana söyledim. Erkeklere o gözle… bakamıyorum. Aras’a bile.”
Rüzgar’ın yanına yaklaştığımız için başka bir şey söylemekten kaçındım. Rüzgar’la göz göze gelmekten kaçınarak, hiç duraksamadan arabanın arka kapısına uzandığımda Rüzgar’ın eli elime gitti ve beni durdurdu.
Sabahtan beri benimle neredeyse hiç konuşmamıştı. Bu yüzden şaşkınlıkla ona döndüm. Bana ciddi bir ifadeyle bakıyordu. “Arka koltukta miden bulanıyor. Yanıma gel. Tanem arkada oturur.”
“Gerek yo-“
“Uzun yola çıkıyoruz,” dedi ve sözlerimi bitirmeme bile izin vermedi. “Çok zorlanırsın. İnat etme.”
Tanem aramıza girdi ve beni hafifçe ittirip arka kapıyı kendisi için açtı. “Rüzgâr haklı. Öne geç.”
İtiraz etmeme izin vermeden arka koltuğa oturdu ve kapıyı kapadı. Bir ona, bir Rüzgar’a bakıp en sonunda pes ettim ve arabanın arkasından dolanıp ön koltuğa geçtim.
Yolumuz iki saat sürecekti, Tanem öyle söylemişti. İki saat boyunca onun garip tavrına nasıl katlanacağımı bilmiyordum. Belki de yolda uyuyakalmış numarası yapardım ve böylece hiçbir sorun kalmazdı.
Rüzgâr arabayı çalıştırdı, hastane otoparkından çıktı ve kısa sürede çevre yoluna çıktı. Uyuyakalmış numarasına ne zaman başlarsam inandırıcı olacağımı düşünerek arabanın penceresinden dışarıyı seyrettim bir süre.
Yolda olmanın, arabanın akan yolda ilerleyişinin, baktığım pencerenin dışındaki dünyanın her an değişmesinin üzerimde ne kadar sakinleştirici bir etkisi olduğunu o zaman fark ettim. Uyumak ya da gözlerimi kapamak istemiyordum çünkü dünya mucizeviydi. Memleketten buraya gelirken koridor tarafında oturmuş, yolu neredeyse hiç görmemiştim. Kuş Adası’na ilk gidişimizde midem öyle çok bulanmıştı ki etrafıma hiç dikkat edememiştim.
Oysa şimdi… şehir bir görünüyor, bir kayboluyor, dağlar ortaya çıkıyor, gizleniyor, kurak topraklar ve verimli ağaçlıklar peşi sıra geliyordu. Sanki tüm dünyayı bir anda ama aynı zamanda ağır ağır görüyordum. Daha önce hiç böyle bir yolculuğa çıktığımı hatırlamıyordum.
Rüzgâr, “Büyüleyici, değil mi?” diye fısıldadığında irkilip ona döndüm. Başta neden fısıldadığını anlayamadığım için ona kaşlarım çatık bir şekilde, kafamın karıştığını anlasın diye baktım bir süre. Bana arka koltuğu işaret parmağıyla işaret ettiğinde başımı çevirip Tanem’e baktım ve mışıl mışıl uyuduğunu fark ettim. Başını cama yaslamış, ayakkabılarını çıkarıp koltuğa uzatmış ve kendini dünyaya tamamen kapatmıştı. Neredeyse horlayacaktı.
Planlarımı çaldığı için hafifçe güldüm.
“Evet,” dedim sonra, Rüzgar’ın benden hala bir cevap beklediğini fark ettiğimde. “Yolda olmak… Bambaşka.”
Ön camdan akan yolu izlemeye odaklandım bir süre. Artık yol tek tipleşmişti, insanda denize hemen varma arzusu uyandıran bir aynılıkla yankılanıyordu.
Rüzgar’ın derin, uzun bir nefes aldığını hissettiğimde ona döndüm. Profilden görebildiğim yüzü gergindi. Kaşlarını hafifçe çatmış, dikkatle yola bakıyordu ama dikkatinin bir yandan bende olduğu izlenimine kapıldım.
“Sana bir şey söylemem gerek.”
Devam edeceğini düşünerek sessiz kaldım ve bekledim. Boğazını temizledi, düşünür gibi birkaç saniye daha bekledi. Bunu bir an önce söylemek istiyormuş gibi aceleci bir tavırla, “O gün sana öyle davrandığım için özür dilerim,” dedi.
“Hangi gün?” diye sordum, kafa karışıklığıyla.
“O… yani bayıldığın o gün. Özür dilerim. Seni kötü etkileyeceğini bilseydim-“
“Bilemezdin,” dedim sözünü keserek. “Ben bile böyle bir hastalığım olduğunu bilmiyordum. Sen nereden bilecektin ki?”
“Yine de sana öyle sert çıkmak ya da… yani öyle konuşmak zorunda değildim. Ben bazen…” Aklındakileri cümlelere dökerken zorlanıyormuş gibi bir hali vardı.
“Bazen Tanem’e olan korumacılığımı abartıyorum. Sen çok aniden girdin hayatımıza. Onlar sana güveniyorlar, hatta belki ben bile sana güveniyorum ama yine de… bilmiyorum. Belki de saçmaydı. Özür dilerim. Öyle davranmak ya da seni strese sokmak istemezdim.”
Bu samimi özrü karşısında ne diyeceğimi bilemeden bir süre daha ona baktım. “Bana böyle davranmana çok alışığım,” dedim. “O yüzden çok da etkilendiğimi söyleyemem.”
Yüzünü buruşturdu. “O kadar mı kötüyüm?”
Alayla güldüm. “Yok canım,” dedim, aynı alaycılıkla. “Sadece beni kafede gördüğün o ilk andan beri laf çarpıp duruyorsun, o kadar.”
“Sana çok… yani kaba göründüğümü biliyorum. Kötü bir niyetim olmadığını söylesem bir şeyleri telafi eder mi?”
Bu kadar kolay olacağını düşünüyor olamazdı, değil mi? “Elbette hayır,” dedim. “Bana neden böyle davrandığını söylemen gerek.”
Söz konusu Rüzgâr olduğunda içimden neden bambaşka biri çıkıyordu, ben de bilmiyordum. Belki de onun en başından beri bana açık sözlü davranan ve yardım teklif etmeyen tavrında, beni rahatlatan bir şeyler vardı. Ona karşı kendimi borçlu hissetmiyordum ya da onun bana acıdığını düşünmüyordum. Tanıdığım diğer herkes bana acıyor, benim için üzülüyor ve bana sürekli yardım etmeye çalışıyordu; tüm bunlar için minnettar olduğum kadar, bunca iyiliğin altında eziliyordum da.
Bu yüzden ona karşı açık sözlü olmak, onu bazen terslemek, affetmemek, umursamamak kolaydı. Çünkü ona hiçbir şey borçlu değildim.
“Genel olarak tavrım seni hiç tanımamamızdan kaynaklı. Bunu zaten açıkladım,” derken tane tane konuşuyor, sanki yanlış bir şey söylemekten çekiniyordu. “Çok zor şeyler yaşadığını tahmin ediyorum, bunu gözlerinde görüyorum… Öte yandan korumam gereken bir kız kardeşim var. Babamız hayatta, evet,” dedi ve duraksayıp Tanem’i dikiz aynasından kontrol etti. “Ama Tanem’i korumak bana düşüyor. O biraz… Babam yani. Değişik biri. Onu o kadar boşluyor ki ben bazen abartmak zorunda kalabiliyorum.”
“İyi de büyük olan Tanem değil mi? Neden o seni korumakla yükümlü değil de sen onu korumakla yükümlüsün? Sırf erkeksin diye mi?”
Gözlerini devirip bana tabii ki hayır, der gibi kısa bir an baktı, hemen ardından yola döndü. “Hayır tabii ki,” dedi. “Ama babam… benle ona aynı değil. Beni arar, sorar, benimle konuşur. Tanem’e karşıysa… neredeyse o sanki hiç yokmuş gibi acımasız.”
Kafamın karıştığını hissederek, “İyi de neden?” diye isyan ettim. “Çok saçma değil mi?”
“Saçma, evet ama ben kötü bir adamın oğluyum, Nefes. Bunu kabul etmek yıllarımı aldı ama öyle. Belki ben de onun en kötü yanlarını almışım hatta. Ama Tanem’in annesini annemle aldattı, hatta ölümüne sebep oldu. Tanem’le aynı evin içinde büyüdük ama Tanem’i hep yok saydı. Onu öyle çok yok saydı ki ben, babamın benimle konuştuğu her andan suçluluk duyarak büyüdüm. Çünkü Tanem bir köşede, özlem dolu gözlerle mutlaka beni izliyor olurdu.”
Boğazıma oturan yumruyu yutkunmaya çalıştım. Tanem’in kimsesizliği bu kadar iyi anlıyor olmasının sebebi onun da benzer bir kimsesizlikten geliyor olması mıydı?
Kalabalık içinde yapayalnız, küçük bir Tanem hayal etmeye çalıştım. Sevgi dolu bir anne, sevgi dolu bir baba ve onların arasında küçük Rüzgâr… Sevgileri yalnızca oğullarına karşı, minik kız köşede, annesinin yasını tutabilecek kadar dahi büyümemiş henüz…
Gözlerimin dolduğunu hissedince başımı yeniden yan pencereye çevirdim.
“Bazen Tanem’i koruma işini abartabiliyorum. Ne olsa benim yüzümden oldu gibi geliyor. Benim suçummuş gibi… dediğim gibi, üzgünüm. Senin de bir hayatın olduğunu ve söylediklerimin seni kırabileceğini düşünmeliydim.”
Gözlerimi kırpıştırdım, gözyaşlarını geri gönderdim ve yeniden ona döndüm. “Önemli değil,” dedim ama boğazıma oturan yumru, sesimin boğuk çıkmasına sebep oldu. Yutkundum, boğazımı temizledim ve gülümsemeye çalıştım. “Önemli değil,” dedim tekrar. “Tanem’in böyle bir çocukluğu olduğunu bilmiyordum.”
“O pek anlatmaz. Ben de pek bahsetmem ama bunları bilmeden yaptıklarım çok garip görünüyor, biliyorum. Onun üstüne bu kadar düşmem gerçekçi gelmiyor.”
Aklıma gelen bir anıyla kaşlarım çatıldı. “Her şeyi anladım ama bir şeyi anlamadım. O ilk gün kafede… sizle bir alakam yoktu ki. Neden yemek yiyişime öyle laf etmiştin? Çok kaba bir hareketti ama aslında seni tanıdıktan sonra… saçma geliyor, anladın mı? Öyle bir şey söyleyecek biri değilsin.”
Kaşlarının çatıldı, dudaklarını birbirine bastırdı. Tereddüdünü hissettim. “Onun da bir sebebi var ama söylemem uygun mu, bilmiyorum.”
Kollarımı bağladım ve kendimi huysuz bir kız çocuğu gibi hissederek öfkeli gözlerimi yola diktim. “Sürekli bunu söylüyorsunuz, sonra da arkadaşınız olduğumu iddia ediyorsunuz.”
Kararlılığının kırıldığını hissettim ama hareket etmedim. Bir süre beklersem dayanamayıp söyleyeceğini, hissettiği suçluluk duygusuyla daha fazla dayanamayacağını biliyordum.
Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından elini hafifçe direksiyona vurdu, “Tamam,” diye fısıldadı. “Zaten gizlediğimiz bir şey değil. Sadece bu konu hakkında konuşmak, benimle ilgili bir şey olmadığı için, garip.”
Yine sesimi çıkarmadım, sanki kendini affettirmezse onunla konuşmam mümkün değilmiş ve sesimi yutmuşum gibi yalnızca kollarımı bağladım ve hafifçe ona döndüm. Bekliyorum, der gibi bir tavırla kaşlarımı kaldırdım ve sabırla sustum. Sabretmek en iyi yaptığım şeydi ve sessizliğimle yarışamazdı.
Ofladı ve, “Tamam, söylüyorum” diye tekrar etti. “Tolga otizm spektrumunda. O gün yemeği çok sesli yiyordun ve onun sese hassasiyeti var. Biraz daha öyle devam etseydin atak geçirmesinden korktum ve senin duyacağın şekilde öyle söylersem incinip duraksarsın diye düşündüm. Kötülüktü, biliyorum ama yabancı birine Tolga’nın otizm spektrumunda olduğunu anlatmaktan daha kolaydı.”
Kafam daha da karışmıştı çünkü otizm spektrumunu daha önce herhangi bir yerde duymamıştım. “Otizm spektrumu ne demek ki?”
Bana kafayı yemişim gibi baktı. “Otizmi nasıl hiç duymamış olabilirsin? Mağarada mı yaşıyorsun?”
Koluna hafifçe vurdum. “Yine kabalaşıyorsun! Belki de sahiden mağarada yaşıyordum, ne biliyorsun?”
Ki eski yaşantıma mağarada yaşamak dense çok da yalan sayılmazdı. Ne de olsa dünyadan bihaber yaşamıştım o yıllarda.
Direksiyondan bir elini kaldırıp beni durdurmak ister gibi uzattı. “Özür dilerim, özür dilerim. Tamam. Duru daha iyi açıklar aslında ama otizm… bir nevi beynin farklı çalışması gibi. Tam bir tanıma sokmak zor çünkü ben sadece Tolga’yı tanıyorum ve bu herkeste daha farklı cereyan ediyormuş. Örneğin bazıları göz temasında zorlanıyormuş, Tolga ise aksine çok fazla göz teması kuruyor. Bazıları sesten, gürültüden ekstrem derecede rahatsız oluyor. Bazıları dahi… Neyse ben sana Tolga’yı anlatayım. Tolga nispeten iyi tarafta çünkü sosyal ilişkiler kurmakta pek zorlanmıyor. Asperger’i var yani bir konuda dahi ve o konuyla aşırı ilgili… O da teknoloji, yazılım, bilgisayarlar… okul birincisi zaten. Ailesi İstanbul’a taşınmasından korktuğu için göndermedi, o yüzden Aydın’da okuyor ama aslında üniversite sınavında derece yapmıştı. Her neyse, Tolga’nın en hassas olduğu şey gürültü ve karmaşık sesler. Özellikle birisi gürültülü bir şekilde yemek yediği zaman kendinden geçiyor. Bazen kriz geçiriyor ve kriz geçirdiği zaman çok kötü oluyor. Onu bir kere öyle gördükten sonra emin ol bir daha asla o hale gelmesini istemezsin ve engellemek için her şeyi yaparsın. Kendisi de çok zorlanıyor çünkü. O gün kafeye gelmek istememişti çünkü normalde böyle yerlerde mutlaka bir sorun çıkıyor. Artık yavaş yavaş daha iyi, mesela o gün kumsalda bir sorun yaşamadık. Ama onu kabuğundan çıkarmak, denemesini sağlamak çok zor… Bir kriz geçirseydi belki de günlerce dışarı çıkmaya ikna edemeyecektik.”
Hiç duymadığım bir hastalık olduğu için duyduklarımı zihnimde bir yere oturmaya çalışırken sessiz kaldım. Bu bir hastalık mıydı, ondan da emin değildim. Sanki daha çok hepimizden farklı iletişim kuran birinden bahsediyor gibiydi. Örneğin Tolga tüm insanların yemek seslerinden bu denli rahatsız olduğu bir dünyada yaşıyor olsaydı, hiç de farklı biri olmazdı.
“Yani ben duyayım diye, bilerek mi öyle söylendin? Duyarsam utanıp daha dikkatli yiyeceğimi düşündüğün için mi?”
Başını kararsızca ve çok hafifçe, tek bir kez aşağı sallayarak onayladı. “Dediğim gibi, üzgünüm. Kriz geçirmesine çok az kalmıştı. Hissettim. Onu artık çok iyi tanıyorum, çocukluktan beri arkadaşız.”
Beni de Rüzgar’ın Tanem’i ya da Tolga’yı koruduğu gibi korumak isteyen biriyle büyüsem, öyle bir çocukluk arkadaşım ya da kardeşim olsa nasıl bir hayatım olurdu acaba?
“Sana sahip oldukları için çok şanslılar.”
Böyle bir şey söylememi beklemiyormuş gibi gözleri hafifçe açıldı, kaşları çatıldı. Gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi. “Bazen abarttığımı kabul ediyorum.”
Bunu söylemek ne kadar zor olsa da “O gün saatlerdir yemek yememiştim,” dedim. “Yani gerçekten kıtlıktan çıkmıştım. Bu yüzden utandım. Halimden.”
“Halinde utanılacak bir şey yok. Bir şeylerden kaçtığın çok belli, kimse bir yerden ya da birinden boşuna kaçmaz. Keşke bunu daha erken fark etseydim.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık ama birkaç dakika sonra Rüzgâr iç çekerek sözlerine devam etti. “Keşke bana anlatsaydın.”
Ona anlatsaydım ne olurdu? Geçmişimi ondan saklamam için hiçbir sebep yoktu. Ama etrafımdaki herkes gibi o da bana acırsa elime ne geçecekti?
“Yaşadığım kötü şeyleri bildiğin için bana acımandan, sırf acıdığın için iyi davranmandansa güvenini kazanmayı, bana güvendiğin için iyi davranmanı tercih ederim.”
İtiraz etmesini, bana acımayacağını söylemesini bekledim ama o, bambaşka bir açıdan baktı. “Kızlar sana acıdıkları için sana iyi davranmıyorlar,” dedi. “Belki en başta, Tanem’in seni eve almasının sebebi bu olabilir. Ama o zaman bile sebebin bu olduğunu sanmıyorum. Tanem merhametli biridir ama acıdığı için böyle davranmaz. Seni çok seviyor. Bunu gözlerinde, sana bakışında görüyorum ve zamanla, sebebini anlıyorum.”
Gülümsemekten alamadım kendimi. “Ben de onu çok seviyorum. Hiç sahip olamadığım kız kardeşim, ablam gibi o benim. Ama o beni neden seviyor, anlamış değilim. O benim için ne çok şey yaptı, bense ona yük olmaktan başka bir şey yapmadım.”
Rüzgar’ın tebessümü bilgeydi. “Sevgi biri sana bir şey yaptı diye doğmaz çünkü. Birini seviyorsan onun için her şeyi yaparsın ama biri senin için her şeyi yaptı diye sevmezsin onu. Sevgi koşulsuzdur, özden gelir. İçini seversin birinin, yüreğini, her bir girintisini, çıkıntısını.”
Söylediklerini anlamaya çalıştım ama zihnimde karanlık bir noktaya dokunmuştu. Bir annenin sevgisini hiç tatmamıştım, belki beni doğduğum andan itibaren, henüz hiçbir şeyken seven bir annem olsaydı Rüzgar’ın bahsettiği şeyin ne olduğunu anlayabilirdim. Babamın beni sevdiğine inanmıyordum bile, bir kez bile gözlerime bakmamış bir adamın beni sevdiğine nasıl inanabilirdim?
Belki, babaannem. Küçükken onun beni sevdiğine inanırdım, çok küçük bir kızken. O zamanlar beni babamdan korumaya çalışırdı ve evin işlerini yapması için eğittiği bir hizmetçi gibi davranmazdı. Ne zamana kadar sürmüştü bu? Belki beş, altı yaşıma kadar. Sonra babaannem yaşlanmış, hastalanmış, pek bir şeyle ilgilenemez olmuştu. Babam yemeklerin tuzsuzluğuna ya da tatsızlığına her sinirlendiğinde babaannem de onun öfkesinden payını alırdı. Yaşlı kadın, çareyi bildiği her şeyi bana öğretmekte bulmuştu ve o günlerden sonra evin tüm yükü benim üstüme çökmüştü. Bir yer pisse suç benimdi. Yemekte bir eksiklik varsa benim hatamdı. Babaannemin aklı da yavaş yavaş gitmiş, bana hissettiği bir sevgi kırıntısı vardıysa bile anılarıyla beraber kaybolup gitmişti.
“Ne düşünüyorsun?”
Gözlerimin dolduğunu, Rüzgar’ın sorusuyla fark edip birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım ve ona dönerek gülümsemeye çalıştım.
“Önce beni koşulsuz sevmen gerektiğini. Bana acıdığın için değil, beni sevdiğin ve bana koşulsuz güvendiğin için benimle arkadaş olduğunu düşündüğüm zaman sana her şeyi anlatırım, Rüzgâr. O zamana dek, bana kötü davranmaya devam et, sakın acıman olmasın.”
Gülüşü alaycıydı. “Bunun artık mümkün olduğunu pek sanmıyorum.”
Ne demek istediğini sormadım.
*
Yolun kalanı boyunca pek bir şey konuşmadık. Tanem bir saat sonra, eve çok az kaldığında uyanıp etrafa buğulu gözlerle baktı ve uyumasına izin verdiğimiz için kızdı ama ben uyuduğu için mutluydum. Uyumasaydı, Rüzgar’la bunları belki de hiç konuşamayacaktık.
Rüzgâr, arabayı yolun kenarına park ederken her yerim tutulmuştu ve kaslarım acıyordu. Saat beş olmuş, hava kararmaya dönmüştü. Üşümemek için dışarı çıkmadan ceketimi giydim ve temiz hava alma ihtiyacıyla kendimi bir an önce dışarı attım.
Denizin nemi, Aydın’ın soğuk havasını incecik bir tavırla yumuşatıyordu. Ilık havayı kucaklayıp derin bir nefes aldım.
Tanem’in arabadan iner inmez “Of, hava buz gibi!” dediğini duyunca şok içinde ona döndüm. Bu havaya soğuk diyor olması inanılmazdı. Aylardan aralıktı ve kar bile yağmıyordu!
İçten içe gülerken bagajdan sırt çantamı alıp sırtıma taktım ve aynı anda, ağırlığın üstümden alındığını hissederek arkama döndüm. Rüzgâr hiçbir şey söylemeden sinsice yaklaşmış, çantayı elimden alıp kendi sırtına takmıştı bile.
“Ben taşıyabilirim,” dedim.
“Ben de taşıyamazsın demedim.”
Cevap vermeme izin vermeden önden ilerledi. Yardım istercesine Tanem’e baktım ama o yalnızca omzunu silkti. “Hiç bana bakma,” dedi ve Rüzgar’ın peşine düştü.
Çaresiz bir şekilde ofladım ve ben de peşlerinden ilerledim. Önüne park ettiğimiz ev, bahçeli ama küçük, müstakil bir evdi. Dış cephesi beyaza, pencereleri ve kapıları turkuaz mavisine boyanmıştı. Pencerelerinden ve balkonundan yeşil yapraklar ve çeşit çeşit renkte çiçekler sarkıyordu. Görür görmez insanın içini açan bir güzelliği vardı.
Rüzgâr, mavi bahçe kapısını açıp geçmemiz için bekledi. Onun yanından bahçeye girerken gözlerine bakmaya çekinerek, hızla geçtim. Bahçe küçük bir yeşillikten ibaretti, köşede bir zeytin ağacı vardı ve gerisi küçük küçük çiçekler, domateslerdi. İncecik bir patika bizi o turkuaza boyalı, cennete açılmak üzereymiş gibi görünen kapıya götürüyordu.
Tanem, yanına vardığımda kapıya tıklamak üzere elini kaldırdı ama kapı aynı anda, hiçbir uyarıya gerek olmaksızın açıldı.
Kapının arkasından nasıl birinin çıkmasını bekliyordum, bilmiyordum ama benimle aynı boylarda, incecik, yaşlı bir teyze çıktığında nedense şaşırdım. Yaşına rağmen beli bükülmemişti, duruşu dikti. Artık bembeyaz olmuş düz saçları kısacık kesilmişti, omzuna bile değmiyordu. Tanem’i gördüğünde kara gözleri şefkatle kısıldı, gülüşü genişledi sevgiyle. Kollarını kızın boynuna dolayışında özlem duyduğum her şeyi sezdim.
İkisi birbirine sıkı sıkı sarılırken Tanem’in anneannesine ne kadar benzediğini fark ettim. Tanem’in boyu daha uzundu, yüzü biraz daha uzundu ve saçları daha dalgalıydı ama simaları birbirini öyle andırıyordu ki karşımda Tanem’in yaşlılığı duruyor deseler, inanabilirdim.
Kadın Tanem’den ayrılıp bana baktı, bir anlığına gülümsedi ama hemen sonra nedense gülüşü donuverdi. Bir şeye kızmış gibi görünmekten ziyade, şaşırmış gibi görünüyor, dehşet içinde bana bakıyordu.
Tanem bunun farkında değilmiş gibi, “Anneanne,” dedi. “Bu Nefes, sana bahsettiğim arkadaşım. Nefes, anneannem Sırma.”
“Merhaba,” dedim kadının hala donuk olan bakışlarından çekinsem de. “Çok memnun oldum, nasılsınız?”
Kadın, bana doğru titrek bir adım attı ve bir anda boynuma atladı. Kendimi onun sıcacık kollarının arasında bulduğumda ne yapacağımı bilemeyip birkaç saniye öylece, kalakaldım. Ancak o bana öyle sıkı sarılıyor, sırtımı öyle bir sıvazlıyordu ki kendime geldiğimde ellerimi kaldırıp sırtına koydum. Teşekkür edesim geldi bana böyle sarıldığı için. Beni de Tanem’le bir saydığı için. Ama hiçbir şey söyleyemedim, sesim çıkmadı.
Benden ayrılıp geri çekildiğinde yüzüme şöyle bir baktı ve gülümsedi ama gözlerindeki yaş mıydı?
“Hadi geçin,” dedi. “Kapıda kaldınız, üşümeyin.”
Hep beraber içeri geçtik, Rüzgâr çantamı kenara bırakıp bana yerini gösterdi ve ardından, Tanem’in yönlendirmesiyle salona ilerledik.
Salona girdiğimizde bizi krem rengi bir koltuk takımı karşıladı. Duvarlar açık beje boyamıştı, birkaç fotoğraf dışında hiç tablo yoktu. Büyük bir tabloda bir adamın siyah beyaz fotoğrafı, hemen köşesinde de yüzlerini seçemediğim iki kadının vesikalık fotoğrafı duruyordu. Kapıdan girince sol köşede kahverengi eski bir vitrin, vitrinin içinde bir dolu tabak çanak, tam ortasındaysa küçük bir televizyon vardı. Ev eski ama temiz görünüyordu.
Üçlü koltukta oturan Tanem’in hemen yanına, koltuğun ucuna oturdum çekinerek. Sırma teyze hemen peşimizden salona girdi ve tam karşımıza oturdu. Bakışları yüzümde dolaşıyor, ara ara gözlerime değiyor, sanki kaybettiği bir şeyi arıyordu.
“Anneanne?” diye sordu Tanem, sanki garipliği fark etmiş gibi.
Sırma teyze Tanem’e dolu dolu gözlerle dönüp “Annene ne çok benziyor, değil mi?” diye sorduğunda anladım neden böyle duygulandığını. Belli ki kadıncağız, beni görünce belki de karşısında evladını görür gibi olmuştu.
“Sizi üzdüysem üzgünüm,” dedim titrek bir sesle. “Tanem, annesine çok benzediğimi söylemişti.”
Sırma teyze gülümsedi. “Üzmek ne demek evladım,” dedi. “Bu benzerlik beni ancak mutlu edebilir. Kızımı çok genç yaşta kaybettim… her gün özlüyorum onu.”
Tanem yanımdan kalkıp anneannesinin yanına geçti ve ona sıkı sıkı sarıldı. “Ben yanındayım,” dedi. “Annem de bizi gökyüzünden izliyor, koruyup kolluyor. Nefes’i bana annem gönderdi, buna eminim. O hayatıma girince sanki bir şeyler tamamlandı, anneanne. Yerine oturdu.”
Sırma teyzenin tebessümü şefkatliydi. “Bazı kız arkadaşlıklar öyledir. Bulana dek eksik yaşamış gibi hissedersin. Kız kardeşin olur, canından bilirsin. Birbirinize tutunun, böylece kimse sarsamaz sizi, yenilmez olursunuz.”
Sözlerini söyledikten sonra ikimize de sırayla baktı, iç çekti ve ardından bir düğmeye basılmış gibi enerjik bir şekilde ayağa kalktı. “Hadi, kalkın yemeğe oturalım. Böyle aç aç oturmayın.”
“Sırma teyze, ben gideyim. Yolum var, döneceğim.”
O ana dek, Rüzgar’ın salona girmediğini ve kapının pervazına yaslanıp bizi izlediğini fark etmemiştim. Kollarını bağlamış, rahat bir tavırla bize bakıyor ama hareket etmiyordu. Orada durmasının özel bir sebebi var mıydı? Yolda anlattığı suçluluk duygusu gibi?
“Sen de benim evladımsın, biliyorsun oğlum. Sofrayı dört kişilik kurdum. Sana yemek yedirmeden şuradan şuraya göndermem. Üstelik yatağını da serdim, dinlen sabaha öyle git.”
“Sırma teyze…”
Rüzgar’ın itiraz dolu ses tonunu duyduğu anda Sırma teyze elini kaldırıp onu susturdu. “İtiraz istemem, bilirsin. Hadi bakalım, mutfağa geçin.”
“Madem öyle diyorsun, Sırma teyze… Yarın gideyim o zaman.”
Rüzgar’ın boynu, bu yaşlı kadının karşısında kıldan inceydi. Arabada konuştuklarımız olmasa bile belliydi bu ama anlattıklarından sonra, görmezden gelmek imkansızdı. Büyüklerin işlediği günahların suçluluk duygusunun gencecik insanların boynuna bir zincir gibi asılması doğru muydu? Rüzgâr mı olmalıydı bu vicdan azabının sahibi?
Rüzgâr boynunu eğip Sırma teyzenin isteğini kabul etti ve onunla mutfağa yöneldi. Peşlerinden mutfağa ilerlerken cebimdeki telefonumun titrediğini hissettim ve duraksadım. Tanem yanımdaydı, bana kimse mesaj atmazdı.
Telefonu çıkarıp bir göz attım ve ekrana bakakaldım.
Aras mesaj göndermişti.
Nefes, nasılsın? Umarım iyisindir. Aklım sürekli sende, yazmadan duramadım.
25 Aralık 2025
Aras: Nefes, nasılsın? Umarım iyisindir. Aklım sürekli sende, yazmadan duramadım.
Nefes: İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?
Aras: Neden öyle resmi yazıyorsun? Yabancıyla konuşur gibi?
Nefes: Nasıl konuşmam gerekiyor ki? Sık mesajlaşmıyorum.
Aras: Normalde konuştuğun gibi. Yüz yüzeyken.
Nefes: Ben yüz yüzeyken de böyle konuşuyorum.
Aras: 🙂
26 Aralık 2025
Aras: Keşke burada olsaydın. Pencerede seni görmeyi özlüyorum.
Nefes: kitaplarını ben de özlüyorum ama o pencerede olmamayı tercih ederim. Benim için zordu.
Aras: Günlerin nasıl geçiyor? Gerçekten iyi misin, biraz anlat hadi.
Nefes: Tanem ve Rüzgâr beni anneannesine getirdi. Kuş Adası’nda tatlı bir evi var. Sakinleşmem ve stres atmam için deniz havasının iyi olacağını söylediler. Dün beraber yürüyüşe çıktık. Gerçekten de denizin sakinleştirici bir etkisi var ama neden, bilmiyorum. Anneannesiyle beraber yemek yapıyoruz, televizyon izliyoruz ve bahçede çay içiyoruz. Pek bir şey yapmıyoruz, burası sakin bir yer.
Aras: Tatile gitmişsin gibi.
Nefes: Ayşenur’u hatırlıyor musun? Sana onların her yaz Aydın’a gittiklerinden bahsetmiştim. Burayı bir kere bile olsun görmüş olduğum için mutluyum. Her yaz buraya ailesiyle tatile gelen Ayşenur çok şanslı olmalı.
Aras: Belki ileride sen de kendi ailenle gidersin. Tatile, Aydın’a…
…
Aras: Tamam, tamam. Bir şey söylemedim. Lütfen yazmayı bırakma.
Nefes: 🙂
Sen ne yapıyorsun?
Aras: Çalışıyorum ben. Çok bir değişiklik yok. Sabahtan akşama kadar dükkandayım. Aklım hep sende. Ameliyat tarihi belli oldu mu?
Nefes: Bir aksilik olmazsa 5 Ocak’ta olacak.
Aras: Demek yeni yılda sağlam bir kalbin olacak.
Nefes: Daha önce hiç sağlam bir kalbim olmadı. Sağlam bir kalple ne yapılır?
…
…
…
Aras: Sağlam bir kalple korkusuzca âşık olursun. Yüreğine güvenmenin en güzel yanı budur.
