Öyle uzun süre hareketsiz kaldım ki bir rüyadayım sandım. Belki de öyleydi, tüm bunlar yalandı bir hayalden ibaretti. Hasta değildim, başıma kötü şeyler gelmemişti, evden kaçmamıştım ve birazdan yer yatağımda uyanacak, ocağa çay koyacaktım.
Ama hayır. Karşımdaydı işte. Aras.
O kara gün dışında bir kez bile konuşmadığım, bana kitaplar taşıyan çocuk.
Sesimi bulabildiğimde, “Burada… ne yapıyorsun?” diye sordum. Birbirinden tamamen ayrı bir zamanda ve mekânda var olan iki dünyam birbirine karışmaması gereken bir şekilde karışıyordu. Her şeyden önce beni nasıl bulmuştu ki?
Aras soruma cevap vermedi, sorumu duyduysa da tepki vermedi. Telaşlı hareketleriyle, hareket etmezse bana bir şey olacakmış gibi bir aceleyle yatağıma yaklaştı. Gözü ne Tanem’i ne de Duru’yu görüyormuş gibi bir hali vardı. Yatağımın yanına geldiğinde durdu fakat bana dokunmadı, yalnızca gözlerimin içine bakabilmek için hafifçe eğildi.
“İyi misin? Neden buradasın? Neyin var?”
Onu karşımda görmenin şoku öyle büyüktü ki sesimi bulup cevap veremedim. Tek yapabildiğim gözlerine bakmak ve onun gerçekten de burada olduğuna kendimi ikna etmeye çalışmaktı.
“Nefes, lütfen cevap ver bana. Hastanede olduğunu görünce çok endişelendim.”
Cevap vermek, hastanede olduğumu nasıl bildiğini sormak istiyordum ama kaslarım donup kalmış gibiydi. Hiçbirini kullanamıyordum.
Aras da bunu fark etmiş gibi çaresiz gözlerle Tanem’e döndü. “Siz bir şey söyleyin bari.”
Ondan tarafa döndüm, çatık kaşları ve yargılayıcı bakışlarıyla Aras’ı süzüyordu. “Sen de kimsin?” Sesi savunmacıydı.
“Ben… Nefes’in arkadaşıyım. Eski bir arkadaşı.”
Aras’a olanları açıklayacak güçte hissetmiyordum, bir türlü kendime gelemiyordum da. Bu yüzden Tanem’e dönüp Aras’a olanları anlatabileceğini ve ona güvendiğimizi anlatmak için başımı hafifçe, tek bir kez salladım. Tanem mesajı aldı ama Aras’a dönerken bakışları yine de kararsızdı. “Nefes’in kalbinde bir sorun var. Ameliyat olması gerekecek.”
Aras’ın gözlerine yerleşen korkuyu gözlerimle gördüm; sanki elle tutulur, somut bir şeydi. “Sen gittiğinde çok korktum,” dedi. “Günlerce düşündüm sana nasıl ulaşabilirim diye. Tek duam, başına bir şey gelmemiş olmasıydı. Allah’a şükür iyisin.”
Alnını alnıma yasladı, elini boynuma yerleştirdi. Bu, belki de bana ilk dokunuşuydu. İçimden bir ürperdi geçti, gözlerim yeniden doldu. “Beni nasıl buldun?” diye fısıldadım.
Geri çekildi, köşedeki sandalyelerden birini yanıma çekip oturdu. Bana her an yitip gidebilecek bir şeymişim gibi bakıyordu. “Savcı bir arkadaşım var. Sen gittikten sonra hastanelere kaydın var mı diye ara ara baktırıyordum… başına bir şey gelirse diye. Ne olur ne olmaz diye. Hastanede kaydın olduğunu görünce… içimde bir şeyler koptu. Yerimde duramadım, Nefes.”
“Önemli değil,” diye fısıldadım neden fısıldadığımı bilemeyerek. “İyiyim.” Ona bunu sorup sormamak konusunda kararsız kalsam da ürken kalbimi sakinleştirmek zorunda hissederek, “Buraya geldiğini kimse bilmiyor, değil mi?” diye sordum. Küçük yerlerde böyle şeyler öyle bir hızla yayılırdı ki biraz sonra kapıdan babam girse şaşırmazdım.
Neyse ki Aras, “Hayır, hayır,” dedi hızla. “Kimseye hiçbir şey söylemedim. Korkma.”
Ona daha çok şey sormak istiyordum ama düşüncelerimi toparlayamıyordum. Onun da gözlerinde aynı isteği görüyordum ama aramızdaki bu şeyi, artık her neyse, bir hemşirenin içeri girmesi böldü. Hızla geri çekilip benden uzaklaştı, ben de kapıdan giren minyon tipli kadına döndüm. Yüzümün kızarmasına engel olamadım, oysa utanılacak hiçbir şey yapmamıştım.
Hemşire bizi gördüğünde kaşlarını çattı. “Tek refakatçi diye uyarmıştım,” derken gözleri kınarcasına Tanem’deydi.
Aras hızla araya girdi. “Ben aşağıda beklerim,” dedi. “Kusura bakmayın, benim hatam. Bir şeye ihtiyacınız olursa diye numaramı vereyim mi?”
Duru da ayaklandı. “Vizit esnasında buradaydık, ben de tıp öğrencisiyim de hemşire hanım. Şimdi çıkıyorduk.”
Aras Tanem’in telefonuna kendi numarasını yazdıktan sonra başka hiçbir şey söylemeden hızla çıktı. Ardından bakarken ona doğru çekiliyormuşum, o giderken aramızdaki bir ip geriliyormuş gibi hissetmekten alamadım kendimi.
Hemşire tansiyonumu ve ateşimi ölçtükten sonra bana bir sıkıntım olup olmadığını sordu. Başımı iki yana salladığımda elindeki dosyaya notlarını aldı ve ardından bizi Tanem’le baş başa bıraktı.
Ardından bakarken garip hisler içerisindeydim. Tanem ben hastaneye geleli bir hafta olduğunu söylüyordu ama bana göre onlarda yediğimiz yemek henüz dündü.
Bir an için Tanemlerde oturmuş kahkahalar atıyordum.
Bir anda başka bir ana ışınlanıyor, kalbimin normal olmadığını öğreniyordum.
Üstüne üstlük Aras beni bulmuştu. Aras beni bulmuştu.
Tanem kolumdan tutup beni hafifçe sarstığında gözlerimi gözlerine odaklamaya ve biraz olsun anda kalmaya çalıştım. Delirecek gibi hissediyordum.
“Tüm bunların çok fazla olduğunu biliyorum,” dedi Tanem. Benimle küçük bir çocukla konuşur gibi tane tane ve sakin bir tondan konuşuyordu. “Ama sakin olmak zorundasın. Her şeyin karmaşık göründüğünü biliyorum ama çözümsüz bir derdimiz yok en azından. İlaçlarını kullanıp ameliyatını olduktan sonra her şey yoluna girecek. Birkaç gün sonra da evimize döneceğiz. Tamam mı?”
Evimize.
Orası benim evim miydi sahiden?
“Ayten teyze gitti mi?”
Tanem koltukta arkasına yaslandı ve ayakkabılarını çıkarıp bağdaş kurdu. “Ona senin hastanede olduğunu söylemedik. Doğrusu bu mu diye çok düşündüm. Başımızda bir yetişkin çok iyi olurdu. Ama senin bilincin kapalıydı ve ona gerçekleri söylememem konusunda çok katıydın… İsteğinin aksi yönde hareket etmek istemedim. Hasta olduğunu söyleseydik, sana yardımcı olabilmek için gitmezdi. Ama aynı zamanda seni eve nasıl alacağımızı da bilemedim. Ailenin vefat ettiğini söyledik evet ama başka hiçbir yakının olmadığını nasıl anlatacaktık? Dahası, evin olmadığını? Bunu söylemeyip hasta olduğunu söyleseydik de evine çorbalar göndermeye çalışacaktı, seni ziyarete gelmek isteyecekti ve kendi evine gitmeyecekti… Yani kafam çok karışıktı, anladın mı? Yine de söylemedim. Ama söyle dersen arayabilirim. Hemen gelir. Sana söylemişti, sen de onun bir kızısın. Onu sana öylesine söylemedi. Ama istemezsen de… en kötü, ihtiyacımız olursa anneannemi çağırırım diye düşündüm. Biraz yaşlıdır ama…“
Sesi gitgide çatladı, cümleleri hızlandı. Doğrusunu yapıp yapmadığına dair içinde debelendiği soruların onu boğduğunu görebiliyordum. Yatağımdan uzanabildiğim kadarıyla ona uzandım ama yetişemedim. Konuşmadan önce elimi tutsun diye bekledim.
Tanem?” diye fısıldadım ama elimi tutmadı, başını kaldırmadı. Ağladığından şüphelenerek tekrar “Tanem?” diye fısıldadım. Omuzları bir anda titremeye başladı, günlerdir tuttuğunu tahmin ettiğim bir gözyaşları birden dökülmeye başladı. Burnunu çekerken tiz sesiyle, “Özür dilerim,” diye söylendi. “Senin yanında ağlayan ben olmamalıyım. Seni teselli edebilmek için güçlü durmalıyım ama yapamıyorum.”
“Buraya gel,” dedim. “Elimi tut, lütfen.”
Oturduğu yerden kalktı ve üstüme eğilip kendimi omzuma attı. Hıçkırıkları omzuma çarpıyordu, gözyaşları omzumu ıslatıyordu. Elimi sırtına koyup ağlamasına izin vermeye çalıştım ama birinin benim içim ağlıyor olmasını aklım öyle almıyordu ki ne diyeceğimi bilemiyordum. Beni yalnızca birkaç aydır tanıyordu, beni, benim omzumda, benim için ağlayacak kadar çok nasıl sevebilmişti?
Tersi bir durumda olsaydık yıkılırdım. Ben onu çok sevmiştim ama Tanem benim hayatımı kurtarmıştı. Bana ev olmuştu, bana kardeş olmuştu.
Bense onun için yükten başka bir şey olmamıştım.
Beni neden seviyordu ki?
Sırtını okşarken, “Buradayım,” diye mırıldandım. Yerimde olsaydı o beni nasıl teselli ederdi, diye düşündüm ve onun için elimden geleni yapmaya çalıştım. “Her şey yolunda. Ayrıca sen zaten güçlü duruyorsun. Şuna bak, günlerce bana bakmışsın. Daha ne kadar güçlü duracaksın?”
“Ama bebek gibi ağlamamam gerekiyor,” derken sesi, söylediklerinin aksine küçük bir çocuk gibi çıkıyordu.
“Ağlama ne olur. Ama minik bir bebek olduğun için değil, sen ağlarsan ben de ağlayacağım için.”
Hafifçe güldü ve yanaklarını silerek geri çekildi. Gözleri sulu suluydu, burnu akmıştı ve perişan görünüyordu. Gözlerinin altını parmaklarımla silip gülümsedim. “Hala buradayım. Ölmedim yani.”
Kaşlarını çatıp işaret parmağını yüzüme doğrulttu. “Bir daha o kelimeyi söylersen seni mahvederim.”
Dolu gözlerine bakarken gözlerimin dolmaması imkansızdı. Burnumu çekerken, “Merak etme,” dedim içten olduğunu umduğum bir sesle. Çünkü söyleyeceklerime ben bile pek inanmıyordum. “Her şey yoluna girecek.”
Kederli bir şekilde gülerken bana yeniden sarıldı. “Hayır, bu yalnızca küçük bir pürüz. Her şey zaten yolunda.”
Ağrıyan kalbimin bana bir şeyler anlatmaya çalışıp çalışmadığını merak ederken başımı Tanem’in omzuna yasladım ve onun varlığından, onun omzunda ağlayabiliyor olmaktan güç almaya çalışarak, “Yani,” dedim. “Kalbim hariç her şey yolunda.”
*
Birbirimizin omzunda dakikalarca ağladık ve hiç bitmeyecek gibi görünen gözyaşlarımız dakikalar sonra kurudu. Her gözyaşının er ya da geç sönüp gittiğini o gün öğrendim. Yürek ne kadar yanarsa yansın, insan ne kadar endişeli olursa olsun sonsuza kadar ağlayamıyordu.
Dakikalar geçti, sessizlik aramızda dağ olup büyüdü ama gözyaşlarımız gibi o da sonsuza kadar sürmedi. Tanem en sonunda derin bir nefes aldığında ona döndüm. Sırtını dikleştirdi, gözlerini kırpıştırdı ve yüzüne her zamanki gülüşlerinden birini yerleştirdi. Gülüşünün bu sahiciliği, gerçek sandığım kaç gülüşünün yalan olduğunu sorgulamama neden oldu.
“Evet,” dedi elini aramızdaki havayı dağıtmak istercesine sallarken. “Şimdi şu Aras’tan bahset bakalım. Biraz da kızsal işler.”
Başımı çevirip gözlerimi tavana diktim. Kulaklarıma dek kızardığımı hissederek, “Öyle bir şey değil,” dedim titrek bir sesle.
“O zaman nasıl bir şey olduğunu anlat.”
İçime derin, çok derin bir nefes çektim. Kalbimi sakin tutmaya çalışarak, “Onun neden önemli olduğunu anlaman için öncesinde nasıl bir hayat yaşadığımı anlaman gerek.”
Tanıştığımızdan beri ilk kez, “Öyleyse anlat bana,” dedi Tanem. Bunca zaman, bana evini açarken bile yaşadıklarımı anlatmamı istememişti ama bugün sesi güçlü, isteği netti.
“Anlat Nefes. Anlatırsan yükün hafifler, kalbin sakinleşir belki. Yaralarını sarar.”
“Kalbim yara aldığı için delik değil, biliyorsun değil mi,” diye sordum. “Kalbim doğuştan böyle.”
“Bunu asla bilemezsin,” derken sesinde garip bir hüzün gizliydi. “Belki de doğarken yara aldı, kırıldı. Teselli bulursa şifa da bulur belki, asla bilemezsin.”
Doğarken yara aldı. Kalbim, doğarken annemi kaybettiğim için mi böyleydi? Bu düşüncenin oldukça mantıksız olduğunun farkındaydım elbette ama yaşadığım her şeyi onun yokluğuyla ilişkilendirmekten alamıyordum kendim işte.
Tanem’e kısa bir bakış attım. Bana cesaret vermek istercesine bakıyordu. Pes ettiğimi gösterircesine derin bir iç çektim.
Ve sonra anlattım. Her şeyi. Kimseye anlatamayacağımı düşündüğüm kadar detaylıca anlattım. Annemi bir kez bile görmediğimi ama çantamda bir fotoğrafını taşıdığımı anlattım. Köyümüzün kurak havasını, soğuk gecelerini, üzerinde yattığım döşeği ve sobasız odayı… İlkokul bittikten sonra neredeyse hiç dışarı çıkmadığımı, yalnız bir keresinde halamla markete gittiğimizi ve o gün genç bir adam beni tepeden tırnağa süzdü diye saatlerce dayak yediğimi… Unutmak için zihnimin girintisine çıkıntısına gömdüğümü zannettiğim her bir toz taneciğini kelimelere döküp anlattım. Bir kişi dahi olsun bilsin, bir tek Tanem bile olsa benim safımda yer alsın diye anlattım. Unutmak için anlattım, hatırlamak için anlattım, kalbim iyileşsin diye anlattım.
Tanem, ben sözlerime “Annem bana doğum yaparken vefat etmiş,” diye başlar başlamaz ağlamaya başladı, sözlerim bitene dek durmadı. Hıçkırıklara boğulduğu, kendiyle ya da hayatla kavga ettiği bir ağlama hali değildi bu; daha çok, gözyaşları ondan habersizce yanaklarından süzülür gibiydi.
Yalnızca bir kez, Aras’ın bana ilk kez kitap bıraktığı günü anlattığımda gülümsedi, hafifçe, dudağının sağ kıyısıyla. Okuduğum kitapları anlattım, onları yorganın altında sakladığım geceleri ve son olarak da Aras’a not bırakıp ayrılışımı.
Tanem haklıydı. Anlattıkça hafifledi yüküm. Sanki kalbimin ağrısı azaldı. Belki de ben uyduruyordum, bilmiyordum ama öyle hissediyordum.
Tek bir gözyaşı bile dökmeden anlattığım öyküm bittiğinde, “İşte böyle,” dedim. “Aras’la aramızda öyle bir şey yok. Ama benim için önemli biri, bu bir gerçek.”
“Sana göre olmayabilir,” derken Tanem’in sesi boğuk çıkıyordu. Gözyaşları dinmişti ama öyle çok ağlamıştı ki burnu ve gözleri kıpkırmızıydı, sesi de gitmişti. “Ama bence o sana karşı boş değil. İnsan sadece arkadaşı için bunca yolu gelmez.”
Omzumu silktim ve bakışlarımı kaçırdım. “Kimseye o gözle… bakamıyorum. Her an herkes bana zarar verebilirmiş gibi geliyor, en tanıdığım bildiğim insan bile.”
Tanem bir süre duraksadı, ardından düşünceli bir sesle, “Rüzgarlara gitmemekte bu yüzden ısrarcıydın,” diye mırıldandı, yeni bir farkındalıkla. “Sahiden korkuyordun.”
Başımla onayladım. “Hele aynı evin içinde olmak… Korkunç geliyordu. Ama biraz olsun aştım, Rüzgâr sağ olsun. Dengesiz biri ama sanırım benden nefret etmiyor.”
Tanem’in gülüşü neşeli değil, alaycıydı. “Vicdan azabından kıvranıyor. Sanırım bayıldığın esnada sana yine kabalık etmiş. Oh olsun ona. Böylece biraz olsun sözlerini sakınmayı öğrenir. Ona öyle kızgınım ki ömrüm boyunca yüzüne bakmayacağım!”
Yüreğim endişeyle hop etti. “Sakın!” dedim. “Onun bir suçu yok. Nereden bilecekti, ben bile bilmiyordum.”
Tanem cevap vermedi, sessizliğinin sebebini merak ederek ona döndüğümde telefonuna baktığını gördüm. Başını kaldırdığında kendini gülmemek için zor tutuyormuş gibi bir hali vardı. “Aras’a mesaj atmıştım numaramı kaydetsin diye. Şöyle demiş, aynen aktarıyorum. Lütfen Nefes’e söyle, burada olduğumu bilsin. Hastaneye yakın bir yerde kalacağım. Ne zaman ararsanız gelirim. Dükkândan birkaç gün izin aldım. Buradayım.”
Ne düşüneceğimi bile anlamadan dudaklarımın kendiliğinden yukarı kıvrıldığını hissettim. Gülümsememek elde miydi?
“Demiştim,” dedi Tanem.
“Yine de,” dedim ben de. “Bu hiçbir şeyi değiştirmez.”
Tanem cevap vermedi ama haklı olduğunu biliyordum. Bu bir şeyleri değiştirir miydi bilmiyordum ama Aras bu hastanenin bahçesinde olduğu için mutluydum.
